Kocasının bir anda pılını pırtını toplayıp “Gidiyorum ben, ne haliniz varsa görün bundan sonra o geri zekalıyla!” dediği günün gecesi, Feride, Hüseyin’in bile varlığını hatırlayacak halde olmadan oturmuştu öyle evin içinde. Her zaman “Geberse de kurtulsam!” dediği o pis herifin gebermeden kurtulacağını hiç aklına getirmemişi nedense. Bir gün kıymetini bilecek bir hayat bulup, onu terk edip, gitmeyi kendisi defalarca düşünmüş bile olsa, o kıymet bilenlere hiç rastlamadığı için oyalanmış durmuştu öylece.
“Gitti işte! Oh!” diyordu hırsı bir yandan, öte yandan ondan iyisinin bulunmuş olmasının hazımsızlığı midesine kramplar sokuyordu.
İşte şimdi her zaman istediği o hayata kavuşması için istediği olmuştu aslında, olmuştu da, şartlar istediği gibi değildi.
“Yo!” dedi kendi kendine “Yo! Öyle kolay kolay yıkılmam ben! Dur sen! Göreceksin Feride kimmiş?”
Ne ağladı, ne de ağıtlar yakındı o gece, Hüseyin ne olup bittiğinden habersiz sessizce gelip girdi odasına. Hamallık işinde sürekli dayak yiyince, babasının bir yerlerden bulup getirdiği boya sandığı ile ayakkabı boyuyordu bir süredir. Kimsenin onu kovalamadığı evinden uzak bir köşe bulmuş, ayağını onun önüne uzatmaya layık görenlerin ayakkabılarını boyuyordu bütün gün. Üzerinin başının ve en çok da gözlerinin bakışı öyle belli ediyordu ki çaresizliğini, bazen ayakkabısını boyatmadan önüne üç beş kuruş atanda oluyordu. Her gün hava kararmaya dönünce, kazandığı paranın hesabını bilen olmadığından, ayakkabı boyadığı yerin hemen yakınındaki bir çorbacıda bolca ekmekle bir çorba içerek ödüllendiriyordu kendini Sabah evden çıkarken annesinin umursamadığı salçalı ekmeği ile gidiyor. Önüne sandığını koyduğu esnafın acıyıp ikram ettiği bir bardak çayla ekmeğini yiyor, o çorba saati gelene kadar da başka bir ikram olmazsa, aç susuz çalışıyordu elinden geldiğince. Kalan parayı sessizce girdiği ve yok sayıldığı evdeki masanın üzerine koyup, varlığını evden silmek için hemen odasına gidiyordu. Odası evin içine zamanında kiler diye yapılmış, bir yatağın anca sığdığı küçücük bir delikti aslında ama kapanacak bir kapısı vardı nihayet. Kendisi gibi çocuk yaşta sokaklara düşmüş, kimi kağıt toplayan, kimi benzer şeyler yapan bir kaç çocukla arkadaş da olmuş, onlardan üç beş kuruşa takas ettikleri ile aldığı kitapları okumaya çalışıyordu oda saydığı o kilerde.
Okuma yazmayı Kiraz öğretmişti ona biraz. Yazmayı değil ama okumayı daha kolay öğrenmişti nedense. Parmağını satırdan ayırmadan heceleye heceleye okudukları ile bir kitabı bitirmesi çok uzun sürüyor, toru topu üç beş tane olan kitapları baştan baştan okuyordu her gece. Kitapların ikisi üçüncü sınıf ders kitabıydı aslında. Hayat Bilgisi ve Matematik. Çocukken ne işe yaradığını bile anlamadığımız ama isimleri ve içerikleri hayatımız boyunca işimize yarayan iki ders kitabı. Üçüncü sınıftan başlayan matematik tam anladığı bir şey değildi başlarda ama ayakkabı boyayacak müşteri beklerken de yanına alıp karıştırınca, esnaf ağabeylerinden birisi güzelce anlatmıştı ona. Elinde üçüncü sınıf ders kitapları görünce okula gidiyor sanmışlardı ilkin.
“Yok ağabey!” demişti olanca saflığıyla, “Geri zekalıyım diye okula gitmiyorum ben!”
Geri zekalı olmadığı gün gibi ortada olan bu çocuğun hayatını sorgulayıp dinlemeye gönlü yetmeyen ağabeyleri gene de, soru sorma özgürlüğü tanımışlardı ona. Eğitim hayatına iki ders kitabıyla kendi başına başlamıştı böylece. Hayat öyle bir yerden bilgisini sunmuştu ki ona eline geçen o Hayat Bilgisi kitabında, okullarda ünite denilen konuların başlıkları Hüseyin’in neredeyse şahitlik bile etmediği konuları anlatıyorlardı.
- Okulumuzda hayat
- Evimizde hayat
- Sağlıklı hayat
- Güvenli hayat
- Ülkemizde hayat
- Doğada hayat
A4 boyutunda tek bir kitabın hayat hakkında anlatacağı onca şey varken, neredeyse ergen olan Hüseyin’in hiç birini yaşamışlığı olmadığı için Kezban ablasının okuduğu çocuk hikayeleri gibi yalayıp yutuyordu hepsini.
O gece sessizce gelip, annesine varlığını hissettirmeden masanın üzerine koyduğu günlük kazancı, Feride’nin uğursuz ve hayvan kocasının evden gitmesine karşılık doğrulacak bir neden oluverdiğinden bile haberi yoktu zavallının.
“Bunca zaman etimden, sütümden faydalandın!” diye mırıldanmıştı Hüseyin sessizce kilerine kapanırken. Kahveye, karıya, kıza yedirdiği paradan anca bu kadarını bırakıp giden kocasından sonra rahmine düşürdüğü geri zekalının kazandığı para da ona helaldi. Kocası varken de aynı paraya el koyuyordu kocası gelmeden ama bu defa ki el koyuş farklıydı
“Bana bak!” dedi Hüseyin’in beklemediği anda kapısını açıp, “Hepsini getiriyorsun değil mi bu paranın?”
Birinin onu çorbacıda görüp, annesine ispiyonladığından panikleyen zavallı Hüseyin, “Vallahi o kadar hepsi!” demesinin ardından, “Hava kararınca gelmen şart değil, daha çoğunu kazanmak için ne halt etmen gerekiyorsa yap! Bundan sonra sen bakacaksın bu eve!” deyip, vurmuştu kapıyı ne olduğundan habersiz olan çocuğun yüzüne.
Evde olan biteni ya da yiyeceği dayakları umursamayı çoktan bırakan Hüseyin, dilini üst dudağının üzerine yapıştırıp, korkudan yerinden oynatamadığı kitabın üzerindeki parmağının ucuna odaklanmaya geri dönmüştü hemen. Günlük hayatı sorgulamayı çoktan unutan beyni, kitapta anlatılan ve hiç görmediği hayata dair kuralları okumaya döndü yeniden.
Babasının evden gidişinin üçüncü ayında, kendini ev hayatından komple kopardığı için olan bitenden haberi olmayan Hüseyin, sessizce içeri girip, elinde burduğu parayı masanın üzerine bırakacakken, tanımadığı bir adamla karşılaşıvermişti aniden.
“Geldi lan seninki!” diye içeri bağıran adamın sesine mutfaktan çıkıp gelmişti annesi.
“Bu senin cici baban!” deyivermişti Feride, kırıta kırıta.
Adamın oturduğu sandalyede geriye doğru kasılıp, boydan boya süzmesinin ardından, burnuna doğru uzattığı elini öpmüştü bilinçsizce.
Feride o kadarı yeter olduğunu düşündüğünden, kıymetini bileceğini düşündüğü bu yeni adamla Hüseyin’i bırakıp koşturmuştu hemen mutfağa.
Hüseyin de ne olup bittiğini anlamadığından masaya koymayı unuttuğu elindeki parayla kilere yönelmişti hemen.
“Nereye lan?” demişti adını sanını bilmediği adam hemen, “Geç otur şöyle karşıma, bana mı havan yoksa?”
Adamın onun varlığından rahatsız olduğu için evde hiç gülmeyen yüzüyle gitmeye çalıştığını sandığı Hüseyin, onun ne kast ettiğini bile anlayamamış, otursa mı oturmasa mı bocalamıştı ayakta. O sırada adam yesin diye hazırladığı mezelerden birini masaya getiren annesi, başıyla dinlemesini işaret edince, ilişmişti adamın karşısındaki sandalyeye. Adam kafayı bulana kadar, annesinin hayatında gördüğü ilk cilvelerini, sarhoş adamın ona sarılıp sarılıp attığı kahkahaları izlemişti öylece. Yaşadığı günlere benzemeyen ama neler olduğuna anlam veremeyen zihni ile hayatında ilk defa oturmuştu o masada uzun uzun. Annesi onun önüne de bir tabak koymuş, adamın “İç iç çekinme!” diyerek sırıtıp durduğu rakı kadehine elini bile sürmeden durmuştu öylece. Ne olduğunu anlamaktan çoktan o anın sonrasında aldığı tavra göre ne olacağını hesaplamaya alışmış beyni annesinden dayak yememek için durdurmuştu elini masadaki şeylere uzatmaktan.
Adamla annesi rakıları içtikçe coşmuşlar, şarkılar söylemeye başladıkları yetmiyor gibi neredeyse kucak kucağa pozlara girmişlerdi artık. Feride’nin “Hadi odana!” komutunu alır almaz robot gibi yerinden kalkıp, kaçmıştı kilerine. O gece ve sonrasında bu yeni adamla annesini sakınmadıkları seslerini dinlemişti bir kaç hafta. Annesinin bu kadar çok güldüğünü hayatında görmediği için cici babasıyla mutlu olduklarını sanıp, öz demeye bin şahit lazım dayakçı babasının evde olmadığına sevinmişti neredeyse. Evde ne olup bittiğini anlaması için cici babaların birinin gidip birinin gelmesi gerekmişti ancak.
Tabi komşuların da olanı fark edip, geri zekalılığı yetmez gibi annesi hakkında arkasından bağırdıklarının da çocukluğundan beri duyup umursamadığı alaylar olmadığını da anlamıştı bir süre sonra.
“Annen o.ospu olmuş!” demişti Kiraz bir gün pat diye.
Artık yanında ablası ya da ağabeyiyle dolaşmadığı için, sabah okula kendi başına giderken karşılaşmışlardı Hüseyin’le. Gece boyu annesi ile ilk cici babasının gürültüsünden uyuyamadığı için her zaman ki saatinden geç uyanabilmişti o sabah. Kapıdan çıkıp Kiraz’ı görünce de gönlüne yaz gelivermişti hemen.
Kiraz’ın yüzüne bakmıştı önce aval aval ne söylediğini anlamadığı için, Kiraz annesi ve ablası gibi saf bir kız olmadığı için alaycı bir yüz ifadesi takınıp, “Annen diyorum eve adam almaya başlamış haberin yok mu?”
“Cici babam geldi!” diye yanıtlamıştı saf saf, Kiraz nedenini açıklamadan gülüp, yürüyüp gitmişti.
(devam edecek)