Gözde’de hiç alışık değildi böyle sarılıp, öpülmeye, yaşlı kadının kollarında hıçkırıklara boğuluverdi bir anda. Kerime hanım anladı onun niye ağladığını, ses etmeden sarılmaya devam etti ama Mustafa bir şeye üzüldü sanıp hemen geldi yanlarına. Ninesi gözüyle “Uzak dur!” diye işaret edince ayakkabıları unutup, uzaktan seyretti onları endişeyle.
Gözde biraz sakinleşince, Kerime hanım onun yaşlarla ıslanan yüzünü sildi nasırlaşmış avuçlarıyla.
“Yeter haydi, ağlatacaksın beni de şimdi! Geç yemeğini ye!” dedi yeniden otoriter olmaya çalışarak ama sesi sevgi dolu çıktı bu sefer.
Gözde burnunu çekip, “Tamam!” dedi ve hem ellerini yıkamak, hem de yüzünü temizlemek için banyoya girdi.
“Ne oldu nene?” dedi Mustafa şaşkın şaşkın, “Ben mi ağlattım onu yoksa?”
“Yok oğlum yok! İçinden geldi ağladı işte, olur bazen öyle!” dedi Kerime hanım onun botlarına bakarak, “Pek de yakışmış ayağına, yarın sıcacık giyersin!”
Mustafa, ustasına, paket götürdüğü herkese gösterdi botlarını ertesi gün. Hiç üşümemişti ayakları eskisi gibi. Mahalleden paket götürdüğü bir evden bir tane el örgüsü çorap hediye etmişlerdi sevincinden etkilenip. Dükkana döner dönmez hemen onları da giymişti ayağına.
“Ayakların yere sağlam basar artık!” diye gülmüştü ustası onun sevincine, hem de Gözde’yi takdir etmişti içinden. Sabah gelirken onun kuru pastasını da getirmişti Mustafa. Belli ki kendine çöp almadan teşekküre ayırmıştı bütün aylığını. O gün ekstradan kalamar pişirip vermişti Mustafa’nın eline.
“Helal para, uğurlu geldi bak!” demişti Kerime hanım torunun çorapları ile elindeki kalamar paketini görünce, “Şükürler olsun, Allah bu günümüzü aratmasın inşallah!”
Bir sonraki ay Gözde ikinci maaşını almadan, bulunmuştu ona göre bir ev mahallede. Kerime hanımların evine yakın tek göz bir gece konduydu burası. Eski püsküydü ama kapısı, camı sağlamdı. Soba yakmayı, Kerime hanımın evinde öğrendiği için ısınmak da sorun olmazdı. Mustafa yaz boyu ona da kağıt, tahta, kasa ne varsa toplayacaktı. Salih Usta ile Kerime hanım evden toparladıkları bir kaç parçayı verdiler hemen Gözde’nin yeni evine. Birilerinden bir yatak bulundu, karyola olmadığı için paletlerden bir zemin yapıp oturttular üzerine. Kıyafet dolabı olarak da bir sepeti olacaktı şimdilik. Hepsi ayrı tellerden bir kaç parça tabak, tencere, diğer mutfak eşyası ile kuruldu küçücük ev. Masası olmadığı için Kerime hanımın verdiği eski bir fiskosu ile bir sandalyesi vardı bir de.
“Zamanla çalışır alırsın!” demişti Kerime hanım, evleri yakın olduğu için Mustafa’da çok sevinmişti. Yaz girene kadar Mustafa’nın topladığı yakacaklarla idare edeceği için, tatil gününde Mustafa taşıdı onun evinin girişine birazını.
Kerime hanım zavallı kız diye düşünürken, ilk defa “benim” diyebileceği bir çatısı olacağı için mutluydu Gözde. Evindeki ilk gecesinde ellerini açıp ağlayarak dua etti bütün gece. Başkasının “Hayvan bağlanmaz!” diyeceği bu evi güzelleştirmek için bir sürü hayaller kurdu günlerce. Havalar ısınana kadar kiradan kalan parasından biriktirmeyi deneyecek, sonra da aklındakileri yavaş yavaş halledecekti.
Salih usta haftanın bir günü Mustafa’nın eline ekstra bir paket tutuşturup balık gönderiyordu ona. Kerime hanım da, akşam gelince aç kalmasın diye bir tas çorba yolluyordu her gün torunuyla. İşini de evini de çok seviyordu Gözde. Tek başına hiç birini yapamayacağını zannederken şimdi hallediyordu işte. Tabi mahallenin güzel insanları sayesinde. Yaza kadar bir masa ile üç sandalye daha aldı evine ve pazar günleri Salih usta, Kerime hanım ve Mustafa’yı bazen kahvaltıya, bazen akşam yemeğine almaya başladı. Hepsi beraber kocaman bir aile gibi oldular aylar içinde.
Hasan sınava girip çıktıktan sonra rahatladığı için yine başlamıştı arkadaşları ile kafeye gitmeye. Tabi Nevzat’ta geliyordu. Özlemişti gençler tembel tembel sohbet edip, maç izlemeyi. Nevzat ağabeyleri de artık onlardan olduğu için ayrı oturmuyorlardı görüştüklerinde. Hepsi başka bölümler, hatta bazıları başka şehirler yazmışlardı çocukların. Arada bir ayrılsalar da yılın belirli bir günü buluşmayı hesap ediyorlardı daha şimdiden.
Hasan’ın istediği bölümü kazandığı haberini alan Nevzat sevinçten havalara uçarak aradı annesini. Sultan hanım göz yaşları içinde şükür duaları etti saatlerce. Akşam ana oğul kendi kendilerine kutladılar Hasan’ın üniversite sınavını kazanmasının sevincini.
Hasan’ların evinde ise en büyük sevinci Hasibe yaşıyordu. Sağlığı hep kötüye gittiğinden, oğlunu bir an önce sıraya katmak istiyordu. Bu evde aç, açıkta kalmayacağını biliyordu elbette ama anaya muhtaç yaşları biter, ayakları üzerinde durduğunu görürse gözü arkada kalmazdı. Babası da gerek görmemiş olsa da, gurur duymuştu oğlunun başarısıyla, başka şehre gitmesini istemedikleri için evden ayrılmayacaktı Hasan kazanınca. O kazanınca diğer kardeşlerine de bir şevk gelmiş, kendi aralarında hangi okullara gideceklerini başlamışlardı konuşmaya. Hasan deyim yerindeyse kabara kabara geziyordu artık. Babası ile gittiler okulunu görmeye, kaydını tamamladılar. Sonra bir kez de Nevzat ağabeyi götürdü arabayla onu dolaştılar okulun bahçesinde. Evlerine yakın değildi ama tek otobüsle gidiliyordu yine de. Artık üniversiteli ve yetişkin hissediyordu kendini Hasan, çocuklar gibi servislere binmeden gidip gelebilirdi.
Sultan hanım da bir atkıyla bere örmüştü Hasan’a, annesine de bir patik örmüş oğluyla göndermişti kutlama hediyesi olarak. Çok şeyler yapmak istiyordu ama kafeden tanıdığı bir ağabeyin annesi olunca bu kadarı oluyordu ancak.
Şaşırmış, sevinerek almıştı Hasan hediyelerini. Henüz kış gelmemişti ama “Havalar soğuyunca takarım mutlaka!” demişti. Artık delikanlı olduğundan ve kendi başına gidip geldiğinden eve girme saatleri de biraz esnemişti. Üniversite de lise gibi her gün aynı saate başlayıp bitmiyordu dersler. Arkadaşları ile çevredeki kafelere gidiyorlar, bazen de Nevzat geçerken uğradım diyerek ona yemek ısmarlıyordu. Buluştukları günlerde annem de merak ediyor seni diyerek fotoğraf çekiyordu bazen, gelince de annesine gösteriyordu.
Bir gün annesi ile tesadüfen oralardaymış gibi arayıp, Hasan’ı yine yemeğe götürmeyi planladı Nevzat. Sultan hanım da nihayet yeğeni ile tanışacağı için çok heyecanlıydı. Ertesi gün annesi ile o tarafa bir işleri olduğunu uygun olursa ona da uğrayacaklarını söyleyen bir mesaj attı. Hasan ancak saatler sonra cevap verebildi mesaja, annesi gece kötüleştiği için hastaneye kaldırılmıştı. Çok morali bozuktu, doktorlar ameliyat olması gerektiğini söylüyorlardı ama uzun süredir devam eden bu hastalıklar yakasını bırakacak gibi görünmüyordu. Gece hastanede annesi ile kaldığı için telefonuna bakamamıştı.
“Vah yavrum! Vah!” dedi Sultan hanım, “Allah’ım sen şu kadını Hasanıma bağışla!” diye dua etmeye başladı hemen. Nevzat’ında çok canı sıkılmıştı, bir ihtiyacı olursa hemen geleceğini söyleyen bir mesaj gönderdi. Hasibe yumurtalığında kanama ve ağrı yapan kistin alındığı bir ameliyat geçirdikten sonra bir hafta daha hastanede yatıp evine döndü yeniden. Evin içinde bir sürü kadın bir arada yaşadıklarından biri hasta oldu mu hem çocuklarına, hem hasta olana bakıyorlardı hep birlikte. Annesi hastanedeyken, kocaman çocuk da olsa Hasan’ı da öpüp sevmişler, teselli etmiş, hastanede ondan sonraki günler kalmışlardı nöbetleşe. Babası hiç bir ödemeyi esirgememişti annesi için. Eli açık bir adamdı ve tüm eşlerine ve çocuklarına eşit derece iyi bakardı. Bir kez de ziyarete gelmiş, sonra kadın hastalıkları bölümü olduğundan uğramamış, uzaktan bilgi almıştı sadece.
Annesini yeniden evde görünce epeyce ağlamıştı Hasan sarılıp, çok korkmuştu ona bir şey olacak diye. Bir kaç ay sonra toparlanmıştı Hasibe ama eskisinden daha iyi değildi yine de durumu.
(devam edecek)