Sır – Bölüm 21

Gözde iyice alışmıştı işine, Gülfem hanım da hem seviyor, hem güveniyordu artık ona. Salonun bir anahtarını ona veriyor bazı günler biraz geç gelip evinde dinleniyordu hatta. Müşteriler sabahın köründe gelmedikleri için o da müşterilerle aynı saatlerde geliyordu salona. Gözde’yi sevdikçe, sohbet etmeye de başlamışlardı boş zamanlarında. Onun hikayesini, anlattığı mahalledeki o güzel insanları duydukça hoşuna gidiyordu. Hele şu Mustafa’yı merak ediyordu baya. İlişkileri ilerledikçe evde kullanmadığı ufak tefek eşyaları, giymediği kıyafetleri o da vermeye başladı Gözde’ye. Kendisine olmasa bile mahallede bir ihtiyacı olana veriyordu Gözde getirdiği şeyleri. Mahalleli de yavaş yavaş ısınıp sevmeye başlamıştı onu. Kerime hanım ile Salih beyin anlattıklarının da çok katkısı vardı tabi bu yumuşamada. Sonuçta kimseden bir şey istemeden, kimseye kendini yük etmeden yaşıyordu aralarında. Hatta kısmetler bile çıkıyordu artık mahallede, Kerime hanıma gelip söylüyorlardı var mı bir sevdiği diye. Kerime hanım gelenlerin hiç birini beğenip layık görmediği için “Var” diyordu hepsine. Çöpsüz, üzüm görüyordu herkes Gözde’yi. Uysal ve iyi niyetliydi de, daha iyi gelin adayı mı bulacaklardı oğullarına.

Salih usta “Niye kesiyorsun kızın kısmetini?” demişti bir keresinde, “Belki içlerinden biriyle mutlu olur, ister kendi de.”

“Kısmetiyse ben önüne durabilir miyim?” diyordu Kerime hanım gülerek, “Nasılsa bulurlar birbirlerini bir yerlerde.”

Bu arada Salih usta da bir kaç ay içinde dükkanı kapatmayı planlıyordu. İşler eskisi kadar tat dökmediği gibi artık kendisi de yoruluyordu. Köyde bir evleri vardı aileden kalan gidip biraz da bahçeyle uğraşıp, köy kahvesinde tembellik etmek istiyordu. Kahvedekiler orada da kahve olduğunu gelip tembellik edebileceğini söyleyip dalga geçiyorlardı ama o gitme niyetinde ciddiydi. Kahveci ile konuşmuştu Mustafa’yi işe alması için. Yerleri paspaslar, bardakları yıkar, çay demlerdi. Kahvecinin aylak çırağı bir kızı kaçırmış, ortadan kaybolmuştu. O gitmeden alışsın diye Mustafa’yı yarım gün kahveye gönderiyordu. Mustafa çırağı yok diye kahveciye yardım ettiğini sanıyordu ama Salih usta, Kerime hanım ile Gözde’ye gideceğini söylemişti. Onlar da çok üzülmüşlerdi ama ustaya da hak verdikleri için bir şey diyememişlerdi. Salih usta evindeki her şeyi götüremeyeceğinden bir kaç parça eşyasını Gözde’nin evine geçirtti. Böylece bir karyolası ile bir gardırobu da oluverdi Gözde’nin. Perdeler almıştı yazın pazardan, ev sahibi ile görüşüp, tatil günlerinde evin içini dışını boyamışlardı Mustafa’yla. Yağ tenekelerine sardunyalar ekip, kapının önüne dizmişlerdi. O eski, gece kondu hem renklenmiş, hem de daha sevimli bir hale bürünmüştü. Artık Gözde için gerçekten bir evdi burası. Yattığı yer, oturduğu yer aynı da olsa bu minicik yer ilk yuvasıydı onun.

Hasan birinci sınıfta biraz aylaklık yapıp bazı derslerden kalmıştı ama annesinin sağlığı bozulmaya başlayınca bir an önce mezun olmak için asılmıştı derslerine. Babası da yavaş yavaş işi öğrensin istediğinden tatillerde gittiklerinde yanında gezdiriyordu onu. Dedesi nihayet sağlığını bahane edip işleri devretmişti Hasan’ın babasına. O da yıllardır beklediği ağalığı, geç olmadan oğluna öğretmek istiyordu şimdi. Babası gibi oğlunun önünde set olmak istemiyordu. Hasan da kardeşlerini yetiştirir hepsi birlikte idare ederlerdi her şeyi. Tabi sadece kardeşleri değil kuzenleri de vardı. Babası ağa olmuştu ama amcaları halaları da ortaktı kazanılan her şeye. Dedesi kendi kardeşlerini söz sahibi etmemişti hiç bir şeyde. Onlar da aldıkları terbiyeden ağabeyimiz diyerek boyun eğmişlerdi her şeye. Amcaları ve halaları dedesinin kardeşleri kadar sessiz değillerdi. Nesil ilerledikçe gelirin bölüneceği nüfus da arttığından, adil olunması için kendilerinden birinin de işin içinde olmasını istiyorlardı.

“Senin kardeşlerin veya kuzenlerin de istiyorlar mı toprak ile uğraşmayı?” demişti Nevzat bir keresinde. Gençler artık ailelerinden de kalsa kendi istedikleri bir şeyi yapmayı seçiyorlardı.

“Aslına bakarsan herkes biri çalışsın, diğerleri yesin istiyor hem. Hem de işlerin yürüyüşünde söz sahibi olayım istiyor!” demişti Mustafa büyük büyük. Aslında babasının lafıydı bu ama söylerken yakıştırmıştı ağzına.

“Sen istiyor musun?” demişti Nevzat bu kez.

“İstemeyip ne yapayım? Baksana ağabey arkadaşlarım daha kazandılar okullarını ama daha şimdiden işe nasıl gireceklerini düşünüyorlar kara kara. Yurt dışına gitmek isteyen de çok. Bu yurt dışı kollarını açmış bizi beklemiyor herhalde! Ben istemiyorum yurt dışına gitmeyi. Sonuçta ırgatlık yapmayacağım ki ağa olacağım!” diyerek gülüyordu Hasan.

“Başın ağrıyacak, bedenin ağrımasa da! Anlattığına göre senin nesline daha da zorlaşacak işler!”

“Annem iyi olsun da şimdi başka şey istemiyorum ben Nevzat ağabey!” deyince Mustafa, başka bir şey sormadı Nevzat. Onun malına, mülküne merakından sormamıştı zaten bunları. Ailesini de tanımaya çalışıyordu biraz. Görünüşe göre maddi açıdan geleceği garantiydi Hasan’ın. Haklıydı diğer arkadaşları gibi maaş peşinde koşmaktansa, çocukluğundan beri içinde olduğu toprak işi daha iyiydi onun için. Seviyordu Hasan babasının memleketini. Aslında Ege’li olduğunu bilmiyordu tabi daha. Nerenin ekmeğini yersen oralı oluyordun işte.

Hasibe’nin ameliyatından sonra Nevzat bir türlü ayarlayamamıştı Hasan ile annesini bir araya getirmeyi. O uygun olsa, Hasan olmuyordu genellikle ya da son dakikada Hasan görüşmek istiyordu, eve gidip annesini alacak vakti olmuyordu. Kafeye de annesini getirmeyeceği için denk gelmiyordu bir türlü.

“Her şey kısmet kadar!” diyordu Sultan hanım, oğlu ne anlatırsa dinliyordu Hasan hakkında, hatta bazen yeniden yeniden anlattırıyordu. Hasan hayatlarına girince, eskileri konuşmayı bırakmışlardı artık. Varsa yoksa Hasan’dı konuları. Tabi bir de Nevzat’ın evlenmesi.

“Kardeşinin peşinde dolaşmaktan bir kız bulamadın kendine!” diyordu Sultan hanım, “Tamam buldun artık onu işte! Her dakika da görüşemiyorsunuz, yok mu oğlum etrafında şöyle helal süt emmiş sana göre bir kız!”

Oluyordu aslında Nevzat’ın hoşlandığı kızlar tabi, arkadaş ortamlarına da giriyordu. Tüm hayatı, annesi ile Hasan’dan ibaret değildi. Çalıştığı yerden, okuduğu okullardan vardı bir çok arkadaşı. Eski arkadaşlarının bir kısmı evlenmişti bile. Annesi öyle diyordu da daha otuzuna yeni gelmişti, artık kimse evlenmiyordu ki öyle erkenden. Hatta evlenmiyordu bile çoğu arkadaşı. Daha şimdiden iki tane boşanan bile vardı. Nevzat’tan hoşlanan da olmuştu bir kaç tane, sakin çocuktu Nevzat. Nazikti, konuşması düzgündü. İyi bir işi vardı, maaşı fena sayılmazdı. Niyeyse bir yere kadar gidiyordu hep, öyle bir ömür geçirecek kadar yoğun hissedemiyordu Nevzat. Evlenmek istemiyordu belki de, mutlu mutlu yaşıyordu şimdilik böyle.

Gülfem hanım da Gözde’yi sıkıştırıyordu arada bir. Gerçi o da biliyordu kızcağız on saat çalışıyordu neredeyse, yorgun argın evine gidiyor, haftanın bir günü de izin yapabiliyordu. Gündüz gözüyle mahallede bile kimse göremiyordu artık onu.

“Yok abla ne evlenmesi?” diyordu Gözde zaten, “Aklıma bile getirmiyorum ben öyle şeyleri!”

Ayakta kalmaya çalışmaktan, aşk diye bir şey olduğunu bile fark etmemişti daha Gözde. Yıllar boyu, çıkınca ne olacağından korkarak büyüyordu yurt çocukları. Zengin koca hayaliyle yaşayan da çoktu elbette ama zenginler yurdun kapısında kuyruk olmuyordu kızlar için. Soyu sopu belli değil diye gelin istemeyen aile de çoktu. Biliyordu çünkü çıkıp da ziyarete gelenlerden duyuluyordu böyle hikayeler.

“Sanki kraliyet ailesi kendileri!” diye dalga geçerdi Songül böyle şeyler duydukça. Müdürden korkusuna bir daha arayıp sormamıştı Songül’den haber geldi mi diye ama birazcık kenara para ayırabilince, bir hediye alıp gitmişti orada sevdiklerine. Emekleri vardı hepsinin yetişen çocuklarda, başka kimseleri de yoktu zaten geçmişlerinden. Mağdur olmadan bir hayat kurabildiğine sevinmişti herkes. Yine de Songül sayesindeydi o mahalleye gitmesi yoksa ta oraları nereden bilip de gidecekti. Kendine saklamıştı bu düşüncesini yine.

(devam edecek)

Yorum bırakın