Hemen hepsi yakın yaşlarda olan Son Oyun oyuncu ekibi, bir haftanın içinde çabucak kaynaşmıştı. Onları bir haftalık bir eğitime tabi tutan Turhan Sönmez, henüz oyuncuları ile çokça zaman geçirmeye başlamamış olan Taha’ya “Bu çocukların çok fazla hayat deneyimleri yok ve güvenmeye hazırlar!” demişti. Bunun anlamı hem birbirlerine, hem de Taha’ya kolayca güvenebilecekleriydi. Ancak güvende hissederlerse içlerindeki potansiyeli ortaya rahatça çıkarabilirlerdi. Oyunculuğun teknik kurallarını disiplinle öğretebilirlerdi ama içlerindeki gerçek potansiyeli ortaya koyabilmeleri için önce güvende hissetmeleri sonra da doğru tetiklenmeleri gerekiyordu. Turhan hocanın görüşüne göre gençlerin hepsi hevesliydiler ve Taha’nın kafasındaki rollerin altından kalkabilirlerdi. Taha, Turhan hocaya çok güvendiği için hem senaryoyu okutmuş, hem de senaryo da kimin hangi rolü üstleneceğini söylemişti. Taha bu senaryoda hayatındaki tüm olumsuzlukları olumluya çevirmiş, aslında sanatına veda ederken kendini de kendi sanatıyla buna ikna etmeye çalışmıştı. Alev ile açacakları yeni sayfalara yazacakları da bu güzel geçmiş üzerine kurulacak ve sonuna kadar da öyle devam edecekti.
“Geçmişi değiştiremeyiz ama dönüştürebiliriz!” demişti gruptan arkadaşları Yusuf ve Berna ile görüştüğünde. Berna arayınca ona, oyundan ve konusundan bahsetmişti. Berna’da heyecanla bunu kocasına anlatınca, akşamına görüntülü konuşma yapmışlar ve Taha onlara sırlarını açığa çıkarmadığının garantisini verirken, oyunu gerçek hayatlarından neden ve nasıl dönüştürdüğünü de kısaca anlatmıştı.
“Bizim gizlimiz saklımız yok zaten!” demişti Yusuf dinlerken, Berna ve o birbirlerinin yaralarını sarmayı başarmışlardı. Taha alkolik bir anne, babayla büyürken, Berna küçük yaşta akrabalarından birinin tacizine maruz kalmıştı. Yıllarca süren bu tacizi utancından herkesten saklamış, sonunda bir şeylerden şüphelenen arkadaş grubundan Yusuf’a göz yaşları içinde anlatmıştı. Yusuf aslında çocukluklarından beri aşıktı Berna’ya, onu farklı izlemesi ve bir şeylerin ters gittiğini anlaması da böyle mümkün olmuştu. Taha ve diğerlerinin haberi olmayan bu taciz olayı ikisinin arasında daima bir sır olarak kalmış olsa da, diğerleri anlatılmayan bir acının varlığını kolaylıkla sezebiliyorlar ama sormuyorlardı. İnsan bir kere canı yanınca, acıyı ve kederi nerede olsa tanıyabiliyordu. Yusuf’un “Bizim gizlimiz saklımız yok zaten!” deyişinin arkasında, gizli bir korkuda vardı bu yüzden, hiç anlatmamış olsalar da, Taha acaba onlar hakkında ne anlatmıştı hikayesinde.
“Yusuf’u Ogeday mı oynayacak?” demişti Berna konuyu değiştirmek için, ikisi de kendi hayatları ile fazla meşgul olup, sanat dünyasına dair bir takipleri olmadığından Kaya’nın projesinden ve Ogeday’ın onunla çalışacağından haberleri yoktu.
“Hayır!” diye yanıtladı Taha kederini gizleyemeden, “Yepyeni yüzlerle çıktım bu defa yola, bu son oyunda onları da sahneye kazandırmayı umuyorum!”
“İşte şimdi iyice merak ettim!” dedi Yusuf, “Oyuncuların da senaryon gibi sır yani?”
“İkisi de sır değil, en azından sizin için değil ama oyunu da oyuncuları da sahne de görmenizi tercih ederim!”
“Ogeday konusunda üzüldüm!” dedi Berna kapatırken, arkadaşının oyuncusunun seçiminden yara aldığını fark etmişti.
Taha telefonu kapatınca derin bir nefes aldı onlarla bir kez daha konuşunda, Havin ve Altan’ın ikisini oldukça iyi canlandıracağına iyice ikna oldu. Havin, özel hayatına dair sırları ne kadar saklamaya uğraşsa da, oyuncuların henüz gücünü ve etkisini bilmedikleri Alev faktörü vardı. Alev fırsat buldukça, onların söylemediklerini de öğrenmek için haklarında gizlice araştırma yapıyordu ve oyuna bir zarar gelmesini istemediği için Havin’in ailesinin sorun olabileceğini Taha’ya çıtlatmıştı. Taha böyle şeyleri çok dert etmiyor, daha da doğrusu kafasında engeller yaratmak istemediği için üzerinde düşünmüyordu. Onun işi, oyuncuların özel hayatlarını düzeltmek değildi, tek istediği oyunun başarıyla sahnelenmesiydi. Havin ve Altan kocaman insanlardı artık ve bir şeyleri göze almasalar çıkıp da buraya kadar gelmezlerdi. Alev tabi ki, Havin’in evden nasıl çıktığına kadar bilmiyordu ama ailesinin yapısı hakkında bilgi edindikten sonra erkek arkadaşı ile böyle bir projeye yalan söylemeden dahil olamayacağını anlamıştı.
Dedektif gibi Taha’nın yoluna çıkan tüm taşları bulup temizlemek istediğini söylüyordu sevgilisine ama Taha onun her taşı kaldırmasından sandığı kadar mutlu olmuyordu.
“Cehaletin mutluluk olmasına izin vermelisin belki de biraz!” diyordu gülerek, zaten bu oyunu içindeki tüm engelleri aşabilmek, her şeyi serbest bırakıp, rahatlamak ve sonra da öylece yoluna gidebilmek için yazmış ve sahneliyordu. Bu oyunla yeni prangalar ve dertler edinecekse o halde ne anlamı vardı?
Annesi ve babasının elinden ağabeyinin yardımı ile kurtulduktan bir süre sonra, yolunu kaybettiğini hissettiği için bazı gruplara dahil olmuştu. Onların toplantılarına katılıp, ağabey ve ablaların nasihatlarına kulak vermenin ihtiyacı olan rehberliği sağlayacağını sanıyordu. Ailesinden inançla ilgili hiç bir şey öğrenmemişti, okulda öğretilen din derslerini ise sadece ezberliyor hiç bir şey anlamadığı için de sevmiyordu. Söylendiği gibi bir ilahi adalet varsa, onların yaşadıklarına ne demeliydi. Böyle bir anne, babadan doğmak için ne tür bir ceza işlemişlerdi? Üniversite yılları da dahil olmak üzere devam ettiği bu gruplarda dinlediği ve öğrendikleri ile bir süre kendini bütün halinde tutmayı başarmış olsa da, sonunda kendi rehberliğe ihtiyacı olmadan kendi yolunda gitmesi gerektiğine karar verdi ve onlarla olan yolunu ayırdı. Konuşulan ve anlatılanların hepsini yüreğine sindiremiyordu. Kutsal olan kitabı kendi başına okuyup, söylenenleri de kendi başına anlamaya karar verdi ve ondan sonra da inancını ve bu konudaki kararını daima içinde kendine sakladı. Yolculuğu kutsal kitabın dışında da çeşitli öğretileri inceleyerek devam etti.
Alev tüm hayatı boyunca ona en yakın olmayı başaran kişiydi. Ogeday ile de benzer bir yakınlık kurmuş olsalar da, işin içine aşk da girince Taha kadınına daha fazla kalbini açıyordu. Alev inançlı biri değildi ama Taha’nın kalbinde yaşattığı o ilahi sevgiyi fark etmiş ve saygı duymuştu. Onun kimsenin bilmediği bir kalbi vardı ve güzel olan her şeyi de kalbinde saklıyordu. Bazen ona karşı hissettiği aşk mı yoksa daha çok annelik mi kendisi de emin olamasa da, devam etmesini gönülden istiyordu. Ona kendisinden başka bir yol tanıma düşüncesine katlanamıyordu elbette ama Taha’nın böyle bir şey yapacağına dair neredeyse hiç bir korkusu yoktu.
“Onun izni olmadan yaprak bile kıpırdamaz!” demişti Taha bir keresinde.
“Yani?” demişti Alev anlamadan.
“Yani olan iyi kötü ne varsa mutlaka olması gerektiği için oluyordur. Sen ne kadar bilirsen bil, ne kadar müdahale edersen et, bir şeyin olması gerekiyorsa olmalıdır. Ona güvenirsen zaten bu kadar müdahaleci olma ihtiyacında olmazsın. Bir düzen var, bir ahenk. Bu ahenk içinde iyi ve kötü daima olacak, olmak zorunda.”
“Neden olmak zorunda olsun?”
“Saf iyiliğin olduğu bir yer hayal edebiliyor musun?”
“Neden edemeyim?”
“Bu sadece gündüzü yaşamak gibi? Sadece geceyi? Zıtlıklar bu hayatın kuralı, başka türlüsü mümkün değil!”
“Sen ne söylersen söyle ben hayatımın iplerini elimde tutmayı seviyorum!” diyordu Alev gülerek, öbür türlüsü rüzgarın önünde sürüklenmek olurdu ona göre. Taha’nın da söylediği kadar kaderci olmadığını biliyordu aslında ama Taha bunu kadercilik ile ilgisi olmadığını açıklıyordu ona, temkinli olmakla, müdahaleci olmak arasında fark vardı.
Berna, Taha ile konuştuktan sonra Cemile’yi aramış ve Taha’nın yeni oyunundan ve tabi oyunda baş karakterlerin kendileri olduğundan bahsetmişti. Cemile, arada sırada Berna ve Yusuf ile görüşmüş olsa da, Taha’yı uzun zamandır ekranlar hariç görmemişti. O mahalleden sağ salim çıkabilenlerden olmuş ve bir avukat olmuştu. Okuldan mezun olduktan bir kaç yıl sonra evlenmiş ancak iki yıl sonra anlaşamadıkları için ayrılmışlardı. O zamanlar Taha’ların evinin hemen üzerindeki gecekondu onlarındı. Her gece onların evlerinden yükselen önce gürültülü şarkı, türkü, arkasından bağırış, çağırışları duyarlardı. Hepsi gibi onun da fakirlik içinde geçen, saygısız ve sevgisiz bir hayatı olmuştu. Babası, Taha’nın ailesi gibi alkolik olmasa da, hem annesini, hem de kardeşleri ile beraber onu sürekli döverdi. Ondan öyle nefret ederdi ki, hayatı boyunca erkeklerle sağlıklı bir ilişki kuramıyor olmasının altında yatan nedenin o olduğunu yıllar sonra anlayabilmişti. Babasından dayak yiyip, o ortalıkta yokken arkadaşları ile buluştuğunda, Taha morluklarını hemen fark eder, gözlerine bir keder yerleşirdi.
“Benim yaralarım içimde, seninkilerse bedeninde!” derdi onu teselli etmek için, “Ne kendimin yaralarını sarabiliyorum, ne seninkileri ama en azından senin yaralarını bedenin onaracak ve bir gün kurtulacaksın! İnsanın içindeki yaralar böyle geçmiyor ne yazık ki. Ne kadar kanadığını sen bile bilmiyorsun!”
(devam edecek)