Devran ortalarda değildi ve telefonuna cevap vermiyordu, Nurhayat hanımın durumu daha iyiydi ve öğleden sonra servise çıkacağı söylenmişti. Yurdagül’ün cenazesine katılacak Derin’den başka kimse yoktu ailede ama o da annesi yoğun bakımdan çıkarken onunla kalmak istiyordu. Bülent sabaha kadar Derin ile kaldıktan sonra üzerini değiştirip, olan biteni öğrenmek için eve gitmeye karar verdi. Evde neler olduğundan emin olduğu için Derin’e de bir şey söyleyemiyordu ama niyeti annesinden Nurhayat hanımla hastanede kalmasıydı. O da Derin ile cenazeye gidecekti.
Hamide hanım oğluyla mesajlaşmış merak etmemesi gerektiğini yazmıştı gece boyunca. Olanlardan o da bahsetmiyordu ki zaten hastanede ya da mesajla konuşulacak şeyler değildi hiç biri.
Bülent sabah eve döndüğünde tek başına salonda oturuyordu annesi.
“Nasıl?” dedi yorgun bir sesle Bülent’i görünce.
“Öğleden sonra servise çıkacak. Cenaze öğlen kalkacak, Devran’a ulaşılamıyor. Derin cenazeye gitmek zorunda. Nurhayat hanımla hastanede durman mümkün mü?”
“Tabi!” dedi Hamide hanım yorgun bir sesle. O da sabaha kadar uyuyamamıştı olanlar yüzünden. Aysun’u, Vasfi ile göndermişti ama öfkesi yatışmamıştı. Canı ciğer, herkesi uğruna feda edeceği kızı nasıl böyle bir şey yapardı. Ağabeyine, ailesine nasıl böyle bir ihanet içine girebilirdi. Ağabeyinin nişanlısının ağabeyi ile üstelik Yurdagül gibi bir melek kadınla evliyken beraber olmak da neydi? Bir cana mal olmuştu tüm bunlar. Değer miydi? İki aile de mahvolmuştu. Nurhayat hanım da ölebilirdi ayrıca.
Annesi boşluğa bakmaya başlayınca, dayanamadı Bülent.
“Aysun odasında mı?” dedi berbat bir sesle.
“O gitti!” dedi annesi gözlerini kaldırıp ona baktı. O kadar yıkık görünüyordu ki, Bülent hayatı boyu annesini bu halde görmemişti, “Bir daha gelmemesini söyledim!”
Bu cümle Hamide hanımın hayatı boyu söyleyeceği belki de son cümleydi. Bülent onun Aysun’a ne kadar düşkün olduğunu biliyordu. Ona eve bir daha gelmemesini söyleyecek noktaya geldiğine göre, kalbi buna iyi dayanıyordu.
“İyi misin?” dedi Bülent annesinin yanına gelip.
“Hayır!” dedi Hamide hanım dudakları titremişti bunu söylerken ama ağlamadı, “Ama şimdi iyi olmak zorundayız! Ben hazırlanayım. Sen beni hastaneye bırakırsın!”
“Tamam!” dedi Bülent. Aysun’la yüz yüze gelmemek onu rahatlatmıştı garip bir şekilde. Ne diyebilirdi ki zaten. Ne dese boştu artık. Onun da yapacağı sonunda bir daha yüzünü görmek istemediğini söylemekti belki de. Annesi onu bu yükten kurtarmış, kendisi söylemişti. Annesine sarılıp, duş almak için yukarı çıktı. Sıcak suyun belki faydası olur diye düşünüyordu ama ne aklında, ne de bedeninde herhangi bir sakinleşme yaşanmadı. Zihni sürekli Aysun’la kavga ediyordu. Bir an için Aysun’un Devran ile kaçmış olabileceği aklına geldi ama sonra kovaladı bunu aklından. Kaçsalar ne olacaktı ki? Daha kötü olabilirler miydi şu yaptıklarından.
Hamide hanım henüz söylememişti oğluna, Aysun’u Vasfi ile yolladığını ama söyleyecekti. Şimdi öncelik Aysun yüzünden mahvolan ailenin yanında olmaktı. Nurhayat hanıma gidecekti ama nasıl bakacaktı zavallı kadının yüzüne bilmiyordu. Aysun’un başlarına açtığı bu durumdan kaçışları yoktu. Koltuğun kolundan güç alarak doğruldu ve ağır ağır o da çıktı odasına giyinmek için. Yol boyunca hiç konuşmadı ana-oğul hastaneye giderken. Arabayı garaja park edip, asansörle çıkarlarken konuştu Hamide hanım.
“Onu Vasfi ile gönderdim!” dedi asansörde başını yerden kaldırmadan.
Bülent annesine baktı, soru soracak hali bile kalmamıştı artık.
“Çocuğa bir baba gerekiyordu. Aysun tek başına gitmez, iyice canımızı sıkardı. Vasfi uzun zamandır ona aşıktı, çağırıp konuştum!”
“Bebeği de söyledin mi?”
“Evet söyledim!”
“Tamam!” dedi Bülent, asansörün kapıları açılırken
“Bir miktar çek yazdım ve Aysun’un miras hakkını alabileceklerini söyledim! Vasfi kabul etmeyebilirdi yoksa!”
“Tamam!” dedi Bülent yine, annesi konuştukça kız kardeşinin adını bile duymaya tahammülü kalmadığını anlıyordu. Nereye gittiği, kimle gittiği hiç umurunda değildi artık. Yine de en azından arsızlıkta tavan yapıp Devran ile gitmemişlerdi. Hoş onun da nerede olduğunu bilen yoktu.
Beraberce Derin’in yanına yürüdüler. Nurhayat hanım henüz yoğun bakımdan çıkmadığı için Derin, Bülent’in bıraktığı yerde bekliyordu. Bir kaç arkadaşı gelmişti yanına. Hamide hanım sessizce yanına oturdu ve elini tuttu Derin’in. Kızının yaptıklarından o kadar utanç duyuyordu ki ne diyeceğini bilemiyordu.
“Annem bekleyecek anneni!” dedi Bülent, “Biz cenazeye gidebiliriz!”
Derin başını salladı bir şey söylemedi. Hepsi çok yorgun ve gerginlerdi, kimsenin söyleyecek sözü kalmamıştı.
Derin cenazeyi aklına gelen herkese haber vermişti. Devran’dan hiç haber yoktu, ona da cenaze bilgilerini göndermişti yine de. Bülent’in Aysun’a duyduğu öfkenin benzerini o da ağabeyine duyuyordu. Mezarlığa giderlerken ikisi de hiç konuşmadılar, cenaze boyunca ve dönerlerken de konuşmadılar. Hamide hanım arayıp, Nurhayat hanımın servise çıkarıldığını ve iyi olduğunu haber verince, Bülent eğilip haber verdi Derin’e sadece. Derin cenaze boyunca katılarak ağladı ve Bülent’te elinden gelen tek şeyi yaparak ona sarıldı sadece. Devran cenazeye katılmamıştı. İnsanlar Yurdagül’ün neden öldüğünü, kocasının ve kayınvalidesinin nerede olduğunu merak ediyorlardı. Derin soranlara tatsız şeyler yaşandı demekle yetiniyordu. Kime ne anlayacaktı, nasıl anlatacaktı. Eninde sonunda duyulacaktı olanlar zaten.
Yurdagül’ün yakın arkadaşı Gülay dağılmış haldeydi. Neler olduğunu anlayan ve bilen bir tek o vardı. Şirkettekiler patronlarının neden karısının cenazesine katılmadığına bir anlam verememişlerdi. Bir kısmı birlikte bir kaza geçirip, Yurdagül’ün öldüğü, Nuhayat hanımın ve Devran’ın hastanede olabileceği ihtimalini konuşmaya başladılar. Ne Gülay, ne de Derin giderek yayılan bu dayanaksız habere itiraz etmediler. Gerçeğin bilinmesinden çok daha iyiydi şimdilik bu masum yalan.
“Belki Devran’ın da öldüğünü söylemeliyiz!” diye mırıldandı bir ara kendi kendine. Sadece Bülent duydu söylediklerini.
Evet sadece Yurdagül’ü toprağa vermiyorlardı aslında, Devran ve Aysun’da ölmüşleri aileleri için o olayla. Kimse bu olanlarla nasıl baş edeceklerini bilmiyordu. Derin cenazeden sonra kimseyi eve veya hastaneye kabul edemeyeceklerini söyledi gelenlere. Zor bir dönem geçiriyorlardı. Bu durum insanlara iyice tuhaf gelse de, kaza haberini doğrular göründüğü için kabullenip, dağıldılar. Açıklamaya rağmen merak edenlerle, açıklamayı veya cenazeyi kaçırıp eve gelenler, kapıdan dönmek zorunda kaldılar. Evdeki çalışanlar kimseye bir açıklama yapmamaları konusunda sıkı sıkı tembihlenmişlerdi Derin tarafından. Ailenin durumuna çok üzülen emektar çalışanlar durumu idare etmişlerdi gelenler için. Gülay mezarlıktan ayrılmadan gelip yapabileceği bir şey olup olmadığını sormuştu, Derin onun her şeyi bildiğini bildiğinden sarılıp ağlamıştı sadece. Kızcağız Nurhayat hanımın hastanede olduğunu bilmediğinden ayrılıp gitmişti cenazeden sonra. Arkadaşının başına gelenlere neden olan adamın şirketinde daha fazla çalışmak istemiyordu zaten. Ertesi gün vereceği istifası çantasındaydı yanında.
Bülent ve Derin cenazenin de yorgunluğu ve ağırlığı üstlerine çökmüş bir şekilde hastaneye geri döndüler. Hamide hanım, gözleri kapalı yatan Nurhayat hanımın yanında oturuyordu odada. Bülent’in bir arkadaşı aracılığı ile özel bir odaya alınmışlardı. Zavallı kadın yoğun bakımdan çıkmış olsa da kendini o kadar berbat hissediyordu ki, ağzını açıp bir kelime bile etmemişti henüz. Arada bir kapalı gözlerinden yastığına yaşlar süzülüyor. Hamide hanım da ne diyeceğini bilemeden mendille siliyordu yaşları. Nurhayat hanımın yanında güçlü durmaya çalıştığı için, Bülent ve Derin gelince kendini koridora atıp derin derin nefes almaya başladı. Bülent annesinin halini gördüğü için onun peşinden çıkmıştı. Derin annesinin yanına gidip yatağın yanına oturdu.
“Son görevimizi yaptık Yurdagül’e!” diye mırıldandı elini tutarken, “Ben yanındayım artık!”
Nurhayat hanım kızının sesini duyunca açtı gözlerini. Odada başka kimsenin olmadığını görünce, “Devran?” dedi bitkin bir sesle.
Evde çalışanlar onun eşyalarını toplayıp, gittiğini görmüşlerdi ama bir şey bilmedikleri için Derin dahil kimseye bir şey söylememişlerdi.
“Ortalarda değil! Karısının cenazesine bile gelmedi!”
(devam edecek)