Son Oyun – Bölüm 18

Enes, hızlı hızlı yanlarından uzaklaşan Nina’nın arkasından gitmek için hamle yapmak istese de, diğerlerinin onun yüzündeki endişeyi fark ettiğini anlayınca toparlandı.

“O zaman yarın görüşürüz!” diyerek umursamaz görünmeye çalıştı ve arabasına doğru yürüdü.

“Bu kızın ne derdi var acaba?” dedi Havin, Altan’la kol kola yürürlerken.

“Bilemiyorum ama baya sarsıldı sanki!” diye yanıtladı Altan düşünceli bir sesle onu. Havin’in annesi bir kaç gün önce arayıp, Havin’i ağlatana kadar bir şeyler söylemiş ve telefonu yüzüne kapatmıştı. Telefonu kapatınca Altan’la göz göze gelince, sadece sarılıp ağlamış ama hiç bir şey anlatmamıştı. Altan “Konuşmak ister misin?” diye sorunca da “Zaten geri dönmemek üzere buradayım!” diyerek konuyu kapatmış, geldiklerinden beri her gün yaptıkları gibi İstanbul sokaklarında uzun bir keşif yolculuğuna çıkmışlardı. Taha onlara oyunla ve oyunculukla ilgili bir şey paylaşmayın demişti ama İstanbul maceralarını paylaşmalarında bir yasak yoktu. Havin kendi hesabına fotoğraf koyamadığından, bir sürü fotoğraf çekip, Altan’ın hesabına yüklüyorlardı.

Altan şimdilik karışmak istemiyor gibi görünse de, Havin’in bu duygusal baskıyı uzun süre kaldıramayacağından emindi. Güçlü bir kızdı, akıllıydı ama kimse ailesiyle bağını böyle kolayca kesip atamazdı. Dik başlı ve inatçı olabilirdi ama duygusuz biri asla değildi Havin. Kendi annesi Havin yanındayken arayıp, sevgi dolu konuşunca o kendini kötü hissedecek diye konuşmaları kısa tutuyor ya da biraz uzaklaşıp konuşuyordu. İlk başlarda Havin bu uzaklaşarak konuşmaları umursamazken son bir kaç seferdir, gözlerini dikip onu izlediğini fark etmiş, bunun da pek iyi bir fikir olmadığına karar vermişti. Belki de bekleyip durmak yerine bir an önce evlenmeliydiler. Bu Havin’i de mutlu eder, en azından kendini bir yere ait hissetmesini sağlayabilirdi. Kendi ailesinin onu seveceğinden ve sarıp sarmalayacaklarından çok emindi. Annesi çok güler yüzlü ve sevgi dolu bir kadındı. Henüz Havin ile tanışmamış bile olsa Altan’ın anlattıklarından onu sevdiğini söylemişti bir kaç kez. Tabi Altan onlara Havin’in ailesine yüz çevirdiğinden bahsetmemişti henüz, karı koca oldukları zaman söylemesi gerekecekti muhtemelen. Aileleri işin içine katmadan bir nikah yapsalar kendi ailesi ne hisseder onu da kestiremiyordu. Havin’in ailesinin bunu mutlulukla karşılamayacağı açıktı ki Havin muhtemelen onlara haber bile vermeyecekti.

Ertesi gün atölyede yeniden toplandıklarında, Enes hemen bir kahve alıp, Nina’nın yanına geldi. Taha bir işi çıktığı için yarım saat gecikeceği haberini göndermişti asistanıyla. Böylece hepsinin kendi aralarında vakit geçirecekleri biraz süreleri olmuştu. Enes rahatça konuşabilsinler diye kahveyi ona götürünce “Sigara içmeye çıkacağım gelmek ister misin?” diye sordu.

Nina’da başıyla onaylayınca, beraber atölyenin önüne çıktılar. Volkan da elini cebindeki pakete atıp, onlara eşlik edecekti ki, Havin “Bence bir kişiye anlatmak hepimize anlatmaktan daha kolay olabilir!” deyince başını sallayıp oturdu. Onlar dışarıdayken, dördü oturup, Taha’nın o gün onları hangi çiçek böcek yapacağını konuşup güldüler.

“Dün senin için endişendim biraz!” dedi Enes dostça bir sesle dışarı çıktıklarında.

“Evet role fazla girdim galiba!” diyerek alaycı bir sesle güldü Nina, önemli bir şey yokmuş gibi davranması gerektiğini düşünüyordu.

“Canın yandığı belliydi!” dedi Enes ama sonra “Yani ağaç olarak, ateş yüzünden!” diye toparladı.

Nina kahvesinden bir yudum alıp, başını salladı yere bakarak.

“Sence hoca bizi beğeniyor mu?” diyerek konuyu değiştirdi Nina ve Enes onun açılmak istemediğini anlayınca üstelemedi. Taha gelene kadar ayak üzeri öylesine konuştular biraz ve Taha ile birlikte girdiler içeri.

İkinci gün Taha onlara seslerindeki duyguyu artırıp, azaltmayı çalıştırmaya başladı. Yine söz kullanmayacaklardı. Kendi istedikleri gibi içi eşyalarla dolu bir oda hayal edecekler, sonra o odaya zifiri karanlıkta girip, karşı duvardaki pencereye yürüyecekler ancak yürürken de üç kez farklı eşyalara çarpıp, her seferinde bir öncekinden daha yüksek bir “Ah!” sesi veya canları yanında ne sesi çıkarıyorlarsa o sesi çıkarmalarını istemişti. Tek istediği giderek yükselen ve güçlü bir duyguyla acılarını belli eden bir ses ve tavır içinde olmalarıydı. Kulağa kolay gibi gelse de, teker teker denedikleri bu çalışma da hepsi umdukları gibi başarılı olamadılar. Enes ve Volkan uzun boyları ile bir şeylere basmamaya çalışarak leylek gibi yürümeye başlayınca diğerleri epeyce kıkırdadılar. Taha biri ortadayken izleyenlerden gelen tepki ve sesleri çok sınırlandırmıyordu. Sonuçta canlı olarak seyirci önünde oynayacaklardı ve kalabalıktan kimin ne tepki verip, ne söyleyeceğini kimse bilemezdi. Günün kalanında ağızlarına birer kalem koyup, diksiyon çalıştıktan sonra Taha bir gün önceki saatte “Yarın görüşürüz!” diyerek yine yanlarından ayrılıp gitti.

“Bu adam da asker gibi!” dedi Volkan onun arkasından, asistan duymasın diye arkadaşlarına eğilip fısıldamıştı. Su o gün yapılan çalışma da pek başarılı olamadığı için üzülmüştü. Nedense bir türlü dikkatini toplayıp tonlamayı ayarlayamamıştı.

“Boş ver olur öyle şeyler!” dedi Altan, Su’nun zaten hüzünlü bir çocuğa benzeyen ifadesi iyice hüzünlenince, teselli etme ihtiyacı duymuştu. Su tam başını kaldırıp teşekkür edecekti ki, Havin’in bakışları ile karşılaşınca, “Çalışmam gerek, yurtta Pelin ile tekrarlarız!” diyerek yanlarından uzaklaştı. Havin’in bakışlarını bir tek Enes fark etmişti. Altan hiç bir şeyin farkında bile değildi.

Taha yeni ekibinin yanından ayrılıp eve gidince, Alev gelene kadar yiyecek bir şeyler hazırladı. Bir kaç gündür şehir dışında olduğundan görüşememişlerdi. Alev öğlen gelmiş ama stüdyoda işleri olduğundan doğrudan oraya gitmişti. Taha da öğrencileri ile çalıştığından kısaca mesajlaşmışlar ve akşam evde buluşmak üzere sözleşmişlerdi. Akşam işleri hakkında uzun uzun sohbet ettiler. Alev’in işleri hep aynı şeylerdi, kişiler değişiyor, olaylar birbirine benziyordu. İnsanların sahtekarlık ve iki yüzlülüklerini ortaya çıkarmaktan yorulmuştu. Taha gibi genç yüzlerle çalışmaya özendiğini söylemeye başlamıştı son günlerde. Amatör olmalarına rağmen Taha’nın gidişten memnun olması ve moralinin yüksek olmasındansa mutlu oluyordu. Taha da Enes gibi çok iyi bir gözlemci olduğundan, yavaş yavaş onların karakterleri ve hayatları hakkında fikir edinmeye başlamıştı. Alev ona her birinin hikayesini öğrenebileceğini ısrarla söylese de onları kendi keşfetmek istediğini söylüyordu. Alev yine de boş durmuyordu tabi ama şimdilik sevgilisi sormadığı için çocuklar hakkında bildiklerini ortaya dökmüyordu.

“Onlar hakkında ön yargılı olmak istemiyorum!” demişti Taha, “Eğer onları ben keşfetmez de senden dinlersem o zaman istediğim şekli vermekte zorlanırım!”

“Onlardan hamurlarmış gibi söz etmen hoşuma gidiyor!” demişti Alev gülerek, “Ama gerçekten senin ellerinde bir mucizeye dönüşecekler ve bu yüzden hamur değil de kil olmalarını düşünmek daha mantıklı!”

“Başaracaklar!” demişti Taha yüzünde rahatladığında yerleşen o gülümsemesi vardı.

“Sen başaracaksın!” diye yanıtlamıştı Alev’de ona sokulurken.

Akşam eve gelip, kendi sessizliklerinde sadece ikisi olmaktan çok hoşlanıyorlardı. Kapı kapanınca zihinlerinde getirdikleri hariç herkes dışarıda kalacak, zihinlerindekini de konuşup bitirdikten sonra kapı dışarı edeceklerine dair birbirlerine söz vermişlerdi. Sonrasında hiç konuşmadan saatlerce sarılıp oturdukları bile oluyordu.

“Sessizliği paylaşmak” diyordu Taha bu anlara, bir kaç mumun ışığında, birbirlerinin kalp atışları ve nefeslerini dinleyerek öylece duruyorlardı.

Tabi sektörlerinden dolayı her akşam bu huzuru yaşamak, hatta evde olmak bile mümkün olamıyordu çoğu zaman. Birlikte görünmedikleri için bazen de sadece biri evde olabiliyordu ama yine de mutluydular. Sessizliği yedi yirmi dört paylaşabilecekleri o huzur dolu hayatlarına çok az kalmıştı.

(devam edecek)

Yorum bırakın