Benim hikayem – Bölüm 3

Her sefer ölü doğduğundan, hiç bir sefer kocasına haber bile verilmemişti. Bu sefer nasıl canlı doğduğuna hayretten aklına bile gelmedi haber vermek. Kocası akşam eve gelip de, kundağa sarılı çocuğu görünce dokuz aydır evde hamile bir kadın olduğundan haberi yokmuş gibi bir şaşkınlık yaşadı.

“Ne lan bu?” dedi şaşkın şaşkın.

Mecali tükenmiş olduğundan, cevap bile vermeyecekti ama “Neye benziyor?” dedi ters ters.

“Fareye!” dedi adam, çocuğun yanına bile varmadan.

“Senden anca bu oluyor!” dedi içinden. Beş hamilelikten sonra gerisi hiç gelmediğinden, ebe güzelce anlattı nasıl bakacağını. Evde bez bile yoktu çocuğun altını bağlamaya, Allah’tan tecrübeli ebeydi, yanında bulunduruyordu gelirken öyle şeyler. Feride’yi öncesinden de bildiği için zaten ekstra hazırlıklı gelmişti. Fadime kendi çocukluklarının sakladığı ne varsa sevinçle getirmişti zaten hemen. Hiç çocuk görmemiş gibi öpüp koklamasını hayretle izlemişti onun.

“Adını ne koyacaksın abla?” demişti çocuğu koklarken.

“Ne bileyim?” diye çıkıvermişti ağzından, doğması muhtemel bile olmayan bir çocuğa isim mi düşünmüştü sanki, “İsmine de, cismine de!” diye geçirdi içinden.

“Ay bu tam bir Hüseyin!” dedi Fadime, cevap bile vermedi.

Kalkıp yapamaz diye evden bir tencere yemek getirdi koşa koşa Fadime. Sağı solu da toparladı şöyle bir, bedava hizmetçiyi bulunca, çocuğu kucağına alıp onun yaptıklarını taklit etti. Emzirmesine de yardım etti Feride, bezi de nasıl bağlayacağını gösterdi güzelce. Babası olacak hayvanın pisliği yetmez gibi bir de bunun boklu bezleriyle mi uğraşacaktı. Köyden biliyordu o yapacağını, Fadime çıkar çıkmaz bahçeye koşup, kiloluk yoğurt kabına toprak doldurdu, Fadime’nin getirdiği beşiğin içine eski bir çarşaf serip, kumu döktü. Çocuğun altındaki bezi de çıkarıp, çarşafın kestiğinden kalanı da üzerine serip, yatırdı. Temizliğe gittiği evlerden birinde gördüğü kedi kumu geldi aklına, ne gülmüştü kedinin şaşasına. Allah’ın eniği işesin diye para verip kum alınmıştı bir de kendisine. Gerçi anası kundağına sarmıştı toprağı ama ne olacak işte o kedi gibi işesin dursundu altındakine. Kaldırıp atar, yenisini koyardı, bir de bezle mi uğraşacaktı, yok kaynat, yok ne!

Fadime ertesi gün hevesle yine gelince, elindeki tencereyi kapıdan alıp, sokmadı içeri. Fadime’de komşusunun huyunu bildiğinden üstelemedi, daha da gelmedi görmeye.

“Etinden et mi koparılıyor be! Kes artık!” diye bağırmaya başlamıştı beşiğinde durmadan bağıran bebeğe, uyusun diye başını bir o yana bir bu yana vurdurana kadar sallasa da, inadına bağırıyordu bebe, “İliğimi kemiğimi sömürüyorsun sen de baban gibi!” diye emzirip, gene de susmayınca bırakıyordu kendi haline. Kocası yüzüne bile bakmıyordu zaten çocuğun, “Sustur şunu zırlamasın, televizyonu duyamıyorum!” çıkmıştı bir de. Oğlu oldu diye kahvedekilerin aldıkları altınları da getirmiyordu bile eve, bıyığını bura bura atıyordu cebine.

Beş ölü bebekten sonra bir oğlanın geldiğini duyan komşular da gündüz gelip getiriyorlardı bir şeyler. İnsanların kapıyı örttürmeyeceğini, gelirken de elleri boş gelmediklerini görünce bezlemeye başladı çocuğun altını, toprak doldurduğu beşiği gece çıkardı. Öyle her pislediğinde değiştirmediği için daha ilk haftadan pişik olmuştu bebeciğin poposu, Fadime’nin getirdiği pudrayı, kremi sürüp, bezlemeyi bırakınca toparlandı. Fadime çocuğun altı değişmediği için pişik olduğunu konduramadığından.

“Vah canı bizim kız da böyleydi cildi hassas!” diyordu üzüle üzüle.

“Anamız pudrayla temizlerdi kıçımızı!” diyordu içinden ama yüzüne gene olabildiğince sevecen bir ifade kondurmaya çalışıyordu.

Altın da getiren olmuştu, para da. Ayakkabıların parası da fazlası da çıktı diye sevindiğinden, çocuğa olan öfkesini unutuyordu. Çocuğun poposundaki kakaları tahta kaşıkla sıyırdığını gören yoktu nasılsa, sonra da ıslak bir kumaş parçası ile şöyle bir silip, çöpe sokuyordu. Her şeye rağmen hayata tutunan bebek, çabucak bir yaşına geliverdi. Pisliğin, bakımsızlığın içinde, doktor yüzü bile görmeden büyüyordu kendi kendine.

Fadime çoktan anlamıştı, Feride’nin anneliğinin annelik olmadığını. Ağladığı için el kadar bebeğin yüzüne atılan tokatların izlerini görmüştü gözüyle bir kere. Onun anladığına uyanan Feride izi görünmesin diye kıçına atıyordu tokatları. Çocuğu düzgün yıkamadığı için pişik oluyordu, konak olmuştu bir keresinde kafası. İki tel saçının arası pul pul dökülüyordu.

“Bir şey dokundu hassas cildi!” dedi gene kapının ağzında gördüğü Feride’ye, o sıra o da üçüncüye hamileydi Fadime. İki çocuğunu öpe, koklaya, tertemiz büyüten kadın bilmez miydi görünce bebeğe ne olduğunu ama ne desindi.

“Allahım istemeyen değil, isteyene versen, sen büyüksün, işine karışılmaz!” diye diye uzaklaşıyordu Feride’den. İnsanın vicdansızlığı ürkütücü oluyordu her şeyden. El kadar, savunmasız, muhtaca edilenleri yüreği dayanmıyordu aslında ama ne yapılır bilemiyordu. Karı koca, bulaşmaya gelecek türden değillerdi. Barındırmazlardı mahallede az bulaşsa, sesini çıkarmayıp, uzak durmaya gayret ediyordu.

“Beş tanesi boşuna ölmemiş, bu zavallıya vurdu hayat piyangosu!” diyordu kendi kardeşlerine anlatırken, mahalleliye de ses etmiyordu, gevşek ağızdan bol ne vardı. Allah muhafaza kulaklarına gider de hayatı dar ederlerdi.

Bir yaşına gelmiş çocuğun adı bile belli değildi daha, “Faydasız”, “çocuk”, “bebe” ne gelirse aklına diyordu Feride. Kocası kahvede soranlara uydurup söylüyordu bir isim, söylediğini kendisi de unuttuğu için bazen başka isim söylüyor, fark eden olur da “İki isim koyduk ondan karıştırıyorum!” diyordu. Sonunda baş edemeyip, Hüseyin koydular adını, onu bile Fadime bulmuştu zaten. Bir nüfus kaydı bile yoktu daha ama oradaydı işte nefes alıyordu. Pislik içinde kapının önüne annesinin serdiği battaniyenin üzerinde kendi kendine yuvarlanıyor. Ne bulduysa sokuyordu ağzına.

“Vallahi bizimkilerin gözüne baktıkça, başka yerine gidiyor. O garibim yanakları al al büyüyor öyle!” diyordu Fadime kardeşlerine Hüseyin’i uzaktan izlerken. Bazı gün Feride içeride işe dalıp, çocuğu bütün gün elinde bir kuru ekmekle kapının önünde unutunca, sessizce yanaşıp evden getirdiği bir kurabiye, elma tutuşturuyordu eline. İpek gibi olması gereken saçlarını severken eline gelen keçe hissinden parçalanıyordu yüreği. Hele elini kaldırıp saçını sevmek için yaklaştırınca, çocuğun büyüyen gözleri ve dertop olmaya hazırlanan beden refleksini görünce iyice içi gidiyordu.

“Kapının önünden biri alıp götürse, bayram eder yemin ederim!” diye anlatıyordu bu kez de.

Havalar soğuyup, gelen geçen “Bu çocuk üşür böyle dedi diye, kat kat giydirip, Fadime’nin getirdiği mama sandalyesine bağlayıp çıkarıyordu çocuğu kapının önüne. Evin içinden çok oyalandığını anlamıştı kapının önünde, gelene geçene bakıyor, önüne konan kuru ekmek, iki üç plastik kapla, oynuyor, başı yana düşüp uyuya kalıyor oturuyordu öyle. Sağdan soldan çok laf işitmeye başlayınca, evin arkasına koymaya başlamıştı çocuğu. İçeride işi bitince alıyordu gidip. Altındaki bezi çıkarıyor, buz gibi banyo suyunun altına tutup kirini şöyle bir akıtıyor, bezle uğraşmamak için bezi de çöpe soktuktan sonra üzerine bir örtü serip, altı açık yatırıyordu öyle. Çöp poşeti seriyordu altına yatağı batırmasın diye, beşiğe sığmadığından, iki kat ettiği yün yorganı sermişti yere onun üzerinde yatırıyordu artık. Yorganı iki kat edip, üzerine çöp poşetini seriyor, onun üzerine serdiği bezin üzerine de çocuğu koyuyordu. Evdeki çarşafları kesip kesip kullandığı için nihayet düğmeli iki nevresim takımı aldırmıştı kocasına pazardan. Yorgan iğnesi, ipi, yorgan ağzı diye derdi kalmamıştı böylece, çağ atlamış gibi hissetmişti kendini.

Her zaman sıfıra vurulmuş saçları, oradan buradan üzerine uydurulmuş kıyafetleri ile üç yaşına gelmiş ama hâlâ konuşmayı bile çözememişti Hüseyin.

O yaşları hatırlamadığım için çok şanslıyım aslında! Çok da dayanıklıyım belli ki, Fadime teyzeden dinlediğimi biliyorum biraz. Kiraz, yani Fadime teyzenin kızı ile arkadaşlık etmeye başladıktan sonra öğrendim bir çok şeyi ben! Yaşamadım ama olabildiğini öğrendim işte!”

(devam edecek)

Yorum bırakın