Benim Hikayem – Bölüm 2

Mücevher teyze, ayakkabılara gideceği yere ona gelen parayı önce alıp saydı iştahla. Okuma yazması olmayan, ilk bakışta kendine hayrı kalmamış gibi dursa da, parayı sayarken genç kız oluyordu sanki.

“Hayrını görme!” dedi içinden aklına beğendiği ayakkabıları gelince. Kocadan para kaçırmadan üst baş bile alamıyordu. Temizlik işlerine gitmişti bir kaç kere, üç kuruş para geçmişti eline, aslında o zaman anlamıştı az daha kazansa bu heriften bir kurtuluşu olur kendi başına mis gibi yaşar giderdi. Vardı bir komşuları öyle Hasibe, zengin bir eve gidince, gittiği evin sahibi onu bir kaç tanıdığına daha önermiş, gündelik parası yetmezmiş gibi, evde kalan, giyilmeyen ne varsa da toplayıp tutuşturmuşlardı eline. İki kızının giyimi kuşamı değişmişti o sayede. Rüyalarında görmeyecekleri kıyafetler giyiyorlardı sürekli de eğreti duruyordu haberleri yoktu.

“Adam oldular kıyafetle sanki, pabucumun sosyetikleri!” diyordu herkes arkalarından.

Eli para görüp rahatlayınca, kocayı da sepetlemişti evden. Kızları bir hava, o bir hava gerim gerim geriliyorlardı şimdi.

“Gecekondu güzelleri!” koymuştu mahalleli adlarını. Pis günahları boylarına başlarında koca olmayınca talipleri de artmış deniyordu. Onca güzel kıyafeti giyip, nereye gidiyorlardı kız başlarına öyle, “Güzellik de gelip geçici, mal mülkte!” diyordu demesine de, o kıçı kırıkların oluyor da niye onun olamıyor diye haset ediyordu içinden. Öyle filmlerdeki kadınlar gibi boyaya batmasına gerek yoktu, şöyle az biraz giyinip süslense, ellini sallasa ellisi gelirdi peşinden. Zaten o yüzden kesmişti o pislik onu işten, “Otur oturduğun yerde, aç değilsin, açık değilsin! Elalemin evinde camda, pencerede ne işin var senin!”

Sanki koca bulmaya çıkıyordu cama, pencereye. Öyle bulunsa buna mı kalırdı zaten. Allah Hasibe şansı da vermemişti ki, gittiği evlerin birinden bir çöp verip göndermemişlerdi bile. İnsan da kısmet olacaktı bir kere, kısmet olmadı mı böyle oluyordu herhalde. Kısmeti olsa zaten şimdi burada mı olurdu, o gittiği evlerden birinde Hasibeyi alıyor olurdu işe! İt gibi de çalıştırırdı, aldığı parayı hak etsin diye! Öyle gerim gerim gezmeyi gösterirdi ona.

“Para tamamsa ver şu ilacı da gideyim Mücevher teyze!” dedi sinirle. Bu kadının adını da gıcıktı, Mücevher diye isim mi olurdu.

“Ay şu buruşuğun her zerresi mücevher olsa ne olur!” dedi içinden az kalsın gülüyordu kadının yüzüne toparladı.

“Bana bak!” dedi kadın dolaptan çıkardığı şişeyi verirken, “Akıllı iç başıma bela olma sonra!”

“Sen ilacı akıllı yapaydın!” dedi çenesini tutamayıp, “Her sefer dokuz ayımı çalıyor bu bebeler benim!”

“Salaksın ondan!” dedi kadın dişlerinin arasından, “Olmasın diye içsen, bunlar zaten başına gelmez!”

“Tabi!” dedi içinden, “Olmasın diye sürekli para vereyim istiyorsun sana, yok öyle yağın bolluğu!”, “Allah veriyor Mücevher teyze!” dedi yüzünü en acıklı haline sokup, kadının yüzüne.

“Allah verdiği canı sen alınca ne yapıyor hiç düşündün mü?”

“Günahını bana atıyor bir de utanmadan!” dedi içinden yine, “Sen niye yapıyorsun o zaman bu ilaçları, hepsi senin boynuna günahın!”, “Kan alacak damarım olsa vallahi de billahi de pamuklara sarar bakarım evlatlarına Mücevher teyze! Rızkını keser miyim daha doğmadan!”

“Neyse tamam! Ölçüsünde iç! Başımı belaya sokma benim!” dedi kadın.

“Tamam, tamam!” diyerek aldı şurubu çıktı evden.

“Onca parayı alıyor da bir ikram da bile bulunmuyor pinti, mezara götüreceksin sanki o paraları, kefenin cebi yok!” diye söylene söylene gitti eve.

Çamaşır birikmişti, yatağı yorganı da sökecekti zaten. Herifin pis kokusu siniyordu her şeye, mutfakta öğürdüğü yetmez gibi bir de yatağın yorganın kokusuna dönüyordu midesi.

Eve gidip şurubu sakladı önce dolaba yemekten sonra içecekti akşam olunca. Yatak odasına girip, söktü tek tek yorgan kılıfının iplerini. Fadime “Düğmeli nevresim kullanıyorum abla çok kolay diyordu hep!” Heriften üç kuruş kurtarıp ayağına bir şey alamıyordu daha. Anası olacak kadın da çeyiz diye bunları tutuşturmuştu eline, on yıldır yıka yıka çulları çıkmıştı. Her yaz yorganın yünlerini söküp yıkıyor, kurutuyordu kapının önünde. Gittiği evlerde görmüştü, geçtim düğmeli nevresimi, öylece kullanıp, makinaya sokulup yıkanan yorganlar vardı şimdi.

“Bunlar da kadın olacak!” diyordu gördükçe, “Her şey tembel karılara zaten!”

Dokuz ay içtiği şurup ki, dokuz ay da bir şişesi zaten yetmiyordu, kâr etmemişti gene karnındakinden kurtulmaya. Hoplayıp, zıplıyor daha doğmamış çocuğu karnında sopalıyor, bir şey varmış gibi düşmüyordu canavar. Beş ölü doğumu evde yapmıştı öncesinde, kocası olacak herifin umuruna gelmediği için altıncının sancıları başlayınca, sürekli sayıp sövdüğü Fadime’nin kapısına koştu gene.

Önceden köylerde ebelik yapmış bir kadın vardı ama uzaktı evi biraz, Fadime onu kapıda yüzü buruşmuş görür görmez anladı çocuğun gelmek üzere olduğunu, “Dur sen!” deyip, pardösüsü ile yemenisini başına sarıp fırladı evden, “Kezban, kardeşine bakar ol!” diye seslendi içeriye, “Abla ben gelesiye gir sen de çocukların yanında bekle!” diye soktu Feride’yi içeri koşar adım gitti ebeyi getirmeye.

Kezban on, Metin üç yaşındaydı daha. Kapı önünde konuşurlar ama birbirlerinin evine gerekmedikçe girmezlerdi hiç biri. Sancısına rağmen, hazır Fadime yokken sağı solu inceledi güzelce. İki çocukla tertemiz, düzgün bir evdi burası. Eşyalar, perdeler hepsi birbirine uyuyordu. Sehpaların üzerindeki süslere takıldı gözü.

“Gösteriş budalası!” dedi içinden.

Kezban, annesi koşup gidince, komşu teyze ile niye kaldıklarını anlamamıştı henüz. Tuhaf tuhaf Feride’nin yüzüne bakınca.

“Ebe getirecek annen, kardeşine bak sen!” dedi çocuğa ters ters.

“Oyun için mi?” dedi çocuk saf saf.

“He oyun için! Geri zekalı!” dedi yüksek sesle.

Annesinden böyle sözler duymaya alışık olmayan çocuğun gözleri doldu, kardeşini koruma iç güdüsüyle yerde oynadığı yerden kaldırıp, Feride’den uzak bir kenara koydu.

“Ah!” dedi oturduğu yerden Feride, Kezban’ın gözleri iyice açıldı, korkarak baktı yüzüne.

“Nerede kaldı bu anan?” diye söylendi. Öyle çabucacık olmuyordu doğum beş kez yaşamış biliyordu, her ölü doğanı evin arka bahçesine gömmüşlerdi, kedi yavrusu gibi! Ebe sarıp kapatıyordu zaten yüzlerini, hiç birini görmemişti, görmek de istemiyordu. İlaç içtiğini de söylemediği için üzülmüş gibi yapıyor, “Ben bakamam!” diye ciyaklayıp, çeviriyordu başını.

Yarım saat geçmeden Fadime nefes nefese geldi ebeyle, kadın gelince otomatik ayağa kalkıp, kendi evine geçti Feride, “Sen gelme!” dedi Fadime’ye doğrudan, bir teşekkür bile etmeden. Annesi gelince Kezban gidip sarıldı hemen, doğuracak, canı yanıyor diye korktu sandı kızını, başını okşayıp, “Arkadaş geliyor bak size!” dedi usulca.

Ebeyle doğum için hazırlıkları yaptıktan sonra, ebe kontrol ede ede nihayet başlattı doğumu, “Allah’ın belası!” diye bağırdı Feride canının acısından, ebe alışıktı böyle anlara, hiç aldırmadı ona, çocuğa odaklandı. Beş ölü doğumu da o yaptırdığı için acele bile etmiyordu gene ölü doğumdur diye, kıpkırmızı yapış yapış çocuğu usulüyle aldı annesinin bacak arasından. Ayaklarından tuttu baş aşağı, beşinin sonunda sessizlik olduğundan, Feride kendini salmış, “Ay ben bakamam!” için hazırlanıyordu kan ter içinde ki, yeni doğanın cart sesi yırttı ortalığı.

Ebenin sevinci görülmeye değerdi çocuk ağlayınca, yıpratıyordu ölü bebekler görmek onu.

“Allah yüzüne güldü bu sefer, nur topu gibi bir oğlan!” derken kendi bebeği olmuş gibi bir sevinç yayıldı yüzüne, beşi için hazırlanıp, her birine kefen olmuş kundaklardan birine öylesine sardı bebeği, gösterdi annesine. Tam o da o an “Ay! Ben bakamam!” demek istedi yürekten ama hafifçe başını salladı.

(devam edecek)

Yorum bırakın