“Neyi anladım biliyor musunuz? Cehalet mutlulukmuş gerçekten. Bazı sözler vardır, duyarsınız, çok da beğenirsiniz ama aslında ne olduğunu gerçekten idrak bile etmemişsinizdir. Cehalet nedir? Bilgisizlik öyle değil mi? Bence nedir cehalet biliyor musunuz? Bilmediğini bilmemek, bilmediğinin var olduğuna inanmamak, hatta inanmayı bile aklına getirmemektir. Biliyorum ben bu satırları yazdıkça, içinizden bazılarınız bunun gerçek bir hikaye olup olmadığını merak ediyor. Gerçek, gerçeğin kimin ya da kimlerin gerçeği olduğu fark eder mi? Niye etsin. Gerçek, gerçektir hepimiz böyle düşünür, böyle inanırız. Birden çok kimliğin gerçeği de olabilirim, sadece bir kurgu karakter de, önemli olan benim hikayemi fark ettikçe, olabileceğini fark ettiğiniz gerçekler. Hatta içinizden bazılarınızın farklı dozlarda olsa, bu gerçekliği yaşadığını, bildiğini adım kadar biliyorum. Anne ve baba, aile kavramlarının zihninize yerleşen doğruları var. Belki de sırf bunlara inandığımız için hiç düşünmeden çocuk yapma cesareti gösterebiliyoruz her birimiz. Oysa bir çocuk dünyaya geldiğinde gerçekten neler olabildiğinin idrakına kaçımız varabiliyoruz. Bir aile kurmak ve çocuk sahibi olmak yazılmış ödevler gibi, sorgulanmayan bir gerçek hepimizin hayatında. Anne olmanın, baba olmanın, aile olmanın tanımı zihinlerimize işlenmiş bir hikaye, üstelik öyle de güzel bir hikaye ki, gerçek olmasını herkes ve her zaman için gönülden dilediğim bir gerçek. Adım Hüseyin olsa, Ayşe olsa, Narin olsa her ne olursa olsun, hepimizin içindeki çocuğa bir mesajım var. İnanıyorum ki bizi koruyan ve kollayan bir düzen var bu alemde. Başımıza gelen her ne olursa olsun, eninde sonunda, belki vazgeçsek erkenden bile bir alacak nefesimiz var bize vaat edilmiş. Hiç bir hikaye boşuna yaşanmıyor. Belki de ben annem ve babam için bir şans olarak geldim bu dünyaya, belki de buna gönüllü oldum. Belki de benim de buradan çıkarmam gereken dersler vardır. İlahi bir adaletin var olduğuna gönülden inandığım bu dünyada belki de sadece yaşamak için her zaman bir neden olabileceğine ikna olmaya geldim ve bu satırları size yazılmasına izin verirken, belki de buna ikna oldum. Sizler benim yaşadıklarım için üzülürken belki de o ilahi adalet, sizin ve benim öğrenmemiz gerekenler için sundu bunları bana. İnançlı biriyim, nasıl olduğunu bilmiyorum ama öyleyim. Şu anda üçüncü bir ağızdan dinlediğimiz hikayemi tüm detayları ile anlatmaya gönlüm elvermediği için bir yazarın kaleminden, yine de araya girip, kendi özümü sizinle paylaşmaya cesaret ediyorum. Kalbiniz kim bilir defalarca kırıldı. Aile dediğiniz sevmek zorunda olduğunuz insanlar mı sizce gerçekten, akraba, anne, baba kardeş, bize sunulan görev tanımlarının içinde sınırlarını aşmamamız gereken bir hikaye mi yazıldı bize? Bilmiyorum açıkçası, bu konunun alimi de değilim, haddim hiç değil. Bu dünyaya geldiysem belki de sadece ama sadece bir başka insanın kalbine, zihnine dokunmak içindir ama asla nedensiz değildir. Hikayemin bundan sonraki kısmını size anlatacak cesaret bulamadığım için bir yazarın kaleminden, yüreklerinize ve zihninize akmasına izin vereceğim. Yeter ki içinizde oluşan her kıvılcım bu dünyayı sevmenize, anlamanıza bir sebep oluştursun. Bazen sesi çıkmıyor insanın, acının dilsizliği vurdumduymazlıktan çok kabul etmekteki zorluktan kaynaklanıyor olabilir. En çok bağıran insanların sesini en çok duyurmaya çalışan insanlar olduğunu biliyor musunuz? Bu benim geri zekalı damgası yiyerek geçirdiğim çocukluğun ya da tecrübelerimin bir sonucu değil. Bu bilimsel bir gerçek. Hepimizin ret edemeyeceğimiz ortak gerçekliklere ihtiyacımız var. Bu gerçeklikler, içinde bulduğumuz dünyayı anlamamıza, birbirimizi anlamamıza öyle büyük bir hizmet ediyor ki çoğumuz farkında bile değiliz. Dünyanın en kolay ulaşılabilir kaynağı olan sevgiye bu kadar zor ulaşabiliyor olmamız sizce boşuna mı? Öylece var olduğunu bildiğimiz bir yürek dolusu sevgi hepimize bahşedilmişken, kemiği yok diye har vurup harman savurduğumuz dilimiz ile beş duyumuzun farkında olmadan bize ne oyunlar oynayabildiğine defalarca kez şahit olmamız ve bilimsel olarak defalarca ispatlanabildiğini bildiğimiz halde aklımızın oyunlarına kurban gitmemiz sizce de bir seçim değil mi? Keşke içimi kanatan her bir detayı size aktarabilsem. Kutsal saydığımız anne ve baba olma makamının evlat yüzünü, bütün bu makamların bize yüklediği ağırlığı fark edebilsek kim bilir ne kadar güzel olurdu? Anne, baba, evlat veya kardeş olma makamları bu dünyaya gelmeden bize tatmamız için kan bağıyla imzalanan birer rolse eğer, yüz yıllardır bu makamlara biçilmiş rollerin dışına çıkmak suç mu? Tüm insanlarla kardeş değil miyiz hepimiz. Yüreğiniz neyi seviyor sormanızı istiyorum kendinize, yüreğiniz kimi seviyor. Çok basit aslında sizi üzmeyeni, canınızı yakmayanı, güven, duyduğunuzu sevebiliyorsunuz. Aile ocağından çıkıp, başka bir ailenin parçası olmaya gönüllü olduğunuz da kendi ailenizle ilgili çözemedikleriniz bile olsa, aslında kendi ailenizde üzerinize rol biçilenleri o aileyle yaşamayı kabul ettiğiniz söyleniyor size. Dünya üzerinde misafir olduğunuz veya eş olma aracılığı ile misafir olduğunuz aileler de mutlu olabiliyor musunuz? Mecburiyetlerle, görevlerle, olması lazımlarla çerçevelenmiş insan ilişkilerinin sevginin kaynağı olduğuna kim inandırabilir şimdi beni. Nedir insan olmak? Bu dünyaya getirdiğini kendi kanatları ile uçana kadar korumak ve kollamakla sorumlu bireyler olduğunu kabul etmek için mi kuruluyor aileler? Konuşulacak çok şey var aslında ama madem bir başka kaleme emanet ettim hikayemi, o zaman biraz aradan çekilmek zamanı şimdi.”
Bir aile içinde büyüdüğünü bırakın, bir dünya hayatı yaşadığının bile farkında olmadan günleri tüketen Hüseyin, bir aydan fazladır, baba sıfatını alan şahsın hayatlarında olmadığının farkında bile değildi. Nefret dolu, yüksek perdeden söylenmiş sözler normalleşince, içlerinde bir anlam aramayı da bırakabiliyordu insan. Dayak arsızı olmak gibi, hakaret ve nefret dolu sözler arsızı da olunabiliyordu demek. Zerre kadar haz etmediği kocasının, karı kız peşinde olduğunu fark etmek, Feride’nin bilincini tahmin edemeyeceği kadar zorlamıştı. Tüm nefreti ve kötülüğüne rağmen o kendini bu hayatın mağduru ve kurbanı görüyor, ikna edebildiğini de buna ikna ediyordu. Mağduriyet ve kurban olma hissinin insanın gözlerini kendine kör edebiliyor olması az rastlanır bir durum değildi. Yaşananlara uzaktan, yakından şahitlik etmemiş biri olsa, belki Feride’nin hayatını, onun algısı ve psikolojisi içinden dinlese göz yaşlarına boğulabilirdi.
Doğduğu aileden sevginin kırıntısını görmeden, bir malmış gibi koca evine gönderilip, kendisi gibi gün görmemiş insanların bir eş ya da eşitmiş gibi değil de, çekilmişlerin ve yorgunlukların acısını çıkarak bir kum torbasıymış gibi önüne atılmış bir mağdurdu Feride. Tazecik bedenini kasabın tezgahındaki bir et parçası gibi eze, büke, kendi lezzetine tutsak eden, ruhunun bile pis koktuğuna inandığı bir lağım faresine tutsak edilmişti. Her hamile kalışında bedeninden ve belki de ruhundan çalınanlara, doğuştan hakkı olduğuna inandığı hiç bir şeye sahip olamamıştı. Yatakta, ayakta varlığına düşmen bir adamın, nefsinin çektiğini yerine getirmekle görevli bir eşyaydı sadece. Bir Nasreddin Hoca fıkrasında, kazanın doğurduğu kazandı aslında. Ne fıkra da, ne de gerçekte bir kazanın, kazan doğuracağına inanmamıştı. Hatta o kazanın altıncı şansında bir kazan doğuracağında da kimse inanmazdı. Bir et parçasından fazlası olmadığına inandırılmış bir adı kadının, doğurmak “zorunda kaldığı” bir başka et parçasına sevgi duyması mümkünse de, çalınan hayatından, biraz daha çalmaya gelmiş, bir geri zekalı çocuğu sevmek zorunda mıydı? Bütün o sevgi gibi gösterilen anneciliğin altında yatan hissin, ona verilmeyeni almak için kendi bedeninden bir can çıkarmanın gereksiz kibri olduğunu biliyordu. O dünyaya geldiğinde kim ona hoş gelmiş demişti, kendi hak etmediği bir değeri kendinden çıkana vermek de neyin nesiydi. İstemiyordu ki o anne olmak. Çok mağdurdu bu yüzden, hayat ona hakkettiğini vermek yerine, sürekli istemediğini veriyordu. Ne komşusu Fadime gibi ne de o kirpiklerini kırpıştıran boya yükü kadınların sahip olduğu gibi bir şeye sahip değildi. Kendinde olmayanı kim kime verebilirdi.
“Ne verildi bana?” diyordu hırsla, “Verilmeyen paylaşılır mı? Benim olmayanı verebilir miyim herhangi birine?”
Hakkıydı bu yüzden tüm yaptıkları, istediği için değil, mecbur kaldığı için doğurduğunu, sahiplenmek zorunda değildi. Hiç de istemiyordu. Mağdurdu bu yüzden, hakkettiğine inandığına sahip olamayan herkes kadar mağdurdu. Ezilen, ezdirilen, var olmasına asla izin verilmeyen kendinden öncekiler gibi mağdurdu. Bu yüzden de, etrafındaki herkesten ve her şeyden ona verilmeyeni söke söke almaya hakkı vardı. Alacaktı da. Sahiplenmediği hiç bir şey onun değildi. Mecbur olmayı da kabul etmiyordu, bu kadar basitti aslında.
(devam edecek)