Sır – Bölüm 19

Sevgi göstermeyi bilen biri değildi Hasan’ın babası, sevgi görmemişti çünkü. Sevilmemiş değildi, Hasan’ı da seviyordu ama nasıl gösterildiğini bilmediği için, kendi kendine seviyordu öyle. Otorite olmak, uzak ve soğuk durmak babalık sanıyordu. Öyle yüz göz olsalar, lafı geçmezdi ne çocuklarına, ne işçilerine. İşçilerini yönetir gibi yönetiyordu ailesini de, babasından öyle görmüştü. Kadın zaten değersizdi. Değersiz derken söz hakkı yoktu, canına kast edecek kadar değersiz anlamına gelmiyordu. Karılarına el kaldırmamıştı hiç bir zaman ama eşyadan farklı da görüp, bir değer biçmemişti hiç birine. Sevgisini göstermeyi bilmediği gibi, sevmeyi de unutuyordu bazen. Çocukluğunda buzağıları, kuzuları sevdiği gibi sevemiyordu artık hiç bir şeyi. Babasının gözüne girmek, ağalığı devralacak en büyük çocuk olmak için güç savaşına girmesi gerekmişti erkenden. Buzağıyı, kuzuyu öpüp koklayarak ağa olunmuyordu. Ne kadar uğraşsa Hasan’ı kendisi gibi yapamamıştı ama. Hasibe oğlunu kuzular gibi öpüyor, kokluyor, sevgiyi yaşatıp, sevmeyi gösteriyordu farkında olmadan. Hasan da bu sevginin tadını çıkarıyordu. Sıcak kanlı bir çocuktu zaten, çabuk kaynaşıyordu insanlarla.

“Sana çekmiş!” diyordu Sultan hanım oğluna, Ceylan’da aynı böyleydi, “Gözlerinin içi gülerdi bu eve gelene kadar!”

Sonra ağlamaya başlıyordu eskileri hatırlayıp. Nevzat’ta kardeşi gibi annesinin yüzü gülsün diye yapıyordu bunları.

Hasan sınavdan bir kaç gün önce buluşmak istemişti Nevzat ağabeyiyle, son hafta kafaları dinlensin diye sıkmıyorlardı artık onları. Arkadaşları ile de görüşüp, plan yapıyorlardı ama Nevzat ağabeyinin arabası olduğu için güzel bir yerlere gider dertleşirler diye düşünmüştü. Kendi yaşıtlarında bulmadığı güveni buluyordu onda. Evdekilere hiç bahsetmemişti ondan, arkadaşları biliyordu sadece kafeden tanıdıkları için ama ayrıca görüştüğünü bilmiyordu onlar da. İyi gelmişti hayatına bu kadar uzak bir ağabeyin desteğini hissetmek. Baştan çekinmişti biraz ama sonra kanı kaynamış, güvenmişti Nevzat’a. Göremediği baba desteği veya sevgisini buluyordu belki ondan, belki hep olmasını istediği ağabeyini bulmuştu. Henüz bunu ayırt edecek yaşta olmadığından sorgulamıyordu elbette ama güven duyacağı bir modele ihtiyacı vardı hayatında. Nevzat’ta tam zamanında ortaya çıkıp o boşluğu doldurmuştu amacı o olmasa da.

Kardeşini alıp, açık havada oturabilecekleri güzel bir yere götürmüştü Nevzat. Havalar ısınmıştı yeniden, bir kaç gün sonraydı büyük sınav. Hasan içinde biriktirdiklerini anlatmaya başlamıştı hemen, sonra anlatırken anlatırken gözleri dolmuş ağlamıştı biraz. O ağlayınca Nevzat’ın da içi dağlanmıştı tabi, öyle dokunmuyordu fazla kardeşine, yanlış da anlaşılmak istemiyordu bir yabancı olarak ama dayanamayıp sarıldı bu defa. Hasan’ın da çok ihtiyacı varmış ki o da bıraktı kendini Nevzat’ın göğsüne.

“Ağlamak rahatlatır!” dedi Nevzat sevgiyle, “Boşalt içini bu gün!”

Sonrasında utanmıştı biraz Hasan öyle çocuk gibi ağladığından ama hafiflemişti yine de. Geçe kalmadan da evine bırakmıştı Nevzat onu.

Gözde ilk bir ay içinde Gülfem hanımın beğenisi kazanmıştı. Yurttan çıktığından beri ondan öncekilerin yaptıkları yüzünden, farklı ve iyi olduğunu ispata uğraştığı için canla başla sarılıyordu verilen işlere. Patronunun söylediği gibi müşteriler gelince hiç gözükmüyordu ortalarda, Kerime hanımdan ödünç aldığı yemeniyle saçını güzelce sarıyor, üzerine de tulumun bonesini geçiriyordu. Mustafa her sabah uzun yola gönderir gibi bakıyordu arkasından, uzağa gittiği için ondan önce çıkıyordu artık evden. Salih Usta ev için haber salmıştı çevresine, kahvedekilere de tembihlemişti. Şimdilik uzaktan takip ediyordu onlar olanları. Önceki kızdan ağızları yandığı için farkında değilmiş gibi yapıyorlardı Gözde’yi, gözlerinin önünde dursa bile.

Akşam yorgun argın, yine Mustafa’dan sonra giriyordu Gözde eve, otobüste gözleri kapanıyordu bazen, ineceği yeri kaçıracak diye korkuyordu. Kerime hanım görüyordu onun halini, eve çıkınca zaten kendi işini görecek diye, hazırlıyordu sofrasını. O da kız ev bulursa açıkta kalmasın diye haber vermişti komşulara, kullanılmadık neleri varsa bir bakınsınlar diye. Bir Mustafa hazırlanmıyor ve istemiyordu gitmesin. Gözde yokken nenesinden “Bu kıza da mı sardın?” diye fırça yese de, “Sözlüm var benim, Gözde’ye o gözle bakmıyorum!” diyordu saf saf. Bir Mustafa, bir de Gözde sadıktı yüreklerine Songül’e hâlâ.

İlk maaşını aldığında henüz uygun bir ev bulamadıkları için ona iyilik yapanlara bir hediye almak istedi Gözde. Havalar soğudukça fakirliği ortaya çıkmıştı mahallenin. Mustafa delik ayakkabılarından su girmesin diye poşet giyiyordu çorabının üzerine. Poşeti ayağına geçirip çorabının üzerinden paket lastiği ile tutturuyor, sonra da ayakkabısını giyiyordu. Ayakları bütün gün havasız poşetin içinde kaldığından ayakkabısını çıkarır çıkarmaz bir koku yayılıyordu eve. Nenesi hemen banyoya yolluyordu oğlanı ayağını ve çorabını yıkaması için, sokak kapısını da açık bırakıyordu biraz koku içeride kalmasın diye. Kendi düzenleri içinde bu hallere alışık olsalar da Mustafa üzülüyordu Gözde böyle şeylere şahit olunca, mahcup oluyor, başı önde kaçıyordu banyoya hemen. Banyo da sıcak değildi zaten, soba orta yerde yandığı için kapıları açık duruyordu tüm odaların, banyoyu banyo günleri hariç ısıtacak bir şey olmadığından hem soğuk oluyor, hem de sular buz gibi akıyordu Kerime hanım haftada üç gün yaktırıyordu banyodaki termosifonu yıkanıyorlardı sırayla. Evin önünden Mustafa’nın yazdan yığdığı ağaç dalları, kartonlar kullanılıyordu hem soba, hem de termosifon için.

Gözde’de ilk maaşını aldığında eve gelmeden çalıştığı yerin yakınındaki ucuz bir mağazadan bir bot beğendi gidip Mustafa’ya. Onlara yurtta, yazlık, kışlık kıyafetler verilmişti yıllarca, o kıyafetleri ayrılırken yanında getirdiği için kendisinin ihtiyacı yoktu bir şeye. Kerime Hanım ile Salih Usta’ya bir şeyler almaya yetmemişti parası o yüzden fırından kuru pasta almıştı yarım kilo ustaya, yarım kilo da Kerime hanıma. Kendi kazandığı bu ilk parayla bir şeyler alıp eve gelme duygusu çok hoşuna gitmişti. Otobüste yol boyunca bakıp durmuştu elindeki paketlere. Mustafa ondan önce gelip, camda yolunu gözlediği için daha kapıya vurmadan açıyordu hemen.

Ne olduklarına aldırmadan elindekileri kaptı yorulmasın diye. Kerime hanım kızın maaş günü olduğunu tahmin ettiğinden, kızdı Mustafa’ya.

“Oğlum ne kapıyorsun kızın paketlerini, özel şeyleri vardır belki!” dedi gür sesiyle. Mustafa sanki kendine kapmış gibi olduğunu anlayınca kızarmıştı hemen ama o değildi ki niyeti.

“Yok Kerime teyze, size aldım zaten!” dedi Gözde mutlulukla ayakkabılarını çıkarırken, “Şu paketlerin biri Salih Usta’nın sadece, o büyük paket senin Mustafa!” der demez Mustafa heyecanla atılmıştı pakete. Kağıdını çabucak parçalayıp, içinden çıkardığı botlara gözleri kamaşarak bakıp, “Benim mi bunlar!” demişti rüyada gibi.

“Senin ya! Bana onca iyilik yaptın, işe soktun, evini açtın, sonra bir daha işe soktun!”

Kerime hanım da duygulanmıştı botları görünce, “Kızım saklasaydın ya kendine, alacaktım ben ona bot, maaşımı bekliyordum!” dedi sesi titreyerek. Ayı zor getiriyorlardı oysa, o da çok üzülüyordu torunun ayakları buz gibi gidip gelmesine ama faturalar, mutfak, evin masrafı derken yetişilmiyordu hiç bir şeye. İki yıldır ayakları poşetli gidip geliyordu zavallı oğlan.

“Haydi giy de bak!” dedi Gözde, “Ayağına oluyor mu bakalım!”

Mustafa heyecanla sobanın yanına kurusun diye astığı poşetlere davrandı hemen.

“Oğlum kız sana yeni bot almış artık onlara gerek yok!” dedi Kerime hanım acı dolu bir gülümsemeyle. Mustafa hemen poşetleri bırakıp ayağına geçirdi botları.

“Tam ayağıma göre!” diyerek zıplamaya başladı evin içinde. O zıplarken Gözde diğer paketlerden birini götürüp elini öptü Kerime hanımın.

“Bu da size! Bana evinizi açtınız, annelik yaptınız!” dedi gözleri dolarak.

Kerime hanım o zamana kadar mesafeli dursa da, dayanamadı daha fazla, çekti sarıldı Gözde’ye sımsıkı.

“Ne güzel yüreğin var kızım senin! Allah iyilerle karşılaştırsın hep, torunumla birlikte!” diye dua etti.

(devam edecek)

Yorum bırakın