Hep sonradan – Bölüm 26

Devran, Yurdagül’ün cenazesinden sonra bir çanta ile evi terk ettikten sonra, rast gele bir otobüse binip, ege de bir tatil kasabasına ulaşmıştı. Daha önce gelmediği bu yere aslında Yurdagül ile gelmeyi çok planlamışlar ama bir türlü fırsat yaratıp gelememişlerdi. Devran işleri devralınca, başaramayacağından korktuğu için işin başından neredeyse hiç ayrılmamayı seçmişti. Şimdi anlıyordu karısını çok yalnız bırakmıştı. O hayatının her anında, maddi manevi yanında olurken, Devran hep kendi meseleleri ile meşguldü. Kendini ispat çabası, işleri, iyi bir eş ve evlat gibi görünme gayreti hepsi başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Hayatı boyu “mış gibi” yaparak yaşadığından, aslında hiç birinin sahibi olamamıştı. Aysun’un ona tüm mış gibilerin üstünde hissettiren yaklaşımına aldanıp, en azından mış gibi yaparak ayakta tuttuğu her şeyi de kaybetmişti. O gittikten kısa bir süre sonra bir avukatla görüşüp haklarını devretse de, Derin onun elinde bulunan kredi kartlarının borçlarını ödemeye bir süre daha devam etmişti. Başlarda sadece harcama yapıp ödeme yapmadığı kartlardan neden sorun çıkmadığını anlayamayan Devran, sonunda kardeşinin şirkete gelen ekstrelerini ödemeye devam ettiğini anlamıştı. Derin Yurdagül’ün ölümünden iki ay sonra sonra işleri devretme kararını tartışmak için şirkete gitmiş, görüşmeleri ağabeyinin odasında gerçekleştirmişti. Herkes gittikten sonra masada duran zarfların içinde ekstreleri görünce açmış, Devran’ın gittikten sonra yaptığı harcamaları ve nerede olduğunu görmüştü. Ağabeyinin yaptıklarından sonra geri dönmeyişini doğru buluyordu. Bir süre ayrı durmaları herkes için en iyisi olacaktı. O yüzden onun peşine düşmektense, borçlarını ödeyerek ayakta kalmasına destek olmakta bir sakınca görmedi.

Devran kız kardeşinin kartlarını öderken onu takip edebildiğini de fark ettiğinde, onları kullanmaktan vazgeçip, hemen yer değiştirdi. Kimsenin onu hatırlamasını bile istemiyordu artık. Bir pansiyonda yatacak yer ve üç öğün karşılığı bahçe temizliği, şezlong düzeni gibi işleri yapmak üzere işe girmişti. Pansiyon sahibi oldukça iyi görünümlü bu adamın sabıkası olmadığını araştırınca, kendinden kaçtığına kanaat getirip işe almıştı. İşin bir maddi karşılığı olmadığından değildi ama Devran ayrıca maaş istememişti. Tek istediği barınacak bir yer olmasıydı. Pansiyon sahibinin çalışırken giymesi için verdiği kıyafetleri giyip, çöpleri çıkarıyor, sahili temizliyor, her gece bahçeyi süpürüp sabaha hazır ediyordu. Sezonun sonları olduğu için zaten fazla da bir iş çıkmıyordu.

İşini bitirdikten sonra da yakındaki salaş bir bara gidip sızana kadar içiyordu. Bu nedenle de kart ekstresinde görünen yegane harcamalar bu bara aitti. Kartları borçtan kapanana kadar kullanma izni vermişti kendine Devran. O zamana kadar “Belki ben de ölürüm!” diyordu kendi kendine. Kız kardeşinin onu maddi olarak desteklediğini fark edince, zaten kapanıp, bakıma girecek olan pansiyondan ayrılıp, topladığı bahşişlerle aldığı otobüs biletiyle biraz daha uzakta başka bir sahil kasabasına gitti. Yaptıklarına rağmen kız kardeşinin onun sessizce koruma iç güdüsü iyice ağırına gitmişti. On beş yirmi gün kalacak yer bile aramadan sahilde yatıp kalkmaya başladı. Kartlarını kesip attığı ve hiç ücret almadan çalıştığı için cebinde parası yok denecek kadar azdı. Başlarda onu eşyalarını çaldırmış bir turist sanan işletme sahipleri haline acıyıp kalan yemeklerden göndermeye başlasalar da, adamın bir yere gitmeye niyeti olmadan durduğunu fark edince yemek göndermeyi kestiler. Kimsenin beleşçilerle uğraşacak hali yoktu. Başta zor durumda kalmış turist sananlarca üç beş kuruş para da gönderen olmuştu. Onlarla aldığı şarapları içip sızdığı bir akşam gerçekten de yanından ayırmadığı valizi ve kimliğinin olduğu cüzdanı çalınıverince, gerçek bir dilenciye dönüştü.

Bu arada akıl sağlığını da iyice kaybetmeye başlamıştı. Sahilde denize bakarken Yurdagül’ü görüyor, önce ağlayarak ondan af diledikten sonra, gitsin diye taş atmaya başlıyordu. Saldırgan davranışlar sergilediğini düşünen çevre halkı şikayette bulununca, önce polis gelip onu aldı ama üzerinde kimliği olmayan ve kim olduğunu bir türlü söyleyemeyen bu adamı, devlete ait bir rehabilitasyon merkezine gönderdiler ama Devran becerip ikinci gününde oradan kaçmayı başardı. Yurdagül ile aynı odanın içinde sıkışıp kalmak istemiyordu. Dışarıda ondan kaçabileceği bir sürü yer vardı. Gecenin yarısı farkında bile olmadan çıktığı otobanda, kendince Yurdagül’den kaçarken bir kamyonun altında kalarak hayatını kaybetti ve sahipsizler mezarlığına gömüldü. Ağabeyinin kartlarındaki harcamalar bir kaç ay sonra kesilince, Derin’de peşine düşmedi hiç bir zaman. Bülent’le yeniden karşılaştıklarında, ağabeyinin çoktan karısının yanına gittiğini de bilmiyordu doğal olarak. Sadece Nurhayat hanım görüyordu rüyasında oğlunu, bir kaç kez “Merak etme, iyiyim ben!” demeye gelmişti sanki. Derin’e bahsetmediği bu rüyalarda hissetmişti zavallı kadın oğlunun artık hayatta olmadığını, göz yaşları içinde uyansa da kendine saklamıştı bu hislerini. Onun yüzünden kızının başına gelenlerden sonra, yapmış olduklarına rağmen ben oğlumu özlüyorum demeye dili varmıyor, içine atıyordu. Bir gün kendiliğinden gelir umudu da rüyaları ile sona ermişti.

Bülent, Derin ile aralarında elle tutulur bir bağ ve iletişim sağladığı için kız kardeşini ve ailesini izlemeye devam etti. Derin’in asıl ilgilendiği ağabeyinin kanından olan çocuk olduğu için özel birini tutarak özellikle onun hakkında detaylı bilgiler toplamasını istedi. Ayda bir kez yeni bilgiler vermek bahanesi ile Derin ile buluşuyor ve bir kaç saat ruhunun tüm yorgunluğunu atmaya çalışıyordu. Derin annesine henüz Elif’ten bahsedememişti ama onu görüp, tanımak için içinde dayanılmaz bir istek uyanmaya başlamıştı. Elbette Aysun’a rağmen böyle bir şey yapması mümkün değildi, o yüzden şimdilik onu Bülent’ten dinlemek ve bu sayede Bülent’le iletişimi devam ettirmek onun da hoşuna gidiyordu. İkisi sanki ortak bir diziyi izleyen iki kişi gibi her ay çocuğun yaşadığı şeyler üzerine konuşup, yorumlar yapıyorlardı. Hayatın sadece kötü yönünü gözler önüne seren mesleklerinden sonra kendi kanlarından birinin başına gelenleri irdelemek ve konuşmak ikisine de garip bir şekilde iyi geliyordu. Derin bir kaç kez onunla tanışma şansları olur mu diye ima etmeye çalışsa da Bülent, bunun Aysun’un aradığı fırsat olacağını söyleyerek onun önünü kesmişti. Derin, Aysun’un ailesinin gücüne yeniden kavuşmak için görmeze geldiği çocuğu kullanmaktan çekinmeyeceğini biliyordu. Bülent, Aysun bahane edip ortaya çıkmasın diye annesinin öldüğünden bile bahsetmemişti Vasfi’ye.

Vasfi hayatına girip çıkan bir kaç kadınla, gününü gün ediyordu. Başlarda baba olduğu için çok mutlu olmuşken, Aysun’un büyüdükçe kızını ondan uzaklaştırması yüzünden artık Müge için de kendini parçalamıyordu. Ancak küçük kızın annesinin elinde giderek tuhaflaşan bir hale büründüğünün o da farkındaydı. Annesi Müge’ye makyajlar yapıyor, onu genç bir kız gibi giydirip fotoğraflarını çekiyor ve Müge adına açtığı sosyal medya hesaplarında sürekli kızını paylaşıyordu. Kendine benzeyen ve oldukça güzel bulduğu kızını ünlü yapmak ve tabi bu arada kendisi de bu şöhretten faydalanmayı kafasına koymuştu. Çocuklarını ve hayatlarını paylaşıp, oldukça fazla paralar kazanan bir sürü insan vardı. Hesap duyulmaya başladıkça okul psikologlarınca bir kaç defa uyarılmasına karşılık bildiği yolda ilerlemeye devam ediyordu. Yaptıkları çocuğun gelişim psikolojisini olumsuz etkileyeceği gibi, çocuk istismarı suçuna yatkın bir çok insanın da dikkatini çekerek olmadık sonuçlar doğurabilirdi.

Elif lise son sınıfa geldiğinde henüz liseye başlayan Müge’nin burnuna estetik yapılmış, iştahı yüzünden tutamadığı boğazı dursun diye annesi midesine kelepçe taktırmıştı. Sosyal medya hesabını takip eden binlerce insan olduğundan annesi ve o, ünlü olduklarını sanıyorlardı.

(devam edecek)

Yorum bırakın