Son Oyun – Bölüm 30

Artık Taha’ya daha yakın olduklarından ve basında onunla çıkan haberlerden, yönetmenlerinin Kaya Perçin ile arasındaki rekabeti biliyorlardı genç oyuncular. Onun oyunun sahne alacağı ilk gün hissettiği gerginliği de sezmişlerdi bu yüzden. Asistan özellikle Ogeday yüzünden yaşadığı hayal kırıklığını hafifçe çıtlatmıştı onlara ama bundan Taha’ya bahsetmemeleri konusunda da söz almıştı hepsinden.

“Çok itici bir adam!” diyordu Havin, Kaya ile ilgili her haber gördüklerinde. Diğerleri hemen onaylıyordu.

“Ogeday’ı da boş geçmeyelim, hocaya yaptığı ciddi olarak terbiyesizlik!”

“Ben de Benan’ı sevemedim!” diye başlayan sohbetler, hocalarına duydukları saygı ve sevgi perçinlenerek devam ediyordu ayrılana kadar. Elbette atölyeden çıkınca konuşuyorlardı bunları, üç çift ayrılmaz bir grup olmuşlardı.

Nina elinden geldiğince, annesine bahaneler uyduruyor, beraber oldukları her an gözlerini Enes’ten alamıyordu.

“İçi ayrı, dışı ayrı güzel bu adamın ya! Ben bunu hakkedecek ne yaptım!” diye cıvıldıyordu kızlar sohbetinde. Su’nun da ondan bir farkı yoktu Volkan konusunda, Pelin annesinin imzasını taklit edip, yurttan evci çıkmasını sağlıyor, o gece Volkan’la, Havin’ler de kalıyorlar, hayatının macerasını yaşıyordu. Tabi o da Pelin’i idare ediyordu yeri gelince. Arkadaşı kabuğundan çıksın diye uğraşırken, umduğundan fazlasıyla buluşan Pelin, “Kabak çiçeği” demeye başlamıştı artık ona. Gençlerin coşkusu, Taha’ya bulaşıyor, o da eve gidince sevgiyle sarılıyordu Alev’e. Baştan gençlerle ilgili tereddütleri olan Alev de şaşırıyordu onun bu hallerine, “Hayır daha öncekilerin içi geçmiş gençler olduğunu düşünmeye başladım, bunları mı bekledin gençlik aşısı vurulmak için sen?” diyerek dalga geçiyordu onunla.

Baştan gençleri seçerken hepsinin yaşadıkları hayatlardan, depresif, uyumsuz çocuklar olacaklarını düşünürken, Taha’yı böylesine mutlu ettiklerini görünce inanamıyordu. Gerçekten Ogeday ve Kaya görsün isterdi Taha’nın bu hallerini, onlar yoluna çıktıkça nasıl yeniden yaratıyordu kendini anlamları lâzımdı.

Enes, Ogeday’a sinir olmaya başlamıştı iyice, herkes Taha’nın onu Ogeday’ın yerine koyduğu konusunda hem fikirdi. Taha provaların sonuna doğru çocuklara açıklamıştı sırrını, oyundaki Tamer kendi hayatının farklı bir yansımasıydı.

“Belki başka bir evrendeki ben!” demişti gülerek, kendisi için yaratabildiği en güzel evren bu kadar mıydı sanki?

Tamer’in başrol olduğunu anlamak için Taha’nın açıklamasına ihtiyaç yoktu elbette, Enes ne kadar samimi olurlarsa olsunlar, Nina’ya bile bahsetmemişti hocasıyla konuştuklarından ama şimdi daha iyi anlıyordu Taha’nın onu gerçekten Ogeday’ın yerine koyduğunu.

“Böyle bir babam olsaydı!” dediği oluyordu içinden çoğu kere ama bunu da kendine saklıyordu. Aslında Enes, Ogeday’a değil sahiden Taha’ya benziyordu daha çok. İnsanlara ne kadar yaklaşırsa yaklaşsın, durduğu bir çizgi vardı. Aklından ve yüreğinden geçen her şeyi seslendirmeyi sevmiyordu. Bu onu hayatta çok iyi bir izleyici yapmıştı, tıpkı Taha gibi.

Nina’nın evde söylediğinden fazlasını yaşadığını biliyordu. Dönüş saati gelince, tanıdığı Nina yerine endişeli küçük bir kız gelip yerleşiyordu. O eve girmeyi hiç istemediği halde, annesinden söz açılınca onun babasız bir kız çocuğu büyütmek için ne çabalar harcadığını söylüyordu dili, annesinin ezberlettiği gibi. Artık hepsi onun evde görünenden fazlasını yaşadığını ama anlatamadığını çözmüşlerdi.

“Ne çaba sarf etmiş anlatsana!” diye sormuştu bir kez Havin hırsla ama Altan masanın altından bacağına vurarak ileri gitmemesi konusunda onu uyarmıştı. Herkesin kanayan yaraları olunca, benzer bir yara gördüklerinde kanıyordu haliyle, hamileliğin duygusallığı da eklenince Havin kendini kontrol etmekte zorlanıyordu.

“Asla böyle bir anne olmayacağım, olur da farkında olmadan bu kadınlardan birine dönüşürsem beni lütfen uyar, dinlemezsem de boşan ve çocuğu da al!” demeye başlamıştı son zamanlarda Altan’a.

“Sen çok iyi bir anne olacaksın, kendini yargılamaktan, sorgulamaktan ve yerin dibine sokmaktan vazgeçsen yeter!” diyordu Altan.

Kaya’nın oyunu sergilenmeye başlamadan önce, basında, sokak ilan panolarında boy boy afişler gözükmeye başladı. Kaya baş rol oyuncularıyla programlara konuk oluyor, kafalarını nereye çevirseler onu ve afişini görmek zorunda kalıyorlardı.

Gençler kendi aralarında hocalarından izin alıp, oyunu izlemeye gitmeye karar vermişlerdi. Neydi bu Ogeday ile Benan sahiden, Kaya, kendini kaf dağında görüyordu ama Taha’dan ne fazlası, daha da doğrusu ne kadar eksiği vardı onu izlemek istiyorlardı. Son Oyun’un afişleri ve tanıtımı ortaya dökülmeden ve yüzleri tanınmadan önce yapabilirlerdi bunu ancak.

“Bırak gitsinler!” dedi Alev, “Onların yorumları bize gerçeği söyler!”

“Kaya’ya veya sahneye objektif bakabileceklerini mi düşünüyorsun yani?” diye yanıtladı Taha, “Onlar şu an beni anne ördek olarak görüyorlar, asla iyi bir oyuna iyi demeyecekler!”

“Anne ördek ha?” diyerek kahkahayı bastı Alev ama sahiden de çocukların Taha ile durumu başka türlü anlatılamazdı, “Eninde sonunda, kendi kanatları ile uçacaklar!” dedi düşünceli bir sesle.

“Onlarla gurur duyacağım o zaman! Şimdi de duyuyorum! Gerçekten onları seçerken bana yardım ettiğin için minnettarım, kader de yardım etmiş olmalı ki, duygusuyla, düşüncesiyle neredeyse yazdığım karakterlerle buluşmuş gibi hissediyorum. Kaya ne sahnelemiş olursa olsun, bizim oyunumuzdan çıkan insanlar günlerce etkisinde kalacak!”

Taha’nın asistanı, gençlere çiftler olarak ayrı ayrı oturacakları şekilde bilet aldı Kaya’nın oyunu için. Tiyatro izlemeye gidecekleri için Nina annesini ayarlayabilmişti o gece ama Aysel hanım kızının avuçlarından kaydığını hissettikçe ona uyguladığı psikolojik işkencenin dozunu arttırmıştı maalesef. Onun kaybetme korkusunun tezahürüydü davranışları aslında ama Nina’yı yok ederek kaybedecekti böyle giderse. Enes ve arkadaşları olmasa, Nina’nın kolay kolay sağ çıkabileceği saldırılar yaşanmıyordu evde. Aysel hanım işleri iyice ileri götürmüş, sinir krizleri, eşyaları kırmaya bir de başını duvarlara vurma ve saçlarını yolma eklemişti. Nina öyle çaresiz hissediyordu ki kendini böyle anlarda, annesinin ellerine yapışıp, sıkıca sarıyor ve ağlama krizi ile sakinleşene kadar öylece bekliyordu.

Enes onun kollarında tırnak izleri yakalamıştı bir kaç kere ama kendi tırnakları da uzun olduğu içi yanlışlıkla kendini tırnakladığını söyleyip gülmüştü öylece. Kendisinin kırmızı çizgileri olduğunu bildiğinden, Nina’nın çizgilerini aşmak istemiyordu şimdilik ama onun içten içe yanıp, küle çeviren ateşini hissettikçe, kapıya dayanıp, çekip almak istiyordu içeriden. Hastalık herkesin başına gelebilirdi evet, kimse hasta olduğu için kınanamazdı, yaptıklarında kasıt da aranamazdı ama Nina bu hastalığın ne ilacı, ne de sebebiydi. Yine de annesine karşı tek başına bir mücadele veriyor ve bu mücadeleyi herkesten sır gibi saklıyordu.

Babası en sonunda annesinin zır deli olduğunu haykırmıştı bir keresinde, annesi günlerce ben deli değilim, beni bu hale hayat getirdi diye ağlamış, Nina ona teselli olmak için neredeyse paralanmıştı. Nörolojik bir rahatsızlığı olduğunu asla kabul etmiyordu, doktora gitmeyi teklif olarak bile duymaya dayanamıyor, saldırıya geçiyordu. Nina onu terk edip gidemezdi, annesiydi. Giderek kötüye gittiklerinin o da farkındaydı ama çaresizlik içinde idare etmeye çalışıyordu. Saklayamayacağı durumlarda o kadar yüzeysel ve basite indirgeyerek anlatıyordu ki olanları, gözleri onu ele vermese, herkes onun bu kadarını bile abarttığını sanabilirdi.

Enes ona yardım etmek istiyordu, bir kere anlatmaya başlasa çorap söküğü gibi gelirdi gerisi. Kendisinden biliyordu. İnsan kendine bile itiraf edemiyor, sorunu olan kişinin kurtarıcısını oynamayı tercih ediyordu. Anne veya baba olunca konu, çocuklara üç beden büyük geliyordu sorumluluk. Henüz anne veya babaya ihtiyaçları varken, roller değişiyordu. Yol gösterilmeye ihtiyaçları varken, tamamen kayboluyorlardı Taha, Enes, Havin, Su ve Nina gibi.

(devam edecek)

Yorum bırakın