Derin annesine belli etmek istemese de taşınmadan ve Bülent ile yaptıkları son konuşmadan sonra daha da üzülmüştü. Nurhayat hanım onun kendini ve sevdiği adamı böyle cezalandırmasını hiç doğru bulmuyordu. Evet söylediklerinde haklıydı ama bu olaylar hiç olmamış da olsa aralarında gerginlikler veya ailelerden kaynaklanan sorunlar olabilirdi. İnsanlar bir gün birbirimizi kırarız diye evlenmekten vazgeçemezlerdi ki. Derin annesinin söylediklerini dinliyor ama ne itiraz ediyor, ne de bir yorum yapıyordu. Dinlerken duymak istediği sözlerin bunlar olmadığına dair huzursuzluğunu da belli ediyordu. Nurhayat hanım kızının mutsuzluğuna göz yummak istemediği için çok sık olmasa da ara ara bu konuyu açıyordu ama Derin, Yurdagül’ün başına gelenleri bir türlü kabullenemediği ve çok üzüldüğü için, olanlardan sonra evlenip mutlu olmayı kendine layık görmüyordu. Böyle söylemiyordu elbette ama Nurhayat hanımın kızının tavırlarından anladığı buydu. Yurdagül’ün hayatını hep birlikte elinden çalmışlar gibi düşünüyordu farkında olmasa da. Üstelik onlar için yaptığı onca şeyden sonra ödülünü böyle vermişlerdi. Nurhayat hanım da gelinin başına gelenlerde kendini suçlu sayıyordu. Aynı evde yaşamalarına rağmen oğlunun hatasını fark edememiş, ayrıca o küçük kıza evlerinin kapısını ilk o açmıştı. Komşunun henüz çocuk yaştaki, kırılgan kızının aileleri için en büyük tehlike olduğunu nasıl bilebilirdi ki? Tabi onu tehlike haline getiren Devran’dı. Kızın tüm dengesiz davranışları ya da yersiz isteklerine karşılık o kendi duruşunu koruyabilmiş olsa bunların hiç biri olmazdı. Dolayısıyla Derin’e hak vermiyor değildi, Yurdagül’ün başına gelenlerde hepsinin suçu vardı aslında. Ancak bu kötü niyetle yapılmış bir komplo değildi. Ayrıca Yurdagül çıkıp gelebilse, özellikle de Derin’i böyle bir şey için asla suçlamazdı. Onu gerçekten kız kardeşi gibi seviyordu. İkisinin arasında gelin görümce arasında az rastlanır bir dostluk vardı. Devran’la olduğundan bile daha yakındılar. Bütün sırlarını paylaşırlar, her şeye birlikte çözüm bulurlardı. Yurdagül, Bülent’i de çok severdi ve ikisinin mutlu olmasını isteyeceğinden hiç şüphesi yoktu Nurhayat hanımın. Kimsenin günahı ailesine mâl edilmemeliydi. “Bülent kız kardeşimi baştan çıkardı senin ağabeyin!” diyebilirdi neticede. Onlar da zarar görmüştü olanlardan. Belki ileride yine birlikte olurlardı her şeyi unutup ama gençlikleri bitmiş olurdu o zaman. Yine de çok ısrar ederse kızını daha çok üzeceğini bildiği için fazla uzatmıyordu.
Olayın üzerinden üç yıldan fazla geçmişti. Derin planladığı şeylerin hemen hepsini gerçekleştirmiş, kendini istismara uğrayan kadın ve çocuklara yardıma adamıştı. Hem bilinçlendirme, hem koruma işleri ile uğraşıyordu. Tüm benliğini bu işe vermiş, kendini iyice unutmuştu. Dernek çalışmaları dışında bir sosyal hayatı veya arkadaş ortamı yoktu. Bülent’ten ayrıldığı duyulduktan sonra, çevrelerinden onunla görüşmek isteyenler olmuştu ama hiç birini kabul etmemişti. Bülent’i sevmekten hiç vazgeçememişti çünkü, kalbinde bir başkasına daha yer yoktu. Kendini unutacak kadar başkalarına adanınca, toparlandığını düşünüyordu ama Nurhayat hanım kızının içindeki yangının sürdüğünü görecek kadar tanıyordu onu. Üstelik el uzattığı kadınların hayatlarından da etkileniyordu, duygusal ve merhametli biriydi Derin, sadece görev gibi girip çıkamıyordu insanların hayatlarına. Yapması gerekenden fazlasını yapıyor, yakınlaşması gerekenden fazla yakınlaşıyordu. Nurhayat hanım onun bu haliyle daha da yıpranacağına inandığı için girmişti işlerin içine. Her ne yaparsa yapsın kızının yanında olmak ve kendine zarar vereceğini görmediği anlarda onu uyararak anneliğine devam etmek zorundaydı.
Hamide hanım, oğlu ile onun görev yerine gidince, iyice içine kapanmıştı. O eski güçlü ve sosyal kadından eser yoktu artık. Odasına çekiliyor, kitap okuyor, gözü gördüğü kadar biraz el işleri yapıyor veya örgü örüyordu. Yaptığı işleri de Nurhayat hanımla haberleşip, Derin’in derneğine bağış olarak gönderiyordu. Anlaştıkları gibi çocuklara bahsetmeden gizli gizli haberleşmeye devam ediyorlardı. Bülent’te, Derin gibi kendini tamamen kapatmıştı, onun tek farkı, duygularını tamamen bastırmış olmasıydı. Annesi dışında kimseye karşı yumuşak bir duruşu yoktu artık bu yüzden de çevresindeki herkes onun sert duruşundan etkileniyordu. O kadar çok iş alıyordu ki üzerine, Hamide hanım bazen odasının ışığının sabaha kadar yandığını görüp içeri girdiğinde onu dosyalar içinde kaybolmuş buluyordu. Geleceğin yıldızı diye bakılıyordu şimdiden Bülent’e. Amacı yıldız falan olmak değildi, karşılaştığı dosyalar onu iyice hayattan soğutmuştu. İnsanlar kötüydü, netti bu. Kimseye merhamet duymaya veya acımaya gerek yoktu. Gereken tek şey adaletti. Sertliği ile tanındığı için kimse davalarının ona düşmesini istemiyordu.
“Adalet her zaman istenen sonucu vermiyor!” diyordu Hamide hanım bazen, aslında oğlunun kendini bu kadar yıpratıyor olmasına üzülüyordu. Sistemin açıklarını kullanan bir çok kişi, aldığı cezalardan kolaylıkla kurtulabiliyordu.
“Ben sadece kendimden sorumluyum!” diyordu Bülent o böyle söyleyince, “Sistemin içinde tek bir çarkım sadece. Diğer çarkların doğru çalışmaması veya sistemin tamamının sorumluluğu bende değil!”
Aslında içten içe suçlulara verebildiği en ağır cezaları vermek içine su serpiyordu. Yasalar dahilinde işlenen suçları, belirlenen mevzuata uygun olarak cezalandırma yetkisine sahipti. Hayatta cezayı hak edenler bu kadar değildi ama. Aysun gibi, Devran gibi yasalara tabi olmayan cezaları işleyenler yeterince caydırıcı yaptırımlara maruz kalmadan yaşıyorlardı. Kimse yasalara dayanarak Yurdagül’ü öldürmekle suçlayamıyordu onları ya da Derin ile olan mutluluklarını çalmakla. Suçlasalar bile bu ancak içlerinde patlayan duygular olarak kalıyordu. Aysun ikinci çocuğuna hamileydi işte, Vasfi ile bir aile kurmuş ikinci çocuğu doğuracak kadar huzur ve refah içinde yaşıyordu. Bülent ne sevdiği kadınla bir aile, ne de baba olabilmişti. Devran da kesin bulmuştu birini kendine, bir hayat kurmuştu. Annesinin, Nurhayat hanımla haberleştiğinin de farkındaydı ama bir şey demiyordu. İki kadının ortak acıları vardı, ikisi de evlatlarının ihanetine uğramıştı. Yine de gelip her şeyi ona anlatmaya kalkar diye bildiğini belli etmiyordu. Derin’in kurduğu dernekten haberi vardı, hatta derneğin kuvvetli bağışçılarından da biriydi ama isimsiz bağışlar yaptığı için Derin bunların ondan geldiğini anlayamazdı. Onun başardıklarıyla gurur duyuyordu. Derneğin adı basında da duyulmaya başlamıştı. Aktif olarak sosyal medya kullandıkları için projeleri duyurmak ve amaçlarına ulaştırmak da daha kolay oluyordu artık. Bir kaç gazete haberinde onun fotoğraflarını görünce telefonuna indirmişti. Geceleri odasına çekilince açıp bakıyordu arada bir. Derin’in yüzünde o eski neşeden eser kalmamıştı, yorgun ve bıkkın gözüküyordu. Tıpkı Bülent’in aynaya bakınca gördüğü yüz gibi.
İkinci bebek haberi Aysun ve Vasfi’nin beklediği sonuçları vermemişti. Bülent anlaştıkları miktarı düzenli ödediğini değişen şartların onun sorumluluğunda olmadığını yazmıştı Vasfi’ye. Vasfi, Aysun vazgeçer veya Elif’te olduğu gibi bebeğe zarar vermeye kalkar diye, ağabeyinin yazdığı olumsuz cümlelerden bahsetmemiş, bebek dünyaya geldikten sonra düşüneceğini söylediğini yazmıştı. Aysun bunu olumlu bir yaklaşım olarak algıladığı için keyfi yerindeydi. Hamileliğin bütün nazını yapıyor ama kendi için gezmelerden geri kalmıyordu. Elif’ten umduğu başarıyı bu bebekte bulacaktı muhtemelen. İlkine göre daha sakin geçen hamilelik dönemi, Vasfi için de iyiye işaretti. Belki de karısı nihayet aile hayatına uyum sağlıyordu. Yaşadıkları ciddi olaylardan sonra bu ikinci bebek herkese iyi gelecekti belli ki.
Bakıcı kadın hariç Elif’i düşünen kimse yoktu. İşin aslı olaylar o kadar hızlı bir şekilde gelişmiş ve sonrasında konuşulmasından o kadar çok kaçınılmıştı ki, Nurhayat hanım ve Derin Aysun’un gerçekten hamile olduğuna hiç inanmamışlar ve üzerinde de durmamışlardı. Onun Devran’ı bağlamak veya Yurdagül’ü yaralamak için söylenmiş bir yalan olduğunu düşünüyorlardı. Bu konuyu konuşmadıkları için de Hamide hanım ve Bülent dışında kimsenin bebeğin gerçek olduğundan haberi yoktu.
(devam edecek)