Benim hikayem – Bölüm 5

“23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız Kutlu Olsun!”

“Kendimi normal sansam da vahşi bir hayvandan farkım olmadığını anlıyorum şimdi. Yine de annemin söylediği gibi saldırgan değil, sevgiye muhtaçtım sadece. Sevilmek, kabul görmek, onaylanmak istiyordum herkesçe. Varlığımı hissetmek istiyordum. Açlığım o güzel kokulu keklere değildi ki, o keklerin piştiği evlere, o keklerin piştiği evlerde ki sevgi dolu ailelereydi aslında.”

Kiraz’ın, Hüseyin’in hayatına dahil olması onu bambaşka yerlere sürüklemişti yaşadığı hayattan. Bir sokak köpeği gibi yaşadığından olsa belki, sadık bir köpek gibi gelişini dört gözle beklemeye başlamıştı her gün. Havalar ilk soğumaya başladığında anlamıştı aslında ruhunun komşu evde yaşamaya başladığın. Artık sessiz bir çocuk olmayı öğrendiği için annesi onu bir odaya hapsedip, bağlamayı bırakmıştı. Konuşmaya geç de olsa başladığından, bakkala bile gidebiliyordu tek başına. Bazen özgürlüğün tadına vardığı için orada burada kendince eğlenip oyalanarak eve geldiğinde dayak bile yese, umursamıyordu. Evin önüne geldiğinde, bazen Kiraz’ların evinin önünde duruyor, içeriyi biraz olsun görme umuduyla perdeleri kapalı evi uzaktan seyrediyor, kendince sokaklarda bulduğu güzel şeyleri, ki bazen kırık bir oyuncak, bazen parlak bir kağıt parçası, hediye olarak bahçe kapılarının önüne bırakıyordu. Elbette bu kırık dökük şeylerin rüzgarla ya da başka şekilde kapılarının önüne geldiğini sanıp, kaldırıp çöpe atıyorlardı ama o yine de az da olsa insanlığı tattığı bu insanlara hediye vermekten geri durmuyordu.

Kezban, Metin ve mahalledeki yaşı gelen her çocuğun okula gittiğini fark ettiğinde bir gün onun da gideceğini düşünüp heveslenmişti. Kezban ablası ona evden boya kalemleri ve eski defterler de getiriyordu bazen. Kalemi tutmaya alışık olmayan elleri ile kağıda bir şeyler çizebildiğini fark etmek hoşuna gidiyordu. Kendince güzel olduğunu düşündüğü bir şey çizerse onu da götürüp bırakıyordu komşu evin bahçesine. Mahalledeki çocuklar ona alışık oldukları için alay da etseler, o yanlarından geçerken topu üzerine kasıtlı olarak da atsalar bunları umursamayacak kadar yaşanmışlıkları vardı. Fadime o biraz büyüyüp, Kezban’ın onu giydirmesinin artık uygun olmadığını düşündüğü için Metin’in eskilerini, götürüp suratı beş karış, bir teşekkür etmeden alıyor olsa da komşusuna götürüyordu. Artık tozu toprağın içinde yuvarlanmadığından üzeri başı da böylece düzelmeye başlamıştı. Annesi sıcak suyu bitiriyor diye söylense de banyo yapınca kokmayacağını da öğrenmişti. İyi kötü kendini de temizliyordu artık tuvaletten sonra. Babasının sigarası bittiğinde, günün hangi saati olursa olsun bakkala gönderildiğinde elini yüzünü temizliyor, kendince güzel bulduğu bir pantolon ile tişörtü üzerine geçirip, komşu evin mutlu çocuğu ruh halini takınıp koşa koşa bakkala gidiyordu. Annesi bitlenmesin diye sürekli saçlarını sıfıra vurduğundan her şey tam istediği gibi görünmese de, sokak köpeğinden insana evrildiğini aynada görmekten mutluluk duyuyordu.

Bahçemizde bembeyaz çiçek açan o kocaman ağacın kiraz ağacı olduğunu öğrendiğimde, Kiraz’a duyduğum sevgi biraz daha artmıştı. O da tıpkı bu ağacın baharda açması gibi güzeldi. Tek farkı ağacın kendi döngüsü içinde döktüğü o güzelim çiçeklerinin hiç dökülmüyor olmasıydı. Ağaca çıkmayı sırf ona bahçenin meyvesinden hediye vermek için öğrenmiştim kendi başıma, anneme bile sormadan bir naylon poşete doldurduğum ve bahçeye sakladığım kirazlarla onu ertesi gün gelmesini bekliyor. Kendimin bile doya doya yiyemediği o meyveleri onun ağzını şaplata şaplata yemesini büyük bir hayranlıkla seyrediyordum.

Annesinin geri zekalı diye sürekli hırpaladığı Hüseyin’in yüzünde gülümsemeler olduğunu fark etmesi de uzun sürmemişti. Evde neredeyse hiç konuşmadığı, elinde mutlu olacak herhangi bir nedeni olmadığı halde mutlu olmak için sahiden geri zekalı olması gerekirdi ona göre. Çocuğun yüzündeki gülümsemeyi silmek için onu evdeki ağır işlere koşmaya başladı bu sefer. Henüz sekiz yaşında, kışın sobayı yakmak, odun kırmak, varsa kömür taşımak onun işiydi. Buz gibi havada üzerinde incecik kıyafetlerle, artık onun bağlanmadığı arkadaki kulübeden odun, kömür taşımak, budanan ağaçların kuruyan dallarını kırıp kışlık odun haline getirmek onun işiydi. Bahçeye bir şeyler ekmek, toprağı çapalamak da öyle. Bakkala giderken yollarda gördüğü çiçekleri kendince güzelleştirmek istedikleri bahçenin toprağına soktuğunda neden çürüyüp gittiklerini anlamak uzun zamanını aldı. Onun bir başka gecekondunun önündeki tenekelere ekilmiş çiçeklere hayran hayran baktığını gören yaşlı bir komşuları bir kaç kez gülümseyince. Cesaret edip eliyle göstermiş -mümkün olduğunca konuşmamayı öğrendiğinden tercih etmiyordu- adam da bir tanesini onun kucağına tutuşturmuştu. Mahallenin okula bile gidemeyecek kadar zeka engelli çocuğuna acıyan çoktu. O teneke kucağında eve gelirken duyduğu sevinç, o kadar büyüktü ki, nereye koyup, nasıl bakacağını, o çiçeği, Kiraz’a nasıl göstereceğini düşüne düşüne eve geldiğinde. Feride, “Kendine bile bakamıyorsun bir çiçeğin eksikti”, diyerek tenekeyi elinden alıp, bir tekmede içindeki toprağı ile birlikte bahçeye fırlattı. Zavallı çiçek tenekenin içinden yarısı fırlayıp bahçeye yayılan toprağın üzerinde, yaralı bir kuş gibi kaldı öylece. Gözlerinden akan yaşları tutamadığı için saçsız başının yanlarında öylece duran kulaklarından birine asılarak içeri çekti Feride onu ve o gün bir daha çıkmasına izin vermedi. Çaktırmadan perdenin ucundan yerdeki çiçeğe baktı durdu bütün gün.

“Keşke ayaklanıp da o bahçeden kaçabilse diye düşündüm ona bakarken. O da benim gibi kaçıp gidemediği için bir damla suya muhtaç solup gitti öylece!”

Ertesi gün yaprakları kendini bırakmış olsa da henüz canı üzerinde olduğunu anladığı çiçeği toprağı tenekenin içine ittirip kucakladığı gibi götürdü arka bahçeye. Kulübenin arkasında az da olsa güneş gören ama arkaya dolanmadığı sürece kimsenin göremeyeceği bir yere koydu. Bakkaldan gelince, annesi kendi işleri ile meşgulken bardağa doldurduğu suyla gizlice gidip suladı iki kere. Çiçeğin toparlanıp yeniden doğrulması iki üç gün sürdü ama oldu. Biraz sevgi ve biraz su ile ayağa kalkan o çiçeği hiç unutmadı Hüseyin. Her gün kaçamak bir şekilde suladı gidip yanına. Kiraz’ın gelmediği zamanlar onunla dertleşti ara sıra. Çiçeğin adını da Kiraz koydu. İlla meyve vermesi şart değildi adı Kiraz olanların. Kış gelip de çiçek ömrünü tamamlayana kadar gözü gibi baktı ona. Çiçeği düştü ama sonra yeni dallar, yeni çiçekler verdi Hüseyin’e.

Kiraz’a hayal ettiği gibi gösteremedi korkusundan. Annesi kulübenin arkasına gittiklerini fark ederse, çiçeği yine bulur, kim bilir ne yapardı bu sefer. Tenekede büyüyen kiraz o kış öldü arka bahçede. Onu içeri alıp camın önüne koymak, kış yaşadığı bu evde yazı onunla hissetmek istediyse de, beklentisiz olmayı da öğrenmişti aslında.

Sokak köpekleri ve kedileri ile de iyiydi arası. Tabi onları bahçeye alıp getiremiyor ya da bir şeyler yesinler diye veremiyordu ama dokunabiliyor, seviyor, gülümseyerek baktığında onların gözlerindeki gülümsemeyi görüyordu. Kezban ablasının anlattığı masalda hayvanlarla konuşan ve onları üvey annesinden gizlice besleyen prenses gibi, o da kendini hayal dünyasının prensi ilan etmişti öylece. Kiraz’da onun prensesiydi tabi ama henüz küçüklerdi. Büyüdüklerinde onun prensesi olmayı isterdi belki.

On yaşına geldiğinde artık diğerleri gibi okula gitmeyeceğini biliyordu. Sokakta bilmeyip soran olursa “Geri zekalı olduğum için beni okula almıyorlar!” diyordu annesinin söylediği gibi. İnsanların gözlerindeki ve yüzlerindeki acımanın, sevgi olduğunu sanacak kadar bilmiyordu sevgiyi.

Metin de büyümüştü ama onunla oynamıyordu hiç, mahalledeki çocuklarla maç yapıyor, bisiklete biniyor, başını çevirip yüzüne bile bakmıyordu “Ööğrk” ün artık. Kiraz gibi küçükken sokak köpeği gibi onunla oynaşan Metin gibi Kiraz’ın da bir gün onu böyle görmeze geleceğinden korkuyordu minik yüreği.

(devam edecek)

Yorum bırakın