Sır – Bölüm 17

Kerime hanım da aslında sevmişti Gözde’yi. Kimsenin bir şeyinde gözü olmayan insanlardı onlar. Elbet görmüştü onca yaşına rağmen iyiyi, kötüyü ama Songül’e nasıl kanmıştı kendi de inanamıyordu. Aynı hatayı ikinci kez tekrarlamak da istemiyordu Salih beyi. Onun kızı işe aldığını duyunca, “Var bir bildiği herhalde!” deyip, kendince indirdi yelkenleri.

Ertesi sabah erkenden kalktı Gözde, Songül gibi olmadığını bu iyi insanlara ispat etmek istiyordu. Mutfağa koştu hemen ki bir şeyler hazırlasın ama Kerime hanım çoktan uyanmış, masayı kurmuştu. Hamur bile mayalamış, pişirmek için kalkmalarını bekliyordu.

“Erken kalkmışsın!” dedi Gözde’yi görünce, içinden “Aferin!” demişti ama yüzüne belli etmedi, “Yoruldum sabah beri size kahvaltı hazırlayacağım diye geç ocağın başına da pişir şu bazlamaları!”

Hemen geçti Gözde ocağın başına ama nasıl pişirileceğini bilmediği için baktı mahcup bir şekilde Kerime hanımın yüzüne. O da gelip bir tane gösterdi, sonra gerisini yapsın diye içeri gitti. Mustafa eve yayılan güzel hamur kokusuna uyanmıştı her zaman ki gibi.

“Miden kadar şu aklın çalışsaydı, başımıza sürekli iş açmazdın!” dedi Kerime hanım kıza duyurmadan.

Mustafa her zaman ki gibi gülümsedi ve Gözde’nin mutfakta olduğunu anlayınca koşup gitti yanına.

“Aynı nenem gibi yapmışsın!” dedi sevinçle.

“Nenen yaptı zaten!” dedi Gözde’de gülerek, “Ben sadece pişiriyorum!”

“Aynı nenem gibi pişiriyorsun!” dedi bu kez. Sesini çıkarmadı Gözde, ilk pişen sıcak bazlamayı hemen yedi Mustafa kapıp.

Kahvaltıdan sonra birlikte çıkıp balıkçıya gittiler. Mustafa her gün neler yaptıklarını tek tek anlattı Gözde’ye, ustası uyusun diye açıyordu dükkanı her sabah. O gelmeden temizliyordu her yeri. Salih bey hâle gidip balıkları alıyor sonra geliyordu dükkana. Bazen doğrudan, bazen pişirip satıyorlardı akşama kadar. Öğlen yoğun oluyordu daha çok hem esnaf, hem kahvedekiler bir de paket siparişler bir araya doluyordu.

“Burada sürekli çalışmayacağım biliyorsun!” dedi Gözde heyecanla işi anlatan Mustafa’ya, “Ustanı duydun, bir iş bulmam gerek!”

“Halledeceğim ben sen kafana takma!” dedi Mustafa hiç ondan beklenmeyecek bir özgüvenle. Gözde’de sevmişti bu saf çocuğu, kalbi tertemiz, kandırılmaya çok müsaitti. Üzülmüştü, anne babası onu istemedi diye ama aslında kendisinin de ondan farklı bir durumu yoktu. Hatta Mustafa nenesi ile olduğundan ondan daha bile şanslıydı bu anlamda.

Nevzat, hafta sonları kafeye gelemezse Hasan’ı nasıl göreceğini düşünüyordu kara kara.

“Okusun tabi, okumadan olur mu?” demişti Sultan hanım olanları duyunca, “Bir sene sıkacak dişini çok değil!”

“Anacığım ben de zaten okumasın demiyorum, nasıl göreceğim kardeşimi diyorum!”

“Bulursun bir yolunu! Yıllar sonra bak neler yaptın da buldun onu? Hiç aklına gelir miydi? Allah büyüktür! Evini de biliyor muşsun, yoluna çıkarsın ne bileyim vardır bir yolu! Bulduk ya Ceylan’ımın oğlunu, Allah yardım eder bize!”

Annesi öyle söyleyince Nevzat’ın da içi rahatladı biraz, öyle ya, neler başarmış da bulmuştu kardeşini. DNA testi bile yaptırmışlardı filmlerdeki gibi. Telefonunu almıştı bir keresinde, mesajlaşır sorardı nasıl olduğunu, kafeye falan geleceği zaman öğrenir, giderdi yine.

Hasan gönüllü olmasa da arkadaşlarını yazıldığı dershaneye yazıldı sonunda. Kendi başına çalışır da kazanamazsa, bir daha sınava sokturmaz babası diye Hasibe hanım düşmedi yakasından. Dünya haliydi, her şey geliyordu insan oğlunun başına. Bu aileden bir kez kapının önüne koyulmakla tehdit edilmişti. Kendi ailesi zaten yok hükmündeydi. Güveni yoktu kimseye.

Bir kaç hafta sonra Nevzat duramayıp, mesaj attı Hasan’a, duramayıp yine uğramıştı kafeye aslında gelir mi diye ama ne o, ne de arkadaşları gelemiyorlardı artık. Hemen şikayete başladı Hasan, sadece hafta sonu değil, okul çıkışında da gidiyordu dershaneye. Yemek yemeye fırsatı bile olmuyordu bazen. Eski aylak halini hemen özlemişti ama annesine de hak veriyordu içten içe ama canı istemiyordu işte.

Dershanesi çok yakın değildi Nevzat’ın iş yerine, bir ümit yakın olur, uğrarım diye düşünmüştü öğlenleri.

“Yolum orada geçer ara sıra!” dedi yalandan, “Arar alırım seni, bir kahve içeriz, bırakırım evine!”

“Valla ne iyi olur Nevzat ağabey!” dedi hemen Hasan, “Ne zaman yolun düşerse ara!”

“Gördün mü bak!” dedi Sultan hanım, “Kan çekiyor herhalde çocuk da seni sevmiş! Ah kuzularım ben, ikinizi bir arada görmeyi çok istiyorum vallahi!”

“Ben bir kaç kez buluşayım, halledip, tanıştıracağım seni!” dedi Nevzat ama öyle umduğu gibi çok görüşemediler Hasan’la, dershane saatlerini biliyordu evdekiler, babası şoför ayarlamıştı çıkınca hemen eve gelsin diye. Hafta içi iki gün yoktu dershanesi, bir de resmi tatillerde. O iki gün yolu düşerseye geldi konu, o da üç dört ayda ancak bir kez olabildi.

Diğer tarafta Mustafa sözünü tutmuş, Gözde’ye sipariş götürdüğü bir ağabeyinin karısının ailesine ait bir spor salonunda iş bulmuştu. Daha önce spor salonunda temizlik yapan kız, gelen müşterilerden birini ayartmıştı. Oğlan nişanlıydı ve yakında evlenecekti. Nişanlısına kızla yakalanınca spor salonuna beraber geldikleri arkadaşı gelip epeyce saydırmıştı spor salonu sahiplerine. Daha kurulmadan yıkılmıştı arkadaşının yuvası, üstelik evleri tutulmuş, nikah günleri alınmış her şeyleri hazırken, kız yüzüğü atmıştı haklı olarak. Aileler de birbirine girmişti bir de üzerine.

Çalışan kız yakalanınca bir daha işe gelmemişti zaten. İşverenin de ne aklına gelmişti böyle bir şey yapacağı, ne de farkına varmışlardı. Bir kere ağızları yandığı için şimdi tanıdık güvenilir birini arıyorlardı temizlik işi için.

Salonun sahibinin damadı olan Ufuk bey, Mustafa’yı severdi, onların mahallesinde bir dikiş atölyesi vardı. O mahallede kiralar ucuz olduğundan, çamaşır üreten atölyesini orada açmıştı. Atölyede kızlar yemek yapsalar da o bazen eve götürmek için, bazen de kendi canı çektiği için balık sipariş ederdi Salih ustadan. Siparişleri de hep Mustafa getirdiğinden lafa tutardı onu, bolca da bahşiş koyardı cebine. Gözde geldikten sonra Mustafa bahsetmişti ondan da, tabi spor salonuna temizlikçi arandığını bildiğinden değil, saf saf her şeyi herkese anlattığından.

“Sakın sözlün gibi olmasın bu kız da!” demişti Ufuk bey, o olayı da bildiği için.

“Yok bu çok iyi bir kız, Neneme de çok yardım ediyor evde!” diye uzun uzun anlatmıştı Gözde’yi. Ufuk bey karısına, o da ailesine bahsedince gelsin de bir görüşelim demişlerdi. Salih usta, Mustafa’nın aklına çok güvenemediği için, çırağı gelip anlatınca, Ufuk beyi aramış teyit etmişti önce bilgiyi. Gözde için iyi şeyler söylemişti sonra da, Ufuk bey de aynı sebepten Mustafa’ya güvenememişti tam olarak çünkü. İkisi birbirine teyit verince içleri rahatladı karşılıklı.

Gözde adresi alıp erkenden çıktı evden, Ufuk bey, Mustafa’nın eline detaylı bir adres tarifi vermişti. Salon, atölye gibi yakın olmadığından, durağa inip, otobüse binmesi gerekiyordu. Bu haber gelene kadar on beş gün balıkçıda çalışında biraz öğrenmişti yolları ama Mustafa yine de dinlemeyip, durağa kadar indi onunla. İşi alırsa her gün gelmeyeceğine de söz verdi. İşi alır, maaşı da yeterse zaten ayrı bir yere çıkmak istiyordu Gözde ama bir şey demedi. Yol boyunca işi rast gitsin, kabul edilsin diye dua edip durdu. Alışmış sevmişti Mustafaların mahallesini, bu iş olursa da bu mahallede kalmaya devam etmek istiyordu. Songül’den hiç haber gelmemişti bir daha. Bu insanları üzen Songül’ün o olduğuna pek inanamıyordu ama onun Songül’ü de onu aramıyordu demek ki.

(devam edecek)

Yorum bırakın