Nihayet oyuncularla yönetmenin ilk kez bir araya geleceği toplantı günü geldiğinde Taha’da seçtiği gençler kadar gergindi. Kısa zamanda, hayatında oyunculuk yapmamış genç çocuklarla, kendi hayatının en önemli ve en son oyununu sahneye koyacaktı. Bu stres altındayken bir de basınla uğraşmak istemediği için asistanında çoğunlukla kendi başına çalışmak için tercih ettiği farklı bir yeri toplanma yeri olarak belirlemesini istemişti. Yeni oyuncuları ile henüz tanışmadan basının da onların üzerine saldırmasını istemiyordu.
Alev toplantı sabahı onun gerginliğini fark ettiği için “Sakin ol! Sen bir profesyonelsin ve ilk kez amatörlerle çalışmıyorsun. Oyunundan hariç geride imzan olarak bir de bu çocukları bırakmış olacaksın! Ogeday da, Benan da rakipsiz değiller! Sen en iyisisin ve en iyileri hep senin öğrencin olarak anılacak!”
“Sanırım zamanında bırakıyorum!” dedi Taha iç çekerek, “Artık gerçekten sabrımın da sınırlı olduğunu hissediyorum. Umarım kendi sonumu hazırlamıyorumdur!”
“Kendi sonunu hazırlıyorsun ama senin düşündüğün gibi kötü anlamda değil!” dedi Alev ve sevgilisinin yanağına bir öpücük kondurup çıktı evden.
İşi konusunda her zaman çok titiz olan Taha, hemen asistanını arayıp, toplantı yer veya oyuncularla ilgili bir değişiklik olup olmadığını sordu. Toplantı yeri istediği şekilde, istediği zamanda hazır olacaktı. Oyunculara dağıtılacak senaryo kopyaları hazırlanmıştı. Hemen ertesi gün yapılacak fotoğraf çekimleri için de planlama yapılmış, bu gün çocuklara söylenecekti.
“Tamam” diyerek telefonu kapattıktan sonra gidip banyonun aynasında kendini seyretti, buralara kolay gelmemişti gerçekten. Çocukluğu dışında dışarıdan çok şaşalı görünen bu hayatta çok yıpratmıştı onu. Bu işi ne kadar çok seviyorsa, piyasadan da o kadar nefret ediyordu. Her zaman para gerekiyordu ve kendi finansmanını sağlayamayan herkes, para sahiplerinin söylediklerini yapmak zorundalardı. Bu hem oyuncular, hem de yönetmenler için geçerliydi. Oyuncular ayrıca, ajanslar ve sendikalarla da bağımlıydılar. Kimsenin sanatını, sanat anlayışını bildiği, istediği gibi ortaya koyması için sağlıklı bir ortam bulunmuyordu. Camianın içinden dışından, kendi çıkarları doğrultusunda talepleri olan, sadece sanatı değil çoğu zaman ismi, hatta sadece bedenleri isteyenler oluyordu. Para her şeyi öyle yönetiyordu ki, göz önünde olanlar para sahiplerinin kölesi durumuna düşüyorlardı çoğu zaman ve sonuçta üretilmek istenilenin adına da sanat, icra edene de sanatçı denilmeye devam ediyordu. Toplumun hassas noktaları, basının öne çıkmak uğruna, asılsız veya çarpıtılmış haberler üretmesi her şey ama her şey bir süre sonra ruhunu parçalamaya başlıyordu insanın. Etkisinde kalmamak, duymaza gelmeye çalışmak ya da bağımsız olma çabası hiç bir işe yaramıyordu. Ruhunu ortaya koyup, gerçekten sanat yapmak istiyorsan herkese seni talan etmek için başına üşüşüyordu. Halka mâl olmak bile “mâl” kelimesinin şapkasını düşürüp “mal” olmaya kadar gidiyordu. Şapka düşüyor ve kel görünüyordu düpedüz. Gerçekten yorulduğunu hissediyordu artık Taha. İlk yıllarda berbat geçen çocukluğun ardından, her şeye sahip olmak, kendini ifade edebilecek böylesine sınırsız bir alan içinde yer almak onu çok heyecanlandırıyordu. Bir şeyler anlatabilmek, bir şeyleri seyirci ile bir olarak sahnede yaşatabilmek, harika bir duyguydu. Bu duyguyu o kadar seviyordu ki, ilk yıllarda sadece yönetmenlik yaparken sonra hikayeler yazmaya başlamış ve bu hikayelerin bazılarını da senaryolaştırıp sahnelemişti. Kendi hayal gücünü oyuncular aracılığı ile sahneye koymanın verdiği haz daha da hoşuna gitmişti. Tabi az önce bahsedilen her şeye maruz kalınarak sahip olunuyordu bu hazza ama o değdiğini düşünüyordu Hele ki sahnenin gerisinden seyircinin oyuna verdiği tepkiyi izlemek, o son alkışı duymak inanılmazdı. Aslında bu son oyunda ilk kez hayal gücünden öte kendini koyacaktı o sahneye, belki de kendine ait bir parçayı atacaktı parçalamak isteyenlerin önüne ama kendini dışarıdan seyretmek istiyor, belki de vedalaşmak istiyordu eski benliğiyle. Her şeyden el etek çekmeden önce sahnede parçalanıp yok olsun istiyordu geçmişi. Sanki yeni var olmuş gibi ilerlemek istiyordu Alev’in elini tutup, geleceklerine. Bunu yaparken elini tutabileceği birinin olması da çok değerliydi. Bu hayal onu o kadar mutlu ediyordu ki, dümdüz yürüyüp aynı hayale gitmek varken, son bir oyunla bunu yapmaya çalışarak ne kadar risk aldığından emin olamıyordu. Henüz bir şeye başlamış değildi. Bu gün gidip o çocuklarla göz göze geldiğinde anlayacağını düşünüyordu her şeyi. Onlara bakıp, hikayesindeki, hayatındaki o kahramanları görebilecek miydi? Üzerini başını düzeltip, arabasının anahtarını aldı ve toplantı yerine oyuncularından önce gitmek için yola çıktı.
Taha toplantı yerine vardığında Hamza Enes, yaktığı sigarasıyla kapının önünde dolanıp duruyordu. Taha onu videodan tanıdığı için hemen kim olduğunu anladı. Kendini oynayacak olan, ondan da aceleciydi demek, herkesten önce gelmişti ve toplantıya henüz bir saatten fazla vardı.
Hamza Enes başını kaldırıp arabasından inip, ona doğru yürüyen Taha’yı görünce hemen sigarasını söndürdü ve gülümsese mi, gülümsemese mi karar veremeden öylece dikildi.
“Erkencinsin!” dedi Taha elini uzatarak, “Taha ben! Sen de Hamza Enes olmalısın!”
“Enes’i kullanıyorum!” dedi Hamza Enes biraz çekinerek.
“Enes!” diye tekrarladı Taha, “İçeri girmedin mi?”
“Hayır, ben açık havada olmayı seviyorum!”
“Haydi gel birer kahve içelim!” diyerek kapıyı açıp içeri girdi Taha, burası, bir dostuna ait, bir sanat atölyesiydi ve o ve oyuncuları için ayrı bir bölüm hazırlanmıştı. Taha çalışanları başıyla selamladıktan sonra, daha önce defalarca geldiği özel odaya doğru yürüdü.
Odanın ortasında büyük ve uzun bir masa vardı. Duvara dayanmış servis masasında çay, kahve makinaları, biraz atıştırmalık ve bardaklar duruyordu. Enes hayatında hiç bir ünlüye bu kadar yakın olmadığı için nasıl davranacağını bilemiyordu. Taha Akyıldız, başarının diğer adı olmakla beraber şu an onun üstü pozisyonundaydı. Taha kendine bir kahve alırken ona da bir tane doldurdu ve bardağı önüne bırakıp, kendi kahvesini alıp oturdu. Enes’de Taha’nın kahveyi bıraktığı yerdeki sandalyeye yerleşti hemen. Taha’nın sessizce onu incelediğini fark edince iyice huzursuz oldu, bir şeyler söyleme ihtiyacıyla kıpırdanırken kapı açıldı ve içeri Havin ile Altan girdiler.
Taha bakışlarını hemen onlara çevirdi ve “Havin, Altan!” dedi yüksek sesle. Havin ve Altan içeri girer girmez Taha ile karşılaşmayı beklemediklerinden bir kaç saniye kapının önünde durup baktılar. Taha eliyle işaret edince de, sınıfa geç gelen iki öğrenci gibi, masada seçtikleri yerlere oturdular.
“Enes!” dedi Taha eliyle Enes’i göstererek, Taha’nın yanında nasıl davranacaklarını kestiremeyen gençler birbirlerine bakıp başlarıyla selamlaştılar.
“İçecek alın!” dedi Taha makinaları göstererek, Altan bir komut almış gibi kalktı hemen yerinden ve Havin ile ikisi için birer içecek alıp oturdu.
“Arkadaşlarınızı bekliyoruz!” dedi Taha sakin sakin, “Toplam altı kişi olacaksınız sahnede!”
“Bu bir seçme mi yine? Yoksa başladık mı?” dedi Havin sesini kontrol etmeye çalışarak.
“Seçme değil! Ancak seçilmeme olmaması için çaba sarf etmeniz gerekecek! Burada bir müsamere çalışmayacağız.”
“Tabi!” dedi Havin bakışlarını kaçırıp, çayından bir yudum aldı.
“Evden memnun kaldınız mı?”
“Şey! Evet biz de onu söyleyecektik, çok teşekkür ederiz. Her şeye çok dikkat ediyoruz, aklınız kalmasın!” dedi Altan hemen. Üç gündür cinayet yeri temizliyor gibi sürekli kendi arkalarını topluyorlardı. Sanki Taha birden anahtarı ile içeri girip, “orayı neden öyle bıraktınız?”, “bunu neden buraya koydunuz?” diyecek gibi garip bir ruh halinde yaşıyorlardı.
Taha bu anlamda içlerini rahatlatmaya pek niyetli değildi “İyi!” dedi sadece.
(devam edecek)