Sır – Bölüm 18

Spor salonun başında Ufuk beyin en büyük baldızı duruyordu. Salon ailenin ortak işletmesiydi ama işleten Gülfem hanımdı. Kocası öldükten sonra, iki çocuğunu tek başına büyütmüştü. Beden eğitimi öğretmenliğinden emekliydi. Kızı evlenmiş, oğlu da yurt dışında iş bulup gitmişti. Birden bire boşluğa düşünce, sağ olan babası birikimi ile bu salonun mülkünü almıştı kızına. Gülfem hanım emekli maaşının yanı sıra, bu salondan kazandığı ile geçiniyordu. Diğer kardeşler de salonun içi yapılırken destek olduklarından hepsinin hakkı vardı salonda. Gülfem hanım hem müdür maaşı, alıyor, hem de ailesi gibi kârdan pay alıyordu. Hepsi için bir yatırım gibi olmuştu. Anne-babaları çocuklar faydalansın diye kârdan pay almıyorlardı. Gülfem hanım yine de bir miktar parayı mutlaka onlara veriyordu.

Gözde’yi görür görmez, çok canını sıkan o olayı anlatıp, böyle bir şeye asla müsamaha gösteremeyeceğini söyleyerek söze başladı Gülfem hanım. Aslında gelecek personelin yaşını sormak aklına gelmediğinden, bu kadar genç bir kız beklemiyordu. Diğer kız gittiğinden beri temizliği kendisi yapmak zorunda kaldığı için de bir an önce de biri başlasın istiyordu.

“Müşterilere gözükmeni istemiyorum!” dedi sonunda, “Seni herhangi biri ile konuşurken, bakışırken, kadın-erkek fark etmez, yakalarsam hemen kovarım anlaşıldı mı?”

“Tamam!” dedi Gözde iş bulmuş olmanın heyecanıyla.

“O zaman sabah erkenden gel yarın, müşteriler gelmeden salon, tuvaletler tertemiz olsun istiyorum. Neyi nasıl temizleyeceğini sabah sana öğreteceğim. Burada çok pahalı aletler var, dikkatsizliğin yüzünden zarar görürlerse ömür boyu maaşsız çalışmak zorundasın!”

“Tamam!” dedi Gözde yeniden, “Merak etmeyin, tam olarak anlattığınız gibi yaparım!”

“Akşam çıkmadan her yeri kontrol edeceksin, kirli havluları toplayacaksın. Dolapların içinde, soyunma odalarında bir şey unutulmuş mu kontrol edeceksin, dolap içlerini de sileceksin”

Gözde bir kez daha “Tamam!” dedikten sonra, Gülfem hanım “Gerisini yarın anlatırım!” diyerek gönderdi onu. Temizlik yaparken Gülfem hanımın vereceği tulumu giyecekti. Saçları her zaman toplu olacak, başına tulumun, bonesini takacaktı. Mesai saatlerinde üzerindeki tulumu asla çıkarmayacaktı. Aslında bu tulum önceki çalışanın yaptıklarından sonra konulmuş yeni bir kuraldı. Gözde hiç itiraz etmedi, zaten giyecek çok fazla bir şeyi olmadığından burada çalışırken tulum giymek onun işine gelirdi. Songül’den de kesmişti umudunu iyice, yakın zamanda bir kez yurdu aramış, müdür yine kızarak, soran kimse olmadığını söylemişti ona. Yine de toz kondurmak istemiyordu arkadaşına, mutlaka ortaya çıkıp arayacaktı onu. Bu mahalleye zarar verip giden o kız değildi, onun Songül’ü.

Heyecanla, artık iyice benimsediği mahalleye döndü ve doğruca Salih Usta’nın yanına gidip, olanları Mustafa ve ustaya anlattı.

“Usta size ne kadar teşekkür etsem azdır” dedi minnettarlıkla, sayenizde bu güne kadar geldim, hem sizin, hem Kerime hanımın, hem de tabi Mustafa’nın. Başınıza gelenlerden sonra yine de bana kucak açtınız hepiniz!”

Mustafa sevinçle ellerini çırpıyordu o konuşurken, “Ustam bir tanedir benim!” diyordu en çok, babası gibi seviyordu Salih Usta’yı, Salih Usta da oğlu gibi seviyordu onu. Geçen bunca zamanda aralarındaki bu güzel bağdan çok etkilenmişti Gözde. Kerime hanım mesafeli ve sert duruyordu ona karşı hâlâ ama biliyordu onun da çok güzel bir yüreği vardı.

“Şimdi bana bir yer bulmaya geldi sıra!” dedi sözünü tamamlayınca, “Yeterince yük oldum zaten hepinize, artık kendi kanatlarımla uçma vakti geldi!”

“Olmaz!” dedi Mustafa yine Salih Usta’ya söz hakkı bırakmadan,” Önce çalışacaksın sonra maaş alacaksın! Değil mi usta? Hemen paran olmayacak ev tutmak için!”

Gülerek onayladı Salih Usta, Mustafa ilk işe girdiğinde hemen istemişti maaşını, ilk hafta her gün sormuştu ve ustası da ona tamı tamına bu sözleri söylemişti o zaman “Önce çalışacaksın, sonra maaş alacaksın!”

Nedenine hiç ikna olmasa da, mecburen kabul etmişti Mustafa bu kuralı.

“Haklısın!” dedi Gözde mahcup bir şekilde, “Ama zaten ev de hemen bulunmaz değil mi? Ben maaşımı alana kadar bakarız. Alınca da gider tutarız!” dedi neşeyle.

Mustafa, “Olmaz!” desin diye ustasına baktı bu sefer, Gözde’yi yollamamak için başka bahanesi kalmamıştı artık ama Salih Usta, Gözde’den yana çıkınca asıldı yüzü biraz. Hazır gelmişken yarım gün daha çalışmak için takıp önlüğünü geçti Gözde mutfağa, akşam da bir kez daha teşekkür edip, ayrıldı ustasından. Uğrayacaktı tabi mutlaka ama şimdi ki gibi her gün görüşmeyeceklerdi.

Kerime hanım da sevindi, Gözde’nin işe kabul edilmesine. Gözde ona da maaşını alınca ayrı bir eve çıkıp, onlara daha fazla yük olmayacağını söyledi. Nenesi de itiraz etmeyince, Mustafa’nın iyice canı sıkıldı ama Gözde’nin iş bulma sevincini bozmak istemediği için içine attı kederini.

Nevzat, aylar sonra nihayet Hasan ile buluştuğunda çok mutlu olmuştu. Aylardır her gün mesajlaştıklarından aslında kafede görüştüklerinden daha yakındılar artık. Hasan ne zaman bunalsa, dertleşmek için Nevzat’a yazıyordu. Evde, okulda, dershanede bir şeye kızdığında, derslerden sıkıldığından, zayıf aldığında, takımı yenildiğinde, bir kızdan yüz bulamadığında her ne olursa.

Nevzat’ta onunla bir ağabey gibi konuşuyor, onu daha yakından tanımaktan da çok mutlu oluyordu. Sonra gelip Sultan hanıma anlatıyordu olanları. Sultan hanım da yeğeninin maceralarını arkası yarın dinler gibi dinliyordu oğlundan. Hatta bazen, Nevzat bazı şeyleri anlatmayı unuttuğunda “Ne olmuş, konuşmuş mu o kızla?” diye devamını soruyordu. Hasan’ın hayatına damdan düşer gibi giremeyeceklerini kabul etmişlerdi ikisi de, mümkün olduğunca yakın olmak da yetiyordu onlara. Nevzat hâlâ annesi ile Hasan’ı bir araya getirmenin yollarını arasa da, Hasan’ın vakti çok sınırlı olduğu için yapamamıştı daha. Sınav yaklaştıkça stresi de artıyordu Hasan’ın. Ders çalışırken bir şeyler yemekten ya da stresten kilo da almıştı biraz. Notları iyiydi aslında, baştan tam konsantre olamasa da, sonradan kendini kaptırmış çalışmıştı sürekli. İstediği bölümün çok yüksek değildi belki puanı ama annesine verdiği sözü tutamamaktan çekiniyordu. Zaten pek yüzü gülmemişti hayatı boyunca, hiç değilse bu konuda istediğini elde etsin istiyordu Hasan.

“Ya görüyor musun bak! O yaşta kaç çocuk düşünür böyle şeyleri? Üstelik geleceğin ağası olacağını da biliyor ama yine de annesi üzülmesin diye girdiği strese bak!” diyordu Sultan hanım bunları duydukça göğsü kabararak. Tabi kendi kardeşi için hissetsin bunları isterdi yeğeni ama çok şükür annesi de öz annesini hiç aratmadan sarıp sarmalamıştı çocuğu. Tabi öz biliyordu kadıncağız kendini ama ne öz analar vardı, derdinden, lüksünden çocuğunu gözü görmeyen.

“Gerçekten çok iyi bir çocuk o ama annesi de iyi yetiştirmiş!” diyordu Nevzat’ta, gurur duyuyordu kardeşinin güzel huylarıyla. Tabi yaşı gereği gereksiz atarları, fevrilikleri vardı Hasan’ın ama o kadar da olamasın mıydı yani? Şimdi olmayacakta ne zaman çocuk olacaktı. “Yirmi beşinden önce oturmaz!” diyordu annesi, “Erkek çocuk, kız çocuk gibi değil, geç olgunlaşır. Kimi de hiç olgunlaşmaz çocuk kalır evlenmezse ailesi, evlenirse karısı uğraşır durur çocukla uğraşır gibi.”

“Babam gibi mi?” diyordu Nevzat üzüntüyle, Babaannesi hiç izin vermemişti babasının büyümesine ve hatta iyi bir insan olmasına.

“İyi ki ona çekmemişim!” diyordu bazen, düşünüyordu ne acıydı bir evladın babası için böyle söylemesi. Hasan’a da söylemişti bir keresinde böyle düşündüğünü. O da şikayet ediyordu babasından ama Nevzat’ın yaşadıklarını duyunca biraz yumuşuyordu babasına karşı.

(devam edecek)

Yorum bırakın