Son Oyun – Bölüm 19

Yeni oyuncuların eğitimleri son hızıyla sürüyordu. Taha, bir kaç gün onları senaryosuz çalıştırdıktan sonra senaryodan bağımsız olarak içinden geldikleri şekilde karşılıklı oynamaları için sözlü hikayeler anlatmaya başladı. Ortaya kaç kişinin geleceğini söyledikten sonra, bu üç kişinin içlerinden geldiği gibi söz ve davranışlarla hikayeyi devam ettirecekleri ana konuyu anlatıyordu. Çocukların senaryoyu çoktan okumuş oldukları ve kimin hangi rolü oynayacağını merak ettiklerini bilse de, henüz bir açıklama yapmıyordu. Bu sözlü doğaçlama çalışmalarının içine oyunda ki karakterlerden bir şeyler katarak onların role girişini ölçmeyi hedefliyordu şimdilik.

Oyunda en önemli rol, Timur karakteriydi. Hamza Enes’in oynayacağı Timur, Taha’nın kendisi olduğu için bu rolü daha çok önemsiyordu. Bir kaç haftadır devam eden yakın çalışmaları sonucunda gençleri de iyice göz hapsine almıştı. Alev’in tüm uyarılarına rağmen bu gençlerle duygusal bağlar kurmaması mümkün değildi. Hem onlara verdiği rollere duyduğu bağlar, hem de kalbini açmadan işini yapamıyor olmaması yüzünden çoktan hepsini benimsemiş, hepsinin başarılı olmasını istiyordu. Sadece oyunda değil, hayatta da, şimdilik onlar bilmese de artık Taha gibi bir koruyucuları vardı.

Hayatı boyunca baba özlemi çeken ve ne zaman birlikte vakit geçiren bir baba-oğul görse içlenen Hamza Enes de tüm duygusuz ve umursamaz tavırlarına rağmen Taha gibi yüreğini kolay kolay kontrol edemiyordu. Ekipte kalbinin hemen ısındığı iki kişi vardı, biri Nina, diğer ise Taha.

“Enes ile biraz vakit geçirmek istiyorum ama bunu diğerlerine onun farklı olduğunu hissettirmeden nasıl yapacağımı bilemiyorum!” demişti Taha, Alev’e.

“Neden bunu yapmak istiyorsun?”

“Onu tanıyıp, Timur karakteri ile nasıl sentezleyeceğimi anlamak için elbette!”

“Diğerleri için de bunu yapman gerekmiyor mu?”

“Ben diğerleri değilim. Bu benim son oyunum ve beni canlandıracak kişinin karakteri doğru yansıtmasına ihtiyacım var!”

“Onu kayırdığını düşünecekler muhtemelen! Zaten ağzının içine bakıyorlar senden övgü almak için, içlerinden biri ile fazlaca zaman geçirirsen bu sorun olur!”

“Evet biliyorum!”

“Yapmak istediğin şey için onunla baş başa kalmana gerek yok. Rolleri açıkla ve her biri ile rolleri tek tek herkesin önünde çalış bence!”

Taha bir kaç saniye sessizce düşündükten sonra “Haklısın!” dedi sıkıntıyla, onunla diğerlerinden gizli bir paylaşım yapmak değil zaten amacım.

“Bence sen o çocuğa ısındın!” dedi Alev bu kez imalı bir şekilde bakarak.

“Diğerlerinden fazla değil!”

“Ogeday’ı hiç aklından çıkarma olur mu?”

“Bundan başka proje ya da oyun olmayacak zaten, bu çocukların hiç biri Ogeday’ın bana yaptığını yapmaya meyilli bile olsalar, fırsat bulamayacaklar!”

“O konuda da sen haklısın!” dedi Alev iç çekerek ve eğilip onu hafifçe öptü yanağından, “Ben sadece üzülmeni istemiyorum!” diyerek eliyle Taha’nın kalbine vurdu bir kaç kez.

Murathan Mungan’ın, Kırılgan şiirini çok severdi Taha. Alev ona böyle davrandığı zamanlar da aklına hemen o şiir gelirdi.

“Kırılgan bir çocuğum ben, Yüreğim cam kırığı..”

Alev’in göğsünün üzerinde duran elini tutup dudaklarına götürdü, “Bu çocuklar benim son oyunumun en iyi meyveleri olacaklar, merak etme!” diye mırıldandı.

Taha’nın anlattığı kısa hikayeleri kendi sözleriyle karşılıklı canlandırmak hepsinin daha hoşuna gitmişti. Baştan biraz tutukluk yapsalar bile sonrasında hepsinin enerjisi yükselmiş, birbirlerine cesaret vererek eğlenmeye bile başlamışlardı. Basit bir kaç konudan sonra Taha giderek duygularını daha çok sergilemeleri gereken derin konular vermeye başlamıştı. Örneğin birbirlerine çok aşık olan ancak sık kavga edip, gurur ve egoları yüzünden bir türlü ilişkilerini dengeleyemeyen bir karı kocayı oynamalarını istemişti Havin ve Volkan’dan. Şimdilik gerçek rol partnerlerini bir araya getirmiyor, hepsinin birbirleri ile sahnede durmaya ve biri rolünü unutacak olursa diğerini toparlamaya alışık olmalarını istiyordu. Tiyatro, sinema gibi hataları oldukça baştan baştan çekilerek tamamlanan bir sanat değildi, hemen her gün aynı dekorla, aynı karakteri baştan baştan canlandıracaklardı. Hasta hissedecekler, kötü günleri olacak, iyi günleri olacak, sözleri unutacaklar, insana dair her ne varsa başlarına gelebilecekti. Önemli olan sadece kendi rollerinde başarılı olmaları değil, tüm ekibi, sahne önünde ve arkasındaki tüm ekibi düşünmeleri gerektiğiydi. Tiyatro bir ekip işiydi. Tek başına bir oyuncunun sahnelediği oyunlarda bile perde arkasında çalışan ve bir çok insan vardı. Oyunun başarısı, hepsinin ortak başarısıydı. Ancak bu altı gencin önce sahnede bir ekip olduklarını, birbirlerini kollamaları gerektiğini bilmeleri ve öğrenmeleri gerekiyordu. Hatta oyun için bir ekip oldukları sürece özel hayatlarında bile. En profesyonel oyuncular bile sahnede yüzlerce kez oynadıkları oyunun sözlerini unutabilirlerdi. Her şey anlıktı insan zihninde.

Havin, aralarındaki dengeyi kuramayan karı kocayı herkesin ortasında Volkan ile oynarken, karşısında babasının olduğunu varsaymıştı. O kadar başarılı bir şekilde yükseltmişti ki duygularını ve sesini, mutlu bir ailede yaşamış olan Volkan pasif role geçmek zorunda kalmıştı bir süre. Oyunu ikisi karşılıklı istedikleri zaman bırakabiliyorlardı ama en az beş dakika sürmesi gerekiyordu. Herkes Havin’in baskın halinin Volkan’ı durduğunu düşünürken, başladıktan bir kaç dakika sonra Volkan’da Havin’den aldığı duygu geçişi ile role girmiş, neredeyse on dakika boyunca etraflarındakileri unutup, birbirlerine bağırıp çağırmışlardı. Karşılıklı durmaya karar verip oturduklarında Altan “Umarım seni böyle kızdıracak bir şey yapmam!” demişti gülerek. Havin başını onun omuzuna yaslamakla yetinmişti.

“İnanmayacaksın ama iyi geldi!” diye fısıldamıştı, diğerlerine duyurmamaya özen göstererek.

Volkan’ın yanakları enerjiden pençe pençe kızarmıştı. Kendi bile inanamıyordu bu kavga enerjisinin içine nasıl girdiğine. Oyunda karşılıklı oynamayacaklarsa bile, ikisinin yarattığı ortak enerjiden hoşlanmıştı Taha.

Enes ile Altan’ı kaldırmıştı karşılıklı oynamaları için sonra ve Enes’in ruh halini yakalayıp, yakalamayacağını görmek için, alkol bağımlısı olmanın eşiğinde olan en yakın arkadaşını kurtarmak için dil dökmesini ve o ne derse desin Altan’ın karşı koymasını istemişti.

Verilen temada bir alkolik olması, oturan herkesin Timur rolünü Enes ya da Altan’ın oynayabileceğini düşündürmüştü hemen. Hiç istemediği bu rolü alma ihtimali olması Enes’in de aklına geldiği için gerilmişti biraz. Altan, Havin’in az önce ortaya koyduğu performanstan çok etkilendiği için, bir değerlendirmeye gitmeden hemen bir alkoliğin nasıl olabileceği konusunda kafa yormaya geçmişti. Havin destekleyen gözlerle ona bakıyordu.

Taha, Enes’in huzursuzluğunu hissetmiş ama bunun sahne korkusu olabileceğini varsaydığı için görmeze gelmişti. Hepsinin başına gelecekti kalabalık önünde oynama korkusu. Kendi kendilerine bu atölyede oynadıkları gibi olmayacaktı sahne ama alışacaklardı.

Enes düşünürken, Altan masadaki su şişelerinden birini eline alıp, kendini role sokmuştu bile. Elinde şişe ile yere yığılmış gibi oturmuş, gözleri kapalı Enes’in hamlesini bekliyordu. Enes bir kaç saniye daha ayakta bekleyip, ona baktıktan sonra, yanına diz çöküp almak için şişeye uzandığında, Altan hiç beklemediği sert bir fiziksel tepki verdi.

“Yeterince içmişsin!” dedi Enes sesini yumuşak tutarak.

“Neye göre, kime göre?” diye yanıtladı Altan ağzını çarpıtarak.

Konuşma ikisi arasında ikna ve inkar şeklinde sakince ilerledi bir müddet ama ikisi de bu sahnenin yükselmesi gerektiğini biliyorlardı. Altan bir alkoliğin içki almak için her zaman paraya ihtiyacı olacağını var sayarak konuyu arkadaşından borç istemeye getirdi.

“Senin içkin için çalışmıyorum ben!” dedi Enes yükselerek.

“Bana bakmak zorundasın!” dedi Altan, “Biz kardeşiz!”

“Sana bakmak istediğim için vermeyeceğim o parayı zaten! Kendinle beraber çevrendekileri de yok ediyorsun sen!” diye yanıtladı Enes biraz daha yükselerek, o yükseldikçe Altan da bir üst tondan yanıt veriyordu.

Tartışmanın dozu arttıkça Enes’in ellerinin ve sesinin titrediğini fark eden bir tek Taha olmuştu bu kez. İçinde bir yerlerde kontrol etmeye çalıştığı öfke gün yüzüne çıkmak üzereydi. Biliyordu çünkü o da anne ve babasını ikna etmek için çok uğraşmıştı bu konuda. Çocuk olmasına rağmen çabalamıştı ama karşılığında maalesef şiddet ve aşağılama görmüştü. Enes’in beden dilini izlerken bir şeyler o kadar tanıdık geldi ki, işlerin rayından çıkmasını istemediği için bu kez o durdu ikisini.

“Bıraksak akşama kadar oynayacaksınız herhalde!” dedi ellerini çırparak. Enes bir uykudan uyanmış gibi baktı alkış sesine ve sonra hızlıca toparlanıp, elini yerde oturan Altan’a uzatıp, onu kaldırdı. Az sonra suratının ortasına bir yumruk atmak istediği kişinin rol arkadaşı olduğunu yeniden hatırlamıştı. Taha arkasından dolanırken, hafifçe omzuna vurdu bir kaç kere. Enes bu vuruşun bir takdir mi, teselli mi olduğuna karar veremedi o an.

(devam edecek)

Yorum bırakın