Herkes sözleşilen saatte Taha’nın atölyesine gelmişti. Taha ve asistanı erkenden gelmiş çalışma için gerekli ortamı hazırlamışlardı. Gençler bu defa doğrudan Taha ile çalışacakları için heyecanlıydılar ve o gün senaryoyu çalışmaya başlayıp, rollerini öğrenebileceklerini umuyorlardı.
Herkes gelip yerleştikten sonra Taha sessizce hepsini süzdü ve “Bu gün sizinle biraz doğaçlama çalışacağız” diyerek söze başladı, “Doğaçlama, sahnede, bir senaryo olmaksızın, anlık kararlar alarak hareket etmeyi gerektiren bir sanat formudur. Bir çok oyunda veya çekimde oyuncular doğaçlama yaparak sahnelere farklı renkler de katabilirler ama biz şimdi doğrudan yazılı bir anlatıma bağlı kalmadan çalışacağız! Bu sizin rolleri hissetme, sahnede durma ve kendini en iyi beden ve ses diliyle ifade etmenizi de kolaylaştıracak!”
Herkes dikkatle onu dinleyip başını sallıyordu.
“Önce teker teker başlayalım. Volkan önce sen gel!” diyerek Volkan’ı halka şeklinde oturmuş grubun ortasına getirdi. Volkan tam olarak ne yapacağını bilmediğinden biraz tedirgin olmuştu.
“Şimdi senden etrafındaki her şeyi ve herkesi unutmanı istiyorum. Gözlerini kapat ve bir ağaç olduğunu hayal et.”
“Ağaç mı?” dedi Volkan şaşkın şaşkın.
“Evet, gözlerini kapat ve bir ağaç ol şimdi bize, bir ağaç nasıl hisseder onu anlamaya çalış. Hava da hafif ve tatlı bir rüzgar var ve sen bir tepenin üzerinde, rüzgarla hafif hafif sallanan bir ağaçsın!”
Volkan arkadaşlarına kaçamak bakışlar atarken, hepsinin yüzünde muzip bir gülümseme belirdiğini gördü. Bir tek Su merakla izliyordu.
“Etrafı unut dedim!” dedi Taha’nın sesi ve asistanına başı ile işaret edince salonun ışıkları söndü ve bir spot sadece Volkan’ı aydınlattı, “Tamam sana biraz yardımcı olduk, hadi bakalım başla!”
Volkan gözlerini kapattı ve ne yapacağını bilmez bir şekilde bir kaç kere kıpırdandı. Tam ağzını açacaktı ki, Taha “Konuşmak yasak, ağaçlar konuşamaz!” diyerek onu susturdu. Asistanın müzik setine dokunması ile salonda kuş ve su sesleri olan hafif tatlı bir müzik yayıldı. Müziği hissedince Volkan’ın dikkati yavaş yavaş dışarıdan kendi zihnine odaklanmaya başladı ve yemyeşil kırların ortasında hafif bir tepenin üzerinde duran bir ağaç hayal etmeye başladı. Ağacın dallarında çiçekler ve kuşlar vardı. Narin gövdesinden ayrılan irili ufaklı dallar gökyüzüne doğru uzanmıştı. Bunu düşünürken farkında olmadan ellerini havaya kaldırdı. Müziğin ağır ritmini rüzgara uydurup hafif hafif sallanmaya başladı. Az önce onun komik duruma düşeceğini sanan diğerleri şimdi hayranlıkla kendini ifade edişini izliyorlardı. Bu kadar çabuk duyguya girmesini beklemeyen Taha’nın da yüzüne bir gülümseme yerleşmişti. Kısa bir süre daha bekledikten sonra asistanına işaret edince, müzik sustu ve ışıklar yandı. Volkan hemen açtı gözlerini. Etrafında arkadaşları olduğunu hatırlayınca biraz utanmıştı ama hepsi onu alkışlamaya başlayınca gülümseyerek yerine oturdu.
“Gerçek bir ağaç gibiydin!” diyerek gülümsedi Su ona hayran hayran bakarak.
“Nina sıra sende!” dedi Taha’nın otoriter sesi. Nina da rüzgarda sallanan bir ağaç olacağını düşünerek, kendini içsel olarak hazırlamaya çalıştı ve ortaya geçti. Üniversite yıllarında da tiyatro ile uğraştığı için bu ilk doğaçlama deneyimi olmayacaktı.
Tam “Hazırım!” diyecekti ki, Taha “Sen yanan bir ağaç olacaksın!” dedi ona fırsat vermeden.
Nina rüzgarda sallanan romantik bir sakura veya söğüt ağacı olmayı planlarken, alevler içinde kalmış bir ağaç olma fikri içini cızlattı. Taha’nın işareti ile ışıklar yeniden söndü, Nina gözlerini kapatmadan önce son bir kez Enes’e bakmış, o da “Yapabilirsin!” der gibi başını sallamıştı. Derin bir nefes aldı ve bir kaç saniye bir müzik duyacak mı diye bekledi ama bir ses gelmeyince. Kendi içine odaklanmaya çalıştı. Henüz alevlerin üzerine sıçramadığı ama etrafını sardığı bir ağaç hayal etti zihninde ve sıcaklığın korkutuculuğu ile hafifçe sağa sola kaçınmaya çalıştı. Bir ağaç olduğu için yerinden kıpırdayamazdı, alevler dallarına ve ona dokunmaya başlayınca refleks olarak birden bire çömeldi ve başını dizlerine dayayıp, kolları ile dizlerini sardı. Bir süre öyle kaldıktan sonra salona ateşin odunları yakarken çıkarttığı hafif bir çıtırtı yayıldı. Nina sesi duyunca artık yanmaya başladığını düşünerek irkildi. Kendini iyice sarıp küçülttü ve ışıkların yanmasını bekledi. Taha bölmeden sessizce izlemeye devam ediyordu. O anda hiç beklenmedik bir şey oldu ve Nina bir anda kendini annesi ve babasının kavga ettikleri eski evlerinde buldu. Her zaman yaptığı gibi korktuğu için masanın altına saklanmış, aynı şimdi olduğu gibi neredeyse dertop olmuştu. Annesi ve babası o kadar çok bağırıyorlardı ki, onları duymamak için elleri ile kulaklarını kapatıyordu. Arkadaşları onu izlerken yandığını gerçekten hissederlerken, odun çıtırtılarının sesine Nina’nın hıçkırıkları karışmaya başladı. Önce sadece role girdiği için bedenini başarıyla titrettiğini sandılar ama Taha’nın işareti ile ışıklar yanıp, çıtırtı kesilince, başını kaldıran Nina’nin yüzündeki ıslaklığı hepsi gördüler.
“İyi misin?” dedi Taha ses tonunu hiç değiştirmeden. Nina yaşadığı şeyi kendi bile anlamadığı için hafifçe başını sallayıp, yerine geçti. Su endişeyle ona bakıyordu. Havin izin almadan kalktı ve ona bir bardak su getirdi.
“Madem ayaktasın sen gel bakalım!” dedi Taha ve o da oturamadan mecburen ortaya geçti. Taha her seferinde duyguyu değiştirerek hepsinden ağaç olmalarını istedi. Nina ağladığının fark edildiğini anlayınca utanmıştı. Arkadaşlarının performanslarını izlerken yanaklarından bir kaç damla yaş daha aktı ama karanlıkta fark edilmediği içi hemen eliyle temizledi. O gün akşama kadar Taha onları ikişer kez daha ortaya alarak sözsüz olarak farklı duygulara girmelerini istedi. İlkinden sonra hepsi için daha kolay olmuştu. İkincilerde ses karanlığa eşlik etmedi, son turda ise ışıklar da kapatılmadı. Kendilerini hepsinde çok başarılı bulmasalar da, doğaçlama çocukken oynadıkları oyunlar gibi geldiğinden, hepsine iyi vakit geçirtmiş, üzerlerindeki tedirginlik ve heyecan da eksilmişti. Taha sonuçtan memnun görünüyordu ama herhangi bir eleştiri ya da övgüde bulunmadan yarın aynı saate görüşeceklerini söyleyip atölyeden ayrıldı. Gençler hocalarından bir şey duyamadıkları için o çıkar çıkmaz asistanını sıkıştırdılar.
“Taha hocaya alışacaksınız. Beğenmediği bir şey olsa mutlaka söylerdi!” dedi asistan özetle ve etrafı toparlamasına yardım etmelerini söyledikten sonra birlikte atölyeyi kapatıp çıktılar.
Nina çalışmanın daha en başında kendi dipsiz kuyularından birinin içine düştüğü için huzursuz olmuştu. Genelde korkularını ve kaygılarından kaçarak yaşamaya alıştırmıştı kendini. Onlarla yüzleşmek, kendine acımak istemiyor, görmeze gelerek kendini kurtarmaya çalışıyordu. Annesinin depresif zamanları çocukken şimdi olduğundan çok daha zor geliyordu. O ilkokula bitirene kadar sürüp giden ve çoğu zaman annesinin eşyaları sağa sola fırlatarak sonlandırdığı bu kavgalar, babasının şehir dışında bir iş bulup onlardan uzak yaşamayı tercih etmesiyle sonlanmıştı. Ancak Nina’nın hayatı asıl ondan sonra zorlaşmaya başladı. Babası evde olmayınca annesinin tüm dikkati onun üzerinde toplandı. Hayatı boyu hiç bir yaptığıyla annesini mutlu edemediği gibi, bir kez bile takdir duymamıştı. Ne kadar iyi olursa olsun, annesi onu eleştirir, iyi bir şeyler olduğunda da onu iyi yetiştirdiğini söyler başarıları da kendine mal ederdi. Yanan ağaç çalışmasından sonra onun sessizleşip, içine döndüğünü hepsi fark etmiş, sonraki iki performans da birincide olduğu gibi değil, daha çok sırasını savmak için bir şeyler yapıp oturmuştu. O sessizce otururken, diğerleri çalışmadan sonra onu hemen yalnız bırakmamak için bir şeyler yapmaya karar verdiler ama Nina eve gitmesi gerektiğini söyleyip, çarçabuk yanlarından ayrılıp yürümeye başladı. Kendini böyle açık etmiş olmaktan hem utanmış hem de tedirgin olmuştu.
(devam edecek)