“Çocukluğuma dair hatırladıklarım, hep başka bir hayat gibi geldi bana. İnsanın yaşadıklarına sahip çıkmak istememesi ne acı bilir misin? Bunca yıldır hep bir hoş geldin demesini bekledim hayattan, hep henüz doğmamış olduğumu düşünerek dayandım bunca zaman. Sadece umudum oldu nedense, varılamayan umutlarla yaşadım. Geçerken bile uğramak istemeyeceğim bir dünyanın ortasında bir fazlalık olmanın ağırlığı hiç eksilmedi omuzlarımdan.“
HOŞ GELMEDİĞİM, HOŞ DA BULMADIĞIM BAŞLANGIÇ
“Allahın belası heriften hamile kalmışım yine” dedi Feride öfkeyle komşusuna.
“Öyle deme Feride abla, Allah’ın lütfudur çocuk.”
“Hadi oradan be, lütufmuş! Beş tane ölü doğum yaptım ben, altıncı mı lütuf olacak bana!”
“Sen istemedin ya onları!” dedi komşusu, her hamileliğinde doğmasınlar diye etmediğini bırakmayan Feride’ye.
“İstemedim suç mu? İstediklerimi yapamıyorum madem, istemediklerimi yapmamaya hakkım var!”
“Yapma bak, bu sefer doğsun bırak da, yoldaş olur yarın sana, yar olur!”
“Olmaz olsun, o herifin dölünden yar bana! Gebersin diye her gün dua ediyorum!”
“Deme öyle!”
“Sen de başıma bilmiş kesildin iyice, hadi işim gücüm var benim!” diyerek ayrıldı konuşmasından memnun kalmadığı komşusunun yanından. Nefret dolu bir yüzle girdi içeriye. Hiç bir zaman mutlulukla adım atmamıştı bu eve, gelin bile olmamıştı zaten de, gelin diye verdikleri günden bu yana, kaba saba, kendinden başkasını düşünmeyen, gece olunca zevki için evde bir kadın olduğunu hatırlayan hayvan oğlu bir hayvanla yaşıyordu.
“Tuzun kuru tabi senin!” diye söylendi, az önce ayrıldığı komşusu Fadime için, “Kocan bir dediğini iki etmiyor, azıcık para bulsa seni sultanlar gibi yaşatır. Bizimkinin eli para bulsa ilk beni koyar kapının önüne.”
Eline aldığı süpürgeyle, kocasının yüzüne vurur gibi dövdü yerdeki halıyı. Daha kırk yaşına bile gelmediği halde beş tane ölü doğum yapmıştı. Mücevher teyzeden alıyordu çocuklar ölsün diye içtiği ilaçları. Süpürme işi bitince, tencereyi çıkardı mutfağın alt rafından, küt diye koydu ocağın üzerine.
“Bir de bu zıkkım yiyesiceyi mi besleyeceğim karnımda!”
Soğanları bıçağı vura vura doğradı iri iri, az önce yağı kızdırdığı tencerenin içine bıraktı. Her akşam önüne yemek yerine zehir koymak istediği adam için yaptığı yemeğe kustu kinini. Kapının önüne hava alayım diye çıktığına pişman olmuştu, komşusunu görünce.
“Ne çene, ne çene!” diye söylenerek malzemeyi doğradığı tencerenin kapağını kapatıp, pişmeye bıraktı. Eve yayılan soğan kokusu midesini bulandırıyordu. Beşinde de aynı şey olmuştu, tiksindiği adamın, her döllediği midesini bulandırıyordu işte daha gelmeden. Öğürerek camı açtı gidip. Yarın gidip kocasından saklayıp da kendine bir çift ayakkabı almayı hayal etiği parayla Mücevher teyzeye gidecekti yine ilaç için. Düşük içindi aslında ilaçlar ama vahşi bir hayvanın tırnaklarını geçirmesi gibi içine yuva yapan piçler düşmüyorlardı bir türlü. Sırf ona inat olsun diye dokuz ay işkence edip, sonra ölüyorlardı. Onların intikamıydı bu da işte, hayatında iyilik görmemiş Feride, doğmamış çocuktan hayır mı görecekti sanki.
“Bir de doğsalar!” diyordu öfkeyle, “Bir de doğsalar kim bilir neler edecekler piç kuruları!”
Gidip oturdu divana camı kapatmadan, televizyonun kumandasını alıp, bastı rast gele bir kanala.
Kızıyla bir olup, kaynanasını öldüren bir adamın hikayesini veriyordu açtığı program. Kocasından kalan mirası kızı ile damadına yedirmediği için öldürmüşlerdi kadını.
“Hak etmiştir domuz karı!” diye söylendi. Hiç sevmezdi kaynanasını, kocasının aldığı nefesi sevmezdi ki onu sevsin. Kendi anasını da sevmezdi. Ana olup da neyini görmüştü sanki. Kendi gibi hizmetçilik ettirip, kocasından her dayak yediğinde dönüp onları dövmüştü her sefer. Babası bu beş para etmez herife onu vereceği zaman da kapının önüne koymuştu hemen bir boğaz eksilsin diye.
Daha o gece etleri parçalanıp da ertesi gün ağlayarak gidince odunla kovalamıştı onu evden.
“Git gelme bir daha! Evini bil!” diye bağırmıştı arkasından.
Daha içeri bile giremeden ağlaya ağlaya geri gelmişti eve. Parçalanacak yeri kalmamıştı daha da zaten ama hâlâ her gece dişini sıka sıka yatıyordu o herifin yatağında. Yastığı basıp boğası geliyordu bazen. Her zaman hatta bazen falan da değil, it gibi güçlü olduğunu bildiğinden çekiniyordu. Atılsa çıt diye kırar atardı boynunu, hiç de çekinmezdi onun gibi. Sağ kaldığına seviniyordu her kıçını dönüp horlamaya başladığında. Anca anasınaydı onun merhameti. Atmış yaşına gelmiş, yirmi yıl önce gömdüğü kaynanasından ağlardı hâlâ. Oğullarını eteğine toplar, sürekli ağlamaya alıştırdığı yüzüyle girerdi ciğerlerine. Bu dangalaklar da çobanın flütünü dinler gibi dinler, anneleri onların tava geldiğini anlayınca da başlardı gelinlerden şikayete. Gün görmediğinden yakınırdı şu ahir dünyada sürekli.
“Kime gün gösterdin de güneş arıyorsun!” derdi içinden. Erkek denen illete tahammül edeceğini bilse, şu televizyondaki kadınlar gibi bulurdu birini ama insan etinden tiksinmişti bir kere. Önüne et atmadan da kimseyi kandıramazdı bu yaştan sonra. Kaç kere bozuk yemek koymuştu önüne belki geberir gider diye ama çare etmemişti. Pisliğin içine daha çok pislik koymasıyla kalmıştı sadece.
Tencerenin suyunun taştığını anlatan sesi duyunca, kalkıp gitti ocağın başına, kapağı kaldırınca burnunda dolan kokuya öğürdü yine. Öğürüp de kussa gene iyiydi, o da yoktu, öğürte öğürte gebertmeye çalışıyordu pisliğin dölleri onu.
Bir daha taşmasın diye kapağı kaldırıp, üzerine uzunca bir tahta kaşık koyup geldi geri. Reklamlara geçmişti program o gelesiye. Kumandayı alıp değiştirdi kanalı. Ortasına gelmiş bir Türk filmine denk gelince çevirmedi. Takma kirpiklerini kırpıştıra kırpıştıra ekrana bakan kadına gıcık olurdu her zaman. Yakışıklı ve zengin adamların koynuna girip, kapı dışarı ediliyorlardı zaten hepsi. Nasıl oluyorsa o adamlar filmin sonunda köpek oluyorlardı bu kadınlara.
“Hayat size güzel anam!” dedi ayaklarını altına toplayıp, yine de seyretti yemek pişene kadar. Gözü camlara takılıyordu arada ama üç gündür yarın silerim diyerek erteliyordu. Kokuşmuş evin, kokuşmuşluğu camlara vursa çok muydu sanki. Hava kararmadan gelmiyordu nasılsa kocası olacak adam.
“Gene mi gebe kaldın?” demişti sabah çıkarken. Sanki kendi kendine oluyordu her sefer. Cevap bile vermeden eğmişti ağzını. Hiç umuru değildi neyse ki çocuğu olmuş olmamış, gönlü olsundan başka derdi yoktu. Sanayinin pis kokusuna bulanmış üstü başıyla kahveye gidiyordu her akşam. Sararmış dişlerini göstere göstere gülüp, eğleniyor, patlayana kadar yedikten sonra, televizyonun karşısına kurulup, çayını içiyor, sonra elini kemerine atıp, yatağa gitme borusunu öttürüyordu her gece. Gözü de dışarıdaydı aslında biliyordu da, kadına yedirecek parası olmadığı için bakmıyordu kimse yüzüne. Bakılacak yüzü de yoktu ya neyse.
Kalkıp yemeği kontrol etti yine, tahta kaşığın ucuyla bir parça attı ağzına. Ekmek torbasına uzanıp, eliyle kopardığı parçayı, lavabonun arkasına dayadığı çay tepsisine koydu. Bir tabak çıkarıp yemekten içine bolca doldurduktan sonra kaşığını alıp, tepsiyle geçti televizyonun başına. Yemeğin altını kapattı mı diye göz ucuyla ocağı kontrol ettikten sonra, kırk kere seyrettiği filmdeki kadına uyuz olduğu için başka kanala çevirdi. Her gün yemek tarifleri verip, ünlülere yemek pişirten bir programa denk gelince durdu. Ekmekten kopardığı koca parçayı ağzına itip, bir kaşıkta yemeği üzerine doldurduktan sonra başladı dikkatle izlemeye.
“Aç değiliz, açıkta değiliz çok şükür!” diyordu geri zekalı Fadime, hamilelikten açılan iştahıyla bir koca yemek kaşığı daha götürdü ağzına.
“O da olmasa köpek bağlasan durmaz zaten bu evde!” diye içinden Feride’ye bir kez daha cevap verdikten sonra, daldı televizyona.
(devam edecek)