Tek suçu doğmak olan zavallı Elif, kardeş sahibi olduğunda henüz dört yaşındaydı. Babasının yeni kardeşinin doğumuna duyduğu büyük heyecana bir anlam yükleyecek yaşta değildi. Vasfi mevcut koşullar altında bir zamanlar sevdiği kadından çocuk sahibi olmayı mutluluk saymıştı. Para kesilecek diye korkusundan kendi mutluluğuna uygun yapabildiği tek şey buydu. Vasfi’nin heyecanı nasıl olmuşsa Aysun’a da bulaşmış gibiydi ilk günden. Elif’i görmek bile istemezken yeni doğan ikinci kızlarını emzirmek için neredeyse hemşireye yalvaracaktı. Vasfi baştan bunun bir numara olduğunu sansa da, adını Müge koydukları çocuklarının, Aysun için ayrıcalıklı olacağını zamanla anlayacaktı. Henüz yeni doğmuş olmasına rağmen Müge annesinin kopyası gibiydi. Aysun kendi bedeninden çıkan bir varlığın yüzünde, kendini görünce büyülenmişti. Onun bir bebek olması değil, kendine benzemesi bağlamıştı kalbini Müge’ye. Kendi istediği gibi yaşayamadığı hayatı, üzerinden yaşayabileceği bir oyuncağı olmuştu sanki.
Evdeki bakıcı kadın, döndüklerinde Müge’yi güvenip onun kucağına bile vermeyen patronunu görünce bunun bir lohusalık deliliği olduğuna kanaat getirdi. Onu da kendisi doğurmasına rağmen bunca yıldır Elif’in adını bildiğinden bile şüphesi vardı. Elifcik eve gelen kardeşini çok merak ettiğinden annesinin kucağına yükselmeye çalıştıkça, Aysun bebeğine zarar vermek isteyen bir vahşi hayvanmış gibi gibi kovalayıp, bağırmaya başlıyordu. Aysun’un bu yeni bebeğe olan ilgisinin, annelik değil bir tutku olduğu zamanla daha iyi anlaşılacaktı.
Bakıcı kadın ikinci bebeğin de yükünü almaya hazırlanmışken, mama hazırlayıp, bez yıkamak dışında ona bir iş verilmiyordu. Gezmelerden, tozmalardan kendini alamayan Aysun, ikinci kızını yanından bir saniye bile ayırmıyordu. Nereye gitse onunla olmak istiyordu. O banyosunu yaparken, seyyar beşik banyoya getiriliyor, tuvalete girecekse kapının önüne konuyordu. Ne kadar pahalı ve gösterişli bebek giysisi varsa şimdiden daha ele zor gelen çocuğun gardırobuna yerleştirilmişti. Elif, bakıcının odasına atılmış, o odadaki tüm eşya ve oyuncaklar çıkarılıp, Müge için rüya gibi bir çocuk odası hazırlanmıştı. Henüz etrafını bile takip edemeyen bebeğin odası Elif’in de ilgisini çektiği için, kapısı sürekli kilitli duruyordu.
Elif annesinin sevgisine alışık olmadığı için, kardeşi gelince, ona ait bir şeyi paylaşıyormuş hissine kapılmadı. Ancak kardeşi için evde yapılan düzenlemeler, parlak ve ışıltılı eşyalar ister istemez ilgisini çekiyordu. Kendi eşyaları ve bakıcı kadının eşyaları küçücük bir odada üst üsteydi şimdi. Vasfi’nin başlarda Bülent’e yaranmak için aldığı bir kaç pahalı oyuncak dışında, bakıcı kadının başörtülerinden yaptığı bebekler ve plastik ve tahta mutfak eşyalarından başka pek bir oyuncağı olduğu söylenemezdi.
Altı yaşına geldiğinde artık annesi ve babası için bir anlam ifade etmediğini hissediyordu. Onun bağlı olduğu ve güvendiği tek kişi bakıcısıydı. Mutlu bir ailenin yanına sığıntı gelmiş gibi bir yaşam sürüyordu. Ertesi sene okula başlayacağı için bakıcı kadın, Aysun’un onun evde barındırmayacağını yavaş yavaş anlamıştı. Müge için yabancı dil bilen özel eğitimli bir kadın tutulmuştu. Bu kadın bakıcı değildi, ev işi de yapmıyordu. Annesinin süper zeka olduğuna inandığı kızının eğitiminden sorumluydu. Müge’nin fırfırlı, parlak ve rengarenk elbiseleri Elif’in o kadar ilgisini çekiyordu ki, kimseye yakalanmadan kardeşinin dolabından aldığı kıyafetleri denemek için can atıyordu. Elif, bakıcı kadın ne yerse onunla beslendiği için zayıf ve minyondu. Müge ise annesinin sürekli yüksek kalorili gıdalar vermesi yüzünden her geçen gün daha çok kilo alıyordu. Aysun zararlı olup olmadıkları ile ilgilenmiyordu yiyeceklerin, her şeyin en pahalısını alıyordu sadece. Müge’ye beş veriliyorsa, arada bir tane de Elif’e uzatılıyordu. Vasfi karısının kendinden olan çocuğuna böyle ilgisi göstermesini başta aşk olarak yorumlamış, artık gerçek bir aile olacaklarına inanmıştı. Ancak Aysun, Müge doğduktan sonra kimseyi görmediği için, Vasfi’nin evde kalan hükmü de sona ermişti. Sadece para gerekince aklına geliyordu Aysun’un.
“Görecekler onlar!” diyordu Aysun, “Öyle bir kız yetiştireceğim ki, beni o aileden attıklarına bin pişman olacaklar!”
Bülent mesleğinde yükselirken, annesinin hayat çizgisi de giderek eksiliyordu. Hamide hanım neredeyse yatağa düşecek kadar halsizleşmişti. Aysun gibi bir kız yetiştirdiği için yaşamayı hak etmediğine inandırmıştı kendini içten içe. Oğlunun da hayatını mahvetmişti. Artık ona da yük olmaya gerek yoktu, bir an önce hayatı bitsin istiyordu. Nurhayat hanımla konuşmalarında bir iki kez bu düşüncesinden bahsettiğinde, Nurhayat hanım onun kendi canına kıyacağını sanıp, endişelenmişti ama Hamide hanımın öyle bir niyeti yoktu gerçekte. Eceli ile bir an önce ölmek için Allah’a dua ediyordu sadece. Yaşam sevincini ve yaşamla bağını, amacını kaybeden her insan gibi de dört duvarın arasında yavaş yavaş eriyordu. Bülent annesinin artık hiç bir işle ilgilenemez, tam aksine yardıma muhtaç hale geldiğini gördükçe çok üzülüyordu. Yapabileceği tek şey olanı yapıyor onun yaşam konforunu artırmaya çalışıyordu. En iyi doktorlar götürüyor, küçücük şehirlerde, küçücük evlerde ona en pahalı yardımcıları tutuyordu.
Son iki yıldır Bülent’in doktora götürüp, getirmeleri hariç hiç dışarı çıkmıyordu. Hareketsizlikten bütün kasları zayıflamıştı. En son gece tuvalete kalktığında düşünce kalçasını kırdığı için uzun bir süre hastanede yatmak zorunda kaldı.
Nurhayat hanım elinde kalan biricik kızını da kaybetmemek için onun peşinden her yere koşuyor, derneğin her işine karışmaya çalışıyordu. O yüzden Hamide hanımın tersine yıllar geçmesine rağmen acılarının esiri olup, elden ayaktan düşmemişti. Kızı için ayakta kalmak onun en büyük kurtarıcısıydı şimdi. Derin’de annesinin, Hamide hanımla görüştüğünü biliyordu. Onları bir kaç kez telefonda konuşurken duymuştu. O da Bülent gibi iki kadının buna ihtiyaçları olduğunu bildiğinden bilmiyormuş gibi yapmayı tercih etmişti. O da Bülent gibi biliyordu ki, ilgilenirse annesi onlarla yeniden görüşmek için bir sürü fikir üretmeye başlayıp, baskıya geçecekti. Çevresinde başlarına türlü işler gelmiş kadınlara bakarak, kendinin başına gelenleri küçümsemeyi öğrenmişti Derin. Bülent’e karşı hisleri hiç bir zaman kaybolmasa da, bununla yaşamayı da öğrenmişti. Kırık bir aşk hikayesi duyduğunda içinde kalan her şey sel gibi gözlerinden akıp gidiyordu.
Elif ilkokula başladığında bakıcı kadının tahmin ettiği gibi, Aysun onu evden sepetledi. Öğretmen ve Müge için bir çalışma odasına ihtiyaçları vardı. Müge’nin odasında yatağı, giysileri olduğundan, oyuncakları ve eğitim materyalleri odaya sığmıyordu. Henüz iki yaşında olmasına karşılık annesinin hayatında kapladığı yer gibi evde de daha fazla yer kaplamaya başlamıştı. Ablası Elif ile neredeyse hiç yan yana gelmedikleri için onun ablası olduğunun da farkında değildi. Eğitmen veya bakıcı kadın gibi evdeki herhangi biriydi Elif. Yanına gitmesi, eşyaları ellemesi yasaklanınca Elif’de küsmüş ve onun kardeşi olduğu hevesinden vazgeçmişti.
Bakıcı kadının evden gideceğini anlayınca çok ağladı. Doğduğundan beri sevgi diyemesek de ilgi gördüğü tek insan o olduğu için sahip olduğu yegane limandı. Aysun’un, Elif’e acıma ya da herhangi başka bir duygusu olmadığı için çocuğun kendini yerden yere atarak ağlamasını hiç umursamadan kadının parasını eline verip gönderdi. Bakıcı kadın eve gittiğinde bir ara dönüp, “Çocuğu da mı alıp çıksam diye düşündüm!” diye anlatmıştı.
Vasfi geldiğinde, Aysun Müge ile ilgilenirken, Elif bir kenara sinmiş hıçkırarak ağlamaya devam ediyordu. Saat geç olmasına karşın okul kıyafeti hâlâ üzerindeydi. Müge ağzındaki emziği iştahla emerken, annesine sokulup, göz ucuyla ağlayıp duran “o kıza” bakıp duruyordu.
(devam edecek)