Sır – Bölüm 30

Nevzat ve Hasan yurt müdüründen haber bekleyip duruyorlardı ama arayan soran yoktu maalesef. Sultan hanım artık yeğenini dilediğince öpüp koklamanın keyfini yaşıyordu. Hasan onlara geliyor, etraflarında kimseler yokken konuşuyorlardı her şeyi rahatça. Sultan hanım da meraktaydı iyice. Hasan’ı bulmuşlar ama şimdi o geceki kızı arıyorlardı.

“Benim yaşımdaki bir kadın için fazla heyecanlı olmaya başladı hayat!” diyordu arada bir. İki kardeş hararetli hararetli planlarını konuşurken, onları hayran hayran izliyordu. Hasan’ın geldiği günler ona ne yedireceğini şaşırdığından bir sürü şey pişiriyordu. Başlarda bilmese de yavaş yavaş öğreniyordu çocuğun neyi sevip, sevmediğini. Nevzat’a benziyordu gerçekten damak tadı da.

“Ah Ceylan! Gör bak ne güzel kardeş oldular ikisi!” diyordu içinden sürekli. Kız kardeşi çocuk yaştaydı gittiğinde şimdi kendinden büyük oğlu vardı.

Hasan’ın teslim olma tarihi gelmeden bir kez daha gitmeye karar verdiler müdüre. Gözde henüz bir karara varamadığı için müdür bekliyordu ikisinin gelmesini.

“Öğrenmesi gereken, öğrendi konuyu!” dedi onları görür görmez.

“Nasıl? Buldunuz mu onu?”

“Buldum evet! Gereken konuşmayı da yapıp, her şeyi anlattım. Bundan sonrası onun alacağı karara bağlı!”

“Nerede? Nasıl ulaşabiliriz ona?” dedi Hasan hemen.

“Ulaşamazsınız. İsterse o size ulaşır zaten. Kusura bakmayın ben kızımızı korumak zorundayım, ister yurtta kalsın, ister kalmasın. Artık gerçeği biliyor. Sizin telefonunuz da ben de var. Ulaşmak isterse ona veririm!”

“Ben askere gideceğim!” dedi Hasan telaşla, “Ne olur bizi buluştursanız?”

“Üzgünüm ama bu kararı ben veremem, annenizin kızı da sizin gibi reşit bir birey artık!”

“Doğru söylüyor!” dedi Nevzat.

Hasan çok çaresiz hissediyordu kendini, “Ne yapacağız şimdi?” dedi ağabeyine.

“Hiç bir şey!” dedi Nevzat, “Onun harekete geçmesini bekleyeceğiz.”

“Ya ben yokken harekete geçerse?”

Nevzat dönüp yurt müdürüne baktı, hepsi de Gözde’nin bir anda ailenin karşısına çıkma ihtimalinden bahsedildiğini biliyordu. Hasan haklı olarak o yokken babasının onun öz evladı olmadığını öğrenmesini istemiyordu.

“Anladım ben sizi!” dedi yurt müdürü, “Bu konuyu onunla konuşurum, eğer ailenizin karşısına çıkmaya karar verirse, bunu siz döndükten sonra yapar!”

“Teşekkür ederim!” dedi Hasan derin bir nefes alarak.

Başka yapacak bir şeyleri olmadığı için kalkıp, Sultan hanımın yanına döndüler. Nevzat ve annesi, Hasan’ı asker etmeye gidemeyecekleri için o gün vedalaşıyorlardı. Aslında Hasan gelseler bile ailesinin onların kim olduğunu anlayamayacağını söylüyordu ama yine de “Gerek yok oğlum bir ay sonra geleceksin zaten!” demişti teyzesi.

Böylece Hasan aklı, annesinin kızında kalmış bir şekilde gitti askere. Ayrılırlarken babasının gözlerinin içine baktı elinde olmadan, belki de babası olarak son bakışıydı bu ona. İçi tuhaf oldu, yine gözleri doldu elinde olmadan. Ne diyecekti acaba öğrenince, “Sen benim oğlum değilmişsin, çık git bu evden!” der miydi? Yoksa, “Ben seni evladım bildim, oğlumsun!” mu derdi. Miras değildi aslında umurunda olan, ailesinin, özellikle babasının alacağı tavırdı. Annesinin başına gelenler yüzünden büyük suçu vardı tabi onun. Bu konuda yüreği yumuşamış değildi ama onca yıl baba dediği adamın, onu da yok sayması ağır gelirdi herhalde.

“Dur bakalım ne olacak?” dedi birliğine giderken yol boyunca düşündü durdu kendi kendine. Nevzat ağabeyine cesur cümleler kursa da, onun için de hiç kolay değildi bu olanlar ve olacaklar.

Yurt müdürü Gözde’yi arayıp anlattı Hasan ve Nevzat’ın ziyaretini. Hasan’ın durumunu da ekledi sözlerine. Gözde’nin harekete geçme ile ilgili bir kararı yoktu henüz zaten. Sindirmeye çalışıyordu olanları.

Bu arada Kerime hanıma da bahsetmişti olanlardan. Mustafa bir yerde ağzından kaçırır diye, duyduktan epey sonra fırsat bulup anlatabilmişti onun evde olmadığı bir zamanda. Kerime hanım çok duygulanmıştı öğrenince, “Hiç değilse kimlerden olduğunu öğrendin!” demişti herkesten farklı olarak, “Belirsiz bir geçmişin yok artık. Nerelisin diyenlere verecek cevabın var!”

“Doğru!” demişti Gözde gülümseyerek.

Yaşlı kadının çok zamanı kalmadığının farkındaydı artık. Aslında Gülfem hanımın dediği gibi o aileden miras payını alırsa ki baba hayattayken bunu yapabiliyor muydu pek emin değildi, Mustafa ve kendisi için rahat bir hayatları olabilirdi.

“O askere giden çocuk ne olacak peki?” diye sordu Kerime hanım bu defa.

“Bilmiyorum, ailesi onun kendi çocukları olmadığını öğrenince ne yaparlar bilmiyorum. İyi insanlardır bir şey değişmez derdim ama annemin başına gelenleri düşününce pek öyle bir sonuç çıkmıyor ortaya Kerime teyze!”

“Tüh! Tüh!” dedi Kerime hanım, “Öz çocuğunu istemedi benim evladım, işte görüyorsun. Canımdan çıkan yaptı bunu kendi canından çıkana. Çok acımasız oldu insanlar, öz evladımı tanıyamadım ben!” dedi üzüntüyle.

“Sen şimdi eskileri düşünüp üzülme Kerime teyze. Mustafa onlarla büyüse kim bilir ne horlanır, neler yaşardı? Her zaman aileyle büyümek değil en iyisi bence, sevgiyle büyümek!”

“Ah benim içli kızım!” dedi Kerime hanım gözleri dolarak, “Senden onu da esirgediler!”

Hasan’ın askere gideceğini duyunca “İyi madem bir şey olmaz bunca yıl sonra bir ay daha beklemekten!” dedi Gülfem hanım, “Demek ki çocuk başına geleceklerin farkında!”

“Onun da bir günahı yok ki!” dedi Gözde, “Zavallı öz ailesi bilerek büyümüş o insanlarla, benim annemle. Bile isteye geçmemiş ki benim yerime. Ben ne kadar mağdursam, o da o kadar mağdur!”

“İyi de sen yetimhanede büyüdün, o lüks içinde!” dedi Gülfem hanım, “O kadar da yumuşak yürekli olma!”

“Evet ama şimdi yine bir aile sahibi olamayacağım gibi, bir de onu ailesinden edeceğim!”

“Ama hayatını kurtaracak bir maddi gücün olacak! Bir aileye ihtiyacın yok zaten senin artık ama paraya ihtiyaç her zaman var!”

“Bir başkasının hayatını mahvetme pahasına mı?”

“Ne yapacaksın peki o zaman!” dedi Gülfem hanım çaresizce. Haksız bulmuyordu Gözde’yi ama şimdi kendini düşünmesi gerekiyordu daha çok! Evet o çocuğun tatsız şeyler yaşama olasılığı yüksekti ama zaten o da bulmuştu kendi ailesini. Varlıklı da bir aileydi üstelik.

Gülfem hanım yurtta büyümediği için istenmemenin ne demek olduğunu bilmiyordu Gözde gibi. Hasan denilen o çocuk da şimdi istenmeyecekti kendisi gibi. Bunu göze alarak da onun hayatını korumak istiyordu üstelik. Kardeş yapmazdı böylesini. Kardeş de sayılırlardı aslında belki de, ikisi de aynı annenin evlatlarıydı bir şekilde.

Aynı cümleleri Hasan da kurmuştu bir kez Nevzat ağabeyine, “Beni onun annesi büyüttü kendi evladı sanarak, besledi sütüyle! İkimiz kardeş sayılırız bir şekilde!”

“O senin gibi düşünür mü bilmiyorum!” demişti Nevzat.

Aslında kendini o kızın yerine koyduğunda, böyle bir şey duysa, öfkeden başka bir şey duyamayacağını hissetmişti içinde. O kız da öfke, nefret ve kıskançlıkla dolabilirdi Hasan ve ailesine karşı. Bunlar da pek kardeşçe duygular sayılmazdı. Hoş kızın ne hissettiği onlar için çok önemli miydi ondan da emin değildi. Sırf Hasan mutlu olsun diye karışmıştı Nevzat bu işe. Bu olayın sonunda kardeşini geri almış olacaktı. Kolay olacağını o da düşünmüyordu Hasan için, ona anlatmaya da çalışıyordu bazen ama o kızın bilmesi gerektiğinin altını çiziyordu ısrarla. Başkasının hakkını yiyerek, ona sunulan bu ağabey ve öz teyze gerçekliğinin karşılığını verebilir miydi?

“Ben sana gerçeği hiç anlatmasam, hayatında hiç bir şey değişmeyecekti!” diyordu Nevzat’ta ona, “O yüzden başına gelecek her şeyden sorumluluk duyuyorum!”

Herkes için karmaşıktı her şey aslında ve hepsinin kafasında bir sürü düşünce dolanıyordu. Gözde’nin harekete geçeceği zamana kadar her gün başka senaryo geliyordu hepsinin aklına.

(devam edecek)

Yorum bırakın