Son Oyun – Bölüm 4

Başvurular teker teker gelmeye başlayınca, Taha ve Alev’in ilk dikkatini çeken isimlerden biri Hamza Enes’di. Hamza hem bir film yıldızı kadar yakışıklı hem de kariyerinde henüz belirli bir çizgi oluşturmamış yani aktörlüğe başlamaya uygun görünüyordu. Taha’nın Hamza için düşündüğü karakter, oyunda kendisini temsil eden Tamer karakteriydi. Alev işiyle de çok meşgul olduğundan gönderilen videoları iş yerinden izleyebiliyordu. İkisi ayrı ayrı inceledikten sonra akşam evde birbirleriyle seçimlerini ve görüşlerini paylaşıyorlar sonra da ortak bir karara varıyorlardı. Bir çok aday arasından ikisi de bir şekilde Hamza Enes’i, oyundaki Tamer karakterine uygun görmüşlerdi.

Hamza Enes 25 yaşındaydı ve satış temsilcisi olarak çalışıyordu. Evli değildi ve tek başına yaşıyordu. Adayların sosyal medya hesaplarını da istediklerinden, seçimi yapmadan önce özel hayatlarına da göz atmayı ihmal etmiyorlardı ama Hamza’nın herhangi bir sosyal medya platformunda hesabı yoktu.

“Böyle yakışıklı bir çocuğun, kendini göstermek istememesi ilginç!” demişti Taha.

Onun kendini insanlardan saklaması ve göz önünde olmayı sevmediğini gösteren sosyal medya hesabı olmaması bile hikayedeki Taha/Tamer karakterine uyuyordu. Başvurusunda, ailesinden ve anne babasından hiç bahsetmemişti. Oyunculuk için düzgün bir fizik ve ses tonun da sahip olduğu için adını yüz yüze görüşülecek aday listesine yazarak, ona bildirmek üzere bir randevu günü belirlediler. Görüşmeyi Taha tek başına yapacak, daha sonra da Alev ile yeniden değerlendireceklerdi. Oyunda ki Tamer karakteri, Taha’nın gerçek hayatında olduğu gibi alkolik bir babaya sahipti. Kendisini tamamen ele vermek istemediği için, anneyi de alkolik yapmak yerine, erken yaşta öldürmeyi seçmişti.

“Ogeday yeni başrolümüzü görünce kıskançlığından kuduracak!” diyordu Alev sürekli.

“Dua edelim de Ogeday kadar yetenekli çıksın!” diyerek daha temkinli yaklaşıyordu Taha. Ogeday ile gerçekten yakın bir ilişki kurmuşlardı. Çoğu zaman hoca-öğrencisi çizgisini aşmışlar birbirlerine hayatları hakkında sırlarını da paylaşmışlardı. Ogeday, Taha’dan duyduğu hiç bir şeyi başkalarına söylemeyerek bu piyasada bulunmayacak kadar güvenilir bir dost olduğunu ispatlamıştı aslında. Şu son olay olmasa Taha ona asla arkasını dönmezdi. Ogeday da, Hamza Enes gibi yirmi beş yaşındaydı. Orta yaşın üzerinde bir adamla sağlam dostluk kurmak için oldukça genç bir yaştı yirmi beş ama yine de ikisi arasında derin sohbetlerde yaş farkı ortadan kalkıyordu.

“Bu defa başrol oyuncuna, oğlun gibi davranma lütfen, sonradan seni hayal kırıklığına uğratıyorlar!” dedi Alev, Taha’nın aklından geçirdiklerini tahmin ederek.

“Merak etme o kadar büyük bir kalbim yok!” diye yanıtladı Taha ama daha Hamza Enes’in videosuna bakarken bile onunla iyi anlaşacaklarını hissediyordu.

Hamza Enes ise seçildiğinden habersiz, şirketinin onu gönderdiği adreslerde markanın cihazlarını satmaya uğraşıyordu. Fotokopi makinaları kadar sıkıcı cihazları allayıp, pullamak oldukça zordu. Ayrıca dijitalleşen bir çağda hâlâ fotokopi çekmek isteyenler olmasını da aklı almıyordu. Hiç sevmediği ve inanmadığı bir işte başarılı olmak için iyi bir oyunculuk şarttı. Aslında arayış içindeyken karşısına çıkan ilanı gördüğünde, aklına gelen ilk düşünceydi bu. Müşterileri kandırıp, onlara fotokopi cihazının ne kadar lazım bir şey olduğuna ikna edebiliyorsa, ezberlenmiş sözlerle seyirciyi haydi haydi ikna ederdi. Daha önce hiç oyunculuk tecrübesi olmamıştı ama bir kere bilinmeyen bir markanın modelliğini yapmıştı. Tesadüfen karşısına çıkan o iş sayesinde cebine epeyce iyi para girmişti ama ne yazık ki devamı gelmemişti. Böyle işlerde ilerlemek için bazı ajanslara gitmek gerekiyordu ama onlarda belirli paralar karşılığında modellik işi buluyorlardı. Zaten para kazanmak için başvurduğu bir işe para ödemek kadar büyük saçmalık olamazdı herhalde. Başvuru videosu ve özgeçmişini göndermiş olsa da, seçileceğini aklının ucundan bile geçirmediği için, dışarıdaki işlerini bitirip, şirkete dönmeden bir kafeye oturup, iş ilanlarına bakmaya devam ediyordu. Üniversite mezunu olmadığı için kariyer çıtasını yükseltecek ilanlara rastlayamıyordu. Üniversite mezunu olmayı çok istemesine rağmen, erken yaşlarda kendi ayakları üzerinde durması gerekmişti. Daha lise ikideyken evden kaçmış, dönem bitene kadar bir kaç arkadaşının evinde kalarak durumu idare etmişti. Yaz tatilinde güneye gidip garsonluk yapmış, dönüşte biriktirdiği parayla hem kalacak yer bulup, hem de okula devam edemeyeceği için doğrudan çalışmayı tercih etmişti. O zamanlar üniversitenin ne zaman olsa okunabileceğini düşünüyordu ama yıllar geçtikçe, hayatta kalmak için hep çalışması gerektiğinden o zamanın geleceğine dair umutları kesilmişti. Sahiden oyuncu olup, bir de başarı elde etse, yaşamak için yeterince parası olacağından o zaman liseyi dışarıdan bitirip, üniversite sınavlarına girebilirdi. Hatta bunu ünlü olmadan başarsa, çok daha şık bir sonuç olurdu. Kendini bunları düşünürken bulunca gülmeye başladı. Kısa yoldan para kazanma hayali her zaman insanlara cazip geliyordu. Şu evrene olumlama gönderdiğini söyleyen insanlarla hep alay ederdi ama yine de “Neden olmasın koçum!” dedi kendi kendine, “Hamza Enes Karadağlı” diyerek elleri ile ismi neonlarla bir yerlerde yazıyormuş gibi yaptı. Kahvesini getiren garson onun kendi başına ne yaptığını anlamadığı için tuhaf tuhaf bakınca, gülümseyip, başını iş ilanlarına geri eğdi. Üniversite diploması istemeyen satış temsilciliği işi çok fazla yoktu. Tezgahtarlık veya garsonluk gibi işler onun eğitim seviyesi için daha uygun görünüyordu. İkisinde de tecrübesi vardı ama satış temsilciliği işi ikisinden de daha gösterişli bir imaj yarattığından daha yüksek maaşlı başka bir pazarlama işi bulmakta kararlıydı. Sonuçta eğitimden çok tecrübe gerektiren bir işti ve zaten hangi marka olursa olsun, kendi ürününü satacak kişileri zaten bir eğitime alıyordu. Takım elbise giydiğinde fiziğinin etkisinin arttığını çoktan fark etmişti. Karşısında kadın müşteri veya iş veren olduğunda ise şansı iki kat daha artıyordu. Tabi erkek işverenler için de tam tersi olabiliyordu. Müşteriler onu kendilerine rakip görmedikleri için tipine takılmasalar da işverenler de aynı duygu işlemiyordu.

Dışarıdan çok aktif ve sosyal bir imaj yaratıyor olsa da, bu da kendine hayatta verdiği rolün bir parçasıydı. Daha aktif ve sosyal bir hayata hem parası yetmiyor hem de tercih etmiyordu. İşinde imaj önemli olduğu için pazarlama işine girdiğinden beri parasını giyim kuşam ve bakımı için harcıyordu. Diğer üniversite mezunu beyaz yakalılar gibi görünmek de ayrıca hoşuna gidiyordu tabi.

Yakın sayılabilecek bir kaç arkadaşı vardı, ailesiyle görüşmüyordu. Bir apartmanın eksi dördüncü katında bir oda, bir salon kira bir evde oturuyordu. Evdeki her şey neredeyse tek kişilikti. Her seferinde tabak yıkamaya üşendiği için sadece altı kişilik bir yemek takımı almış, onun da iki tabağını çoktan kırmıştı. Evdeki çatal, kaşıkları çalıştığı iş yerlerinin yemekhanelerinden araklamıştı. Televizyonu yoktu, telefonu ile oyalanmak ona yetiyordu. Evde interneti yoktu ama kafelerde veya alışveriş merkezlerindeki ortak kullanıma açık internet alanlarında istediği her şeyi seyrediyordu. Belirli bir saatte evde olmak gibi bir derdi olmadığından kendi başına geziniyor, kalabalıkların içinde olup, insanları gözlemlemekle vakit geçiriyordu. Oyuncu olabileceğine kendini ikna eden şeylerden biri de iyi bir gözlemci olduğunu düşünmesiydi. Bazen evde aynanın karşısında sırf eğlence olsun diye rastladığı sıra dışı tiplerin taklitlerini yapar, kafasından onlara bir hayat hikayesi uydururdu. Aslında çocukluğunda kendini oyalamak için uydurduğu bir oyundan geliyordu bu alışkanlık. Herkesten kaçıp, yatağının altına saklanır, başka bir evde, başka bir aileyle mutlu bir hayat yaşadığını hayal eder, banyoya girdiği zamanlarda da aynaya bakıp, yarattığı kendi karakteriyle sohbet ediyorlarmış gibi yapardı.

(devam edecek)

Yorum bırakın