Sır – Bölüm 25

Annesinin namaza kalktığını duyar duymaz kalkıp gitti yanına Nevzat. Sultan hanım oğlunun darmadağın olmuş yüz ifadesini görünce korktu, “Hasta mısın oğlum? Bir yerin mi ağrıyor?” dedi endişeyle.

Nevzat bir çırpıda anlattı dün gece yaptığını, Hasan’ın yazdıklarını okudu sonra.

“Dur bakalım!” dedi Sultan hanım da, o da emin olamıyordu çocuğun tepkisinden. Annesi gideli bir yılı geçmişti artık ama genç çocuktu, neler düşünmüştü bütün gece kim bilir?

“Arama sen!” dedi oğluna, “Bırak biraz sindirsin içine. Kafasına bir şey takılınca soruyor nasılsa!”

Nevzat ayılmak için duşa girdi annesi namazını kılarken, sonra sessizce kahvaltı hazırladılar beraber. Çayları doldurup oturacaklarken kapı çalındı. Nevzat “Hayırdır inşallah!” diyerek kapıya gitti. Hasan’dı gelen. Bütün gece uyumadığı belliydi yüzünden kızgın görünmüyordu.

“Erken geldim ama sen işe gitmeden yakalamak istedim!” dedi Hasan, kendi evi gibi çekinmeden girdi içeriye.

“Hoş geldin oğlum, gel kahvaltı ediyoruz!” dedi Sultan hanım, kalkıp ona da bir tabak koydu. Hasan tabağından bir kaç lokma alana kadar konuşmadı hiç. Sultan hanımla, Nevzat’ta sessizce beklediler bir şey söylesin diye.

“Keşke saklamasaydın bunca zaman!” dedi Hasan birden bire, “Annem çok üzülürdü bilse herhalde!”

“Annenin bilmesini asla istemedik zaten!” dedi Nevzat suçlu suçlu.

“Çok karışık bir durum aslında, ben o kızın hayatını yaşadım bunca zaman diyeceğim. Bu hayatı ona yaşatmazlarmış belli ki, anneme de!”

“Sen annenin kurtarıcısı oldun!” dedi Sultan hanım, “Öz anneni istesen de kurtaramazdın zaten!”

Hasan baktı bir onun, bir Nevzat’ın yüzüne, huzursuz huzursuz kıpırdanıyor, neyi nasıl söyleyeceğini bilmiyordu belli ki.

“Kızgın mısın bana?” dedi Nevzat dayanamayıp.

“Babama kızgınım daha çok, babaanneme, dedeme kızgınım ama sonra düşünüyorum onlar benim ailem bile değiller!”

“Hayır!” dedi Sultan hanım araya girip, “Onlar senin ailen! Sen o evde büyüdün, onlar da sana babalık, babaannelik, dedelik yaptılar. O gece olanlardan haberleri bile olmadı. Sen o doğdun ve o eve gittin, o evdeki her şey senin hakkın, o insanlar da senin ailen!”

“Siz kimsiniz peki?” dedi Hasan ağlamaklı bir sesle.

“Biz de senin aileniz!” dedi Nevzat, “Onlar sana bakıp, büyüttüler. Gerçek ailen onlar. Biz soydan aileniz. Bize karşı hiç bir sorumluluğun yok. O yüzden de ben bencillik ettim dün gece, sana hiç anlatmamalıydım bunları!”

“Artık gerçekten ağabeyim olduğunu biliyorum. Siz de teyzemsiniz! Bu kısım aslında benim diğer kısımdan daha karışık ama mutsuz etmiyor!”

Sultan hanım tutamadı kendini başladı ağlamaya, kalkıp yanına gitti Hasan’ın, “Dur sana bir sarılayım iyice!” diyerek bağrına bastı oğlanı. Hasan da koyverdi kendi ağladı uzun uzun. Nevzat’ta ağladı onları seyrederken.

“İzin alayım mı bu gün?” dedi Hasan’a

“Yok ağabey alma! Bir sorun olmadığını bilmenizi istedim. Ondan geldim ben! Çok şaşkınım ama sizden yana bir sıkıntım yok. Aksine ailem olmanıza çok sevindim!”

Nevzat sarıldı bu sefer.

“Gitme derdim ama ailene dönmen lazım!” dedi Sultan hanım, “Bu kapı her zaman sana açık, burası da senin evin!”

“Tamam!” dedi Hasan, sarıldı onlara, çıkıp gitti sonra.

“Fikri değişir mi sence?” dedi Nevzat endişeyle annesine.

“Zamana bırakacağız artık, memlekete gidince iyice düşünür!”

Nevzat, Hasan gidince bir süre yazmaz sandı ama hiç düşündüğü gibi olmadı. Hasan merak ettiği, aklına takılan her şeyi işlerinden fırsat buldukça sordu ağabeyine. Aslında yüz yüze olmaktansa böyle yumuşak geçişli bir dönem iyi geldi ikisine de. Hasan annesinden sonra yabancılaşmaya başladığı kendi evinden sonra sıcak bir yuva bulduğu için mutluydu. İki aileye sahip olmak şaşırtıcı ama güzeldi. Elbette babasına ve hiç kimseye bahsetmeyecekti bu olanlardan ama bunu mirastan mahrum olmak için değil, annesinin arkasından konuşturmamak için yapacaktı. Babası bildiğinin en iyisini yapıyordu. Bilmediği çok şey vardı ama Hasan’ın da bilmediği çok şey vardı hayatta. Nevzat kardeşi yazdıkça gurur duyuyordu onunla, el kadar çocuk herkesten olgun, herkesten akıllı laflar ediyordu. Sultan hanımın da yüzü gülüyordu artık, yeğeni ile oğlu nihayet gerçekten kardeş olmuşlardı.

Altı yedi aylık memleket macerasından sonra Hasan’ın geri gelmesine haftalar kalmıştı. Askerliğinin zamanı da yaklaşıyordu. Yirmi sekiz gün de yapacak olsa, korkuyordu askere gitmekten. Arkadaşlarından henüz yapan olmamıştı. Nevzat paralı yapmadığı için kendi askerlik anılarından anlatmıştı biraz ona. Ağabeyinin deneyimleri ve nasihatlerine daha çok kulak veriyordu artık. Gelince iki annesine de gitmek istiyordu ilk önce. Çok tuhaf geliyordu hâlâ böyle olması.

“Annemin kızını bulmamız lâzım!” diyordu bir de son günlerde, “Bunun annesine bir borcu olduğunu söylüyordu. O kadar güzel annelik etmişti ki Hasan’a, o da kızını bulup, onun iyi olduğundan emin olmak istiyordu şimdi. Onun annesini almıştı elinden, o da kimsesizler yurdunda sahipsiz büyümüştü!”

“Hayatta kaldı mı onu da bilmiyoruz ki?” dedi Nevzat, “Kimseye borcun yok senin!”

“Allah Allah neler düşünüyor bu çocuk!” demişti Sultan hanım ama hak vermişti Hasan’a, yıllardır onların da hiç akıllarına gelmemişti gidip o çocuğu bulmak. Hikayede en çok kaybeden o olmuştu oysa.

“Nereden bulacağız?” diyordu Nevzat.

“Yusuf denilen o adamın numarası yok muydu sende? Hasan’ı nasıl bulduysan onu da bulursun? Sor nereye bırakmış çocuğu o gece?”

Annesi ile kardeşi aklını çelince, Nevzat’ta hak verdi onlara. O zavallı kıza ne olmuştu acaba?

“Can sıkıcı şeyler duyabiliriz, bunlara hazır mısınız?” diye soru hem annesine hem kardeşine.

“Hayatta olsun da kurtarırız ne haldeyse!” dediler ikisi de.

Nevzat Yusuf’un numarasını kaybetmemişti neyse ki. Yusuf aylardır Nevzat’ta para koparmak için bir bahane ararken, onun adını telefonunda görünce gözleri parlayarak açtı hemen. Kızın peşine düşeceği hiç aklına gelmediği için şaşırdı Nevzat hangi yurda bıraktığını sorunca, iyi olacak hastanın ayağına doktor böyle geliyordu demek.

“Bedava değil bu bilgiler biliyorsun!” dedi pişkin pişkin. Nevzat’ın umurunda değildi para, Hasan için verdiği kadarı vermeyi teklif etti yine, aç gözlü Yusuf o kadarını koparabileceğini bile ummadığı için hemen kabul etti. Hasan’ı bulup bulmadığını anlamaya çalıştı ama Nevzat hiç bir bilgi vermedi. Gidip Hasan’ın babasına bir şey söyler diye düşündüğünden bilsin istemiyordu olanları. Geçen defa buluştukları yerde buluştular yine. Nevzat parayı verince, o da kızı çöp poşetinde kapısına bıraktığı yurdu söyledi.

Gözde, Bahar gelince, Kerime hanımın evinde derin bir temizlik yapmaları gerektiğine karar verdi. Kerime hanım yıllardır yaşı çok ilerlediği için büyük bir temizlik yapamıyordu. Ölür giderse, Mustafa neyin nerede olduğunu bilmez, ev çocuğa yük olur diye de düşündüğünden, aklı yerindeyken temizlenip, bir şeyleri atsınlar, hafiflesin istiyordu. Gözde iki yıldır yıllık izin kullanmadığı için Gülfem hanımla konuşup on gün izin aldı. Biraz Kerime hanımların evini kaldıracak, biraz da kendi evinde düşündüklerini yapacaktı. Komşunun ölen kayınvalidesinden kalan tekerlekli sandalyeyi ödünç alıp, Kerime hanımı ona oturttular. Mustafa işe gitmeye devam ettiği için Gözde onu evin içinde gitmek istediği yere götürüyor, boşalt dediği yerleri de tek tek döküp içinden çıkanları ona gösteriyordu. Kerime hanım evde olanın yarısından fazlasını kapının önüne çıkarmaya başlamıştı. Eski fotoğraflar, büyüklerden kalan saatler, gözlükler, işe yaramayan ama çekmecelerde gizli bir hayat süren bir sürü hayalet eşya.

“Mustafa’da benden öğrendi saklıyor her şeyi!” diye söyleniyordu bir yandan da, “İstifçi ettim çocuğu kendim gibi! O işteyken onun odasını da dökelim de atalım saçma sapan sakladıklarını!”

(devam edecek)

Yorum bırakın