Son Oyun – Bölüm 39

İstanbul’daki oyunlardan sonra Ankara ve İzmir’den de alkış ve övgülerle dönerlerken minibüsün içi neşe doluydu. Altan gitarını getirmiş, yol boyunca hep birlikte şarkılar söylemişlerdi. Tüm ekip onlara eşlik ederken Taha’da oyunların başarılı gitmesi rahatlığı ile gözlerini kapatıp, mutlu bir gülümsemeyle onlara eşlik etmişti. Alev ile sürekli haberleşiyorlardı. Alev onun sesindeki keyfi duydukça mutlu oluyordu. Yeni hayatlarına başlamadan önce her şeyin geçmişte kalacağına o da kendini inandırmıştı artık ve her oyunla ona bir adım daha yaklaştıklarından emindi. Her şey tam da planladığı gibi gidiyordu.

Çocukların ilk turneden başarı ile dönmüş olmaları ailelerini de çok mutlu etmişti. Havin kendini heyecana öyle kaptırmıştı ki karnında bir bebek olduğunu unutup, sürekli hoplayıp, zıplamak istiyordu ama Altan karısını bir dakika gözünün önünden ayırmadan, onun kendini fazladan yormasına asla izin vermiyordu. Nevra hanımlar İzmir’e dönmüşlerdi ama oğulları ve gelinleri ile her gün görüntülü konuşup, anne karnındaki torunlarına selamlar söylüyorlardı. Altan ile Havin bebeğe isim düşünmeye başladıkları için herkese fikirlerini soruyorlardı şimdi. Ekipten, aileden bir sürü farklı isim önerisi gelmiş, unutmamak için hepsini telefonlarına not etmişlerdi. Kendi düşündükleri ve beğendikleri isimlerle bu isimler arasından birini seçemezlerse en son kur’a çekmeye karar vermişlerdi ama bunun için bebeğin cinsiyetinin belli olması gerekiyordu. Turnelerden döner dönmez, Altan onu hemen doktoruna götürdü. Onun doktorun yanında çocuğunu şikayet eden bir anne gibi “Hiç durmuyor, dinlenmiyor doktor hanım!” demesi Havin’i güldürüyordu.

“Vallahi de iyiyim, billahi de iyiyim!” dese de Altan ikna olmuşa benzemiyordu.

“Adam sana bir aşıktı, hamile olunca iki aşık oldu resmen!” diyordu Nina o anlattıkça ama Havin’i dinleyip gördükçe, Enes ile onlar gibi olmayı da hayal ettiğini gizlemiyordu. Su annesinden daha çocukken tığ işleri öğrendiği için yurt odasına yünleri doldurmuş, geceleri Pelin ile sohbet ederlerken henüz ismi olmayan bebeğe battaniye örmeye başlamıştı. Şimdilik bunu Volkan’dan başkası bilmiyordu. Bir yandan da son sınavlar yaklaştığından, o örgüsünü örerken, Pelin elindeki ders notlarını yüksek sesle okuyarak onu ders çalıştırıyordu.

“Sahnede ders notları, sınavda da Melek’in repliklerini yazacağım yakında!” diye Volkan’a dert yansa da, o da diğerleri gibi hayatının en güzel günlerini yaşıyordu. Her oyunda Rıfat rolündeki Volkan ile mutlu sona ermelerinden sonra gözleri doluyor, gerçek hayatta da onlar gibi olmak için dualar ediyordu. Kız kardeşine tiyatro grubunda olduğundan ve turnelere gitmeye başladıklarından bahsetmişti. Evden dışarı bile çıkarılamayan kardeşinin hiç değilse anlattıkları ile dünyasını genişletmek istiyordu. Ellerine para geçmeye başlamıştı artık ve o her bir kuruşunu kardeşinin ameliyatları için bankaya yatırmaya başlamıştı. Onun parasını böyle güzel bir amaç için sakladığını bilen Volkan da, durmadan ona hediyeler alıyor, yurttaki gardırobu sevdiği adamın aldığı güzel giysilerle dolup taşıyordu. Bu hediyelere oda arkadaşı Pelin de onun kadar seviniyordu çünkü o da birinden hoşlanmaya başlamıştı ve Su arkadaşının gardırobundaki her şeyi kullanmasına mutlulukla izin veriyordu.

Aysel hanım da kızının eline daha önce çalıştığı yerlerden fazla para geçmesine memnun olmaya başlamıştı. Bütün hayatını ona adadığı için Nina’nın o güne değil kazandığı paralara vicdan yaptırarak el koymuş, ikisinin adına ortak bir banka hesabı açtırarak bir kısmını bankaya çeyiz parası diye yatırıp, bir kısmı ile de eve almayı uygun gördüklerini almıştı. Evde süsleri o kadar çok seviyordu ki, Nina eline toz bezini alıp, sabah başladığında işin sadece toz kısmı öğleni buluyordu.

“Enes de aynı parayı kazanıyor mu?” diye sormuştu bu kez turneden geldiklerinde. Onların olmadığı iki günde de kafasında sürekli aynı konunun dolandığı belli oluyordu.

“Baş rol diye ona daha fazla vermiyorlar değil mi?”

“Anne! Hepimize aynı parayı veriyorlar dert etme!” demişti Nina onu ikna etmek için.

“Bu çocuğun cebinde akrep mi var, onca para alıyor da neden sana hiç hediye almıyor!” a gelmişti bu sefer konu “Madem tek başına yaşıyor? Nereye harcıyor parasını sana değilse?”

Aysel hanımın bitmek tükenmek bilmeyen sorguları bile artık Nina’yı etkilemediği için, “Gelecek için yatırım yapıyor!” deyip geçiyordu. Enes’in onu hediyelere boğması umurunda değildi, o samimi bir sevgiye, güven dolu bir sarılmaya tav oluyordu. Birine, bir yere ait olmaya o kadar ihtiyacı olduğunu kendisi bile farkında değildi Enes ile duygusal bir ilişkinin içine girene kadar. Volkan, Altan ve Enes karşılarına seçilmiş adamlar gibi çıkıvermişlerdi. Taha hocanın da onlardan bir farkı yoktu. Son Oyun da birbirlerini asla bırakmayan güçlü karakterler, geçmişten gelip hepsinin arasındaki bağı da kuvvetlendirmişlerdi. Taha’nın asistanı bile onca yıldır bir çok ekiple çalışmalarına rağmen hiç bu çocuklar gibi birbirlerine bağlı, kibir ve hırstan uzak bir oyuncu grubuna denk gelmemişti. Her zaman biri öne çıkmaya çalışır, kıskançlıkları, kaprisler hiç eksik olmazdı. Taha’nın bu grupla değil yorulmak, ruhunun hafiflediğini hissetmemek mümkün değildi.

“Amatörlerle iş daha zor olacak derken, terapi grubuna döndünüz!” diyerek gülüyordu Alev, “Vallahi uzaktan seyrederken kıskanmaya başladım artık!”

“Her şeyi bitirip, yeni hayatımıza başladığımızda seni hepsiyle tanıştıracağım!” diyordu Taha.

“Tabi bu hallerini korumayı başarabilirlerse!” diyordu Alev temkinli davranarak.

Sadece Taha’nın hayatında değil, kendi mesleki ve özel hayatında kuzu sandıklarının güç sarhoşluğuna kapılınca neler yaptıklarına şahit olmuştu. Gençliğinde herkesi seven, kalbini kolayca açan biriyken, meslek hayatı onu, acımasız, umursamaz ve sürekli savunmada yaşamaya zorlamıştı. İnsanların açıklarını elinde sır olarak tutup, onlara karşı kullandığında her yolu açabileceğini de bu hayatı yaşarken öğrenmişti. Öğretmişlerdi. Bir kadın olarak bu piyasada var olmak öyle kolay değildi. Ne iş arkadaşları, ne de seyirciler kariyerinde ilerlemeye çalışırken onu sahiplenmemişlerdi. Onu değil, kimseyi sahiplenmiyorlardı. Herkese göre hata farklı bir anlamı içeriyordu ve bu gruplardan birinin diline düşünce de, alkış tutan herkes taraf değiştiriyordu. İnsanlara fayda sağlayacak işler bile yapsa, para kazanmak, mesleği gereği yaptığından bunlar fayda sayılmıyor, para için yaptığı söyleniyordu. Herkes mükemmeli istiyordu ama kimse mükemmel değildi. Taha hayatı boyunca tanıdığı en düzgün insandı bu yüzden. Gizli olarak bu ilişkiye başladıklarında, sonrasında geçmişte olanlara benzer şeyler yaşayacağından tedirgin olduğu için gizli kalmasını istemişti daha çok. İnsanların diline düşmemek, sorgulardan, eleştirilerden etkilenmiyormuş gibi yapmamak için.

Altan ve Havin ise hayatlarında kazanmadıkları miktarda para ellerine geçince, hemen çocuklarını düşünmeye başlamışlardı.

“Demek böyle oluyormuş!” demişti Havin gözleri dolarak, “İnsan sebep olduğu bir canı korumayı seçiyormuş!”

“Tabi ki!” demişti Altan onun ne kastettiğini hemen anlamadığı için ama sonra karısının göz yaşları akmaya başlayınca, onun kendi ailesinin onca çocuk yapıp da nasıl bunu hissetmeyecek kadar yüreksiz olduklarını sorguladığını anlamıştı. Sevgi dolu bir aileden geldiği için Havin’in yaralarını veya hissettiklerini tam olarak bilemese de, onun güçlü ve mutlu görünme çabasının arkasındaki ürkek ve yorgun çocuğu görebiliyordu artık. Onlar birbirlerini tamamlıyorlardı.

“Herkesin birbirini tamamlaması farklı oluyor!” diyordu oyunda Berna, “Farkında olmasalar bile, dağınıklar, derli toplulara, eksikler, tamamlara, yaralılar, şifacılarına denk geliyor!”

“İlgisi yok!” diyordu Tamer, “Ailemin bana ne tür bir şifası olabilir?”

“Onlar gibi olmamayı seçmen içindir belki!” diyordu Yusuf, sevdiği kadından yana çıkarak, “Her şey iyiden öğrenilmez, herkes kendi seçtiği rolle bir şeyler öğretir!”

O yıllar da Taha’yı hiç ikna etmeyen bu sözler yıllar içinde Yusuf ve Berna’yı haklı çıkarmıştı yüreğinde. Berna kendi söylediği sözleri oyunda görünce gülümsemişti acı acı.

(devam edecek)

Yorum bırakın