Nevzat o hafta sonu kardeşini görmeye diye çıkmıştı artık evden. Sosyal medya hesabından fotoğraflarını göstermişti annesine. Hatta bir kaçını da kaydetmişti annesinin telefonuna. Sultan hanım açıp açıp, öpüyordu Hasan’ın fotoğrafını.
“Selam söyle!” demişti Nevzat kapıdan çıkarken, gülmüştü Nevzat.
Hasan’ı annesine getirmenin bir yolunu bulması lazımdı şimdi. İyi anlaşıyorlardı falan ama kafedeki bir adamdı Nevzat onun için. Arkadaşları olmadan tek başına Nevzat ile takılmazdı ki durup dururken. Kalbi heyecanla çarpa çarpa gitti kafeye, bir yolunu bulacaktı nasılsa. Hasan gelene kadar gözü kapıdan ayrılmadı hiç. Uzaktan bir izleyen olsa kız arkadaşı ile ilk randevusuna geldi sanırdı. Hasan onu görür görmez el salladı geldi yanına, “N’aber Nevzat ağabey?” dedi hemen.
“Geç kaldın bu gün?” dedi Nevzat gülerek.
“Ya babamdan fırça yedim sorma! Hem okuyacağım diyorsun, hem kahvelerde geziyorsun dedi sabah! Annem de yollamayacak diye korkuyor biraz!”
“Niye baban istemiyor mu okumanı!”
“Ya çocukların yanında girmeyelim de bu konuya, babam için şart değil o kadar! Yani haksız da değil aslında ama annem illa ki üniversite diyor işte!”
“Annen haklı!”
“Ya ağabey, zaten uğraşacağımız toprak, okul okusam ne olacakta işte! Arkadaşlarım hep okuyacak biliyor musun? Sonra beni cahil diye dışlarlar diye çekiniyorum ben de!”
Güldü Nevzat, “O da fena bir neden sayılmaz okumak için!” dedi, “Benim annem de senin annen gibiydi! Senden bahsediyorum ona bazen, o da benim hallerimi anlatıyor! Merak da ediyor aslında seni!”
“Neyimi merak ediyor?”
“İşte ben seviyorum diye herhalde!” dedi Nevzat geçiştirerek, “Annem merak ediyor seni bize gel!” dese şimdi, kim bilir ne gelirdi çocuğun aklına. Arkadaşları teker teker gelmeye başlayınca kapattılar konuyu. Arkadaşlarına söylerken duydu Nevzat, dershaneye yazılacaktı Hasan, o zaman böyle gelemeyecekti kafeye, hafta sonu tam gündü dershanede dersler. İçi cız etti onu bir daha göremezse diye. Daha kardeşi olduğunu yeni öğrenmişken, nasıl görüşeceklerdi yine. Çocuklar kendi aralarında sohbete dalınca, izledi kardeşini, düşündü bir yandan, nasıl görüşebilirler diye.
Yurt müdürü alnındaki yarayla Gözde’nin geri geldiğini görünce telaşlandı hemen.
“Kızım ne geldi başına senin?” dedi heyecanla, “Gidemedin mi o adrese?”
“Gittim!” dedi Gözde, başına gelenleri anlattı kısaca. Arkadaşları okulda olduğu için çalışan bir kaç kişiden başka kimse görmemişti geldiğini.
“Neyse ki iyi insanlara denk gelmişsin!” dedi yurt müdürü, “Seni geri alamam biliyorsun ama bir kaç gün idare ederiz istersen! Songül’ün belliydi böyle bir iş çevireceği!”
“Onların anlattığı kız değildir Songül!” dedi inleyerek Gözde, “Adresi yanlış yazdı herhalde!”
“Kızım sen ne zaman akıllanacaksın?” dedi Yurt müdürü sesini sertleştirerek, “Dışarıda ne Songül’ler var haberin var mı? Kendinden başka kimseye güvenmeyeceksin!”
“Bu gece kalacağım yine o evde, ayarlayacağım sonra bir yer, haber vereceğim gelip, adresim belli olunca! Songül gelirse..!”
Lafını bitiremeden, yurt müdürünün bakışları susturdu onu, “Git şimdi, yarın bir yer bulamazsan gel geri! Bir kaç gün ama tamam mı? Biri şikayet ederse biz de ceza almayalım!”
“Tamam! Teşekkür ederim!” dedi Gözde, adres kağıdında yazanları müdürün masasındaki bir kağıda not etti. Hani gelir de adresin neresi yanlış görsün diye. Müdür bir şey demeden alıp çekmecesine koydu kağıdı. Onca yolu sırf Songül gelirse haberi olsun diye geri geldiğine inanamıyordu bu saf kızın. Alıp kendi evine götürmeyi bile düşündü ama sahipsiz her çocuğu kucaklayamazdı ki. Her defasında aynı şeyleri hissediyor, sonra kendini engelliyordu. Çok zordu bu çocuklarla burada olmak, çıkıp gittiklerinde arkalarından kötü haber duymak daha da kötüydü. On sekiz yaşında da olsalar daha çocuktu hepsi. Dışarıdaki hayatı bilmeden okula gidip geliyorlardı sadece, orda da yurttan gelen çocuklarla arkadaşlık ediyorlardı daha çok. Aileleri olan çocuklar pek almıyorlardı aralarına çoğunu. Acıyan veya dışlayan gözleri görüyorlardı sadece. Songül gibileri kurtarırdı kendini nasıl olsa da, Gözde gibi safları vardı işte. İnsan başına bir şeyler geldikçe akıllanırdı ama akıllanmıyordu bu kız işte. Gözde çıkıp gidince, içine bir sıkıntı çöktü bütün gün. Dua etti başına bir iş gelmesin diye.
Gözde yeniden döndü Salih beyin mahallesine. Dizleri acıdığı için ağır ağır yürüyordu bu defa. Sabah geç gelince hem fırçasını yemiş, hem anlatmıştı Mustafa olanları. Söz dinlemeyip, kızı eve götürdüğü için bir daha fırça yemişti sonra. Yine de umursamamış, dört gözle beklemişti Gözde’nin geri gelişini. Gözde dükkana girdiğinde müşteriye yollamıştı Salih usta onu.
“Aldılar mı yurda?” dedi doğrudan Gözde içeri girince Salih usta.
“Yarın da bir yer bulamazsam, bir kaç gün sadece gizlice alacaklar beni!” dedi Gözde mahcup bir sesle.
“Sonra ne olacak?”
“Sonra yine yer bulmam gerek!”
“Rabbimin işine karışılmaz ama neden isteyene vermiyor ki evlat!” dedi Salih bey kendi kendine, “Tak şu önlüğü geç tezgahın arkasına!” dedi sonra çekmeceden çıkardığı naylon önlüğü uzattı Gözde’ye.
Gözde yardım istediğini düşünüp taktı önlüğü önüne, geçti ustanın yanına.
“Hiç balık ayıklandın mı daha önce?” dedi Salih usta.
“Yok! Ben hiç yemek yapmadım şeyde!”
“Tamam şuradan eldivenleri tak eline, ben sana göstereyim!”
Mustafa dükkana geri geldiğinde Gözde’yi önlükle çalışıyor görünce hopladı olduğu yerde, “Usta işe mi aldın onu?”
Gözde yardım ettiğini düşündüğü için hiç aklına gelmemişti böyle bir şey. Mustafa gelene kadar öylesine yaptığını sanıyordu. Hiç de sevmemişti çiğ balık kokusunu ama ayıp olmasın diye ses çıkarmadan usta ne söylerse yapmıştı.
“Senden iyi yapıyor!” dedi Salih usta, “Seni kovup onu alacağım!”
Bir çocuk gibi yüzü değişti önce Mustafa’nın, gözleri doldu sonra, “Tamam!” dedi yutkunarak, “Benim gidecek evim var hiç değilse, değil mi? Nenemin maaşıyla idare deriz biz!”
Salih ustanın içi ezildi çocuğu üzdüğünü anlayınca, “Gel lan şapşik!” dedi elini gelmesi için sallayarak. Mustafa’nın yüzü yine çocuk gibi sevindi koştu ustasının yanına, başını dayadı yaşlı adamın omzuna, “Şaka dedin değil mi?”
“Şaka dedim safın önde gideni seni!”
Gözde gülümseyerek izledi ikisinin hallerini, “Sardın bu kızı da başımıza, haydi hayırlısı!” dedi usta.
“Beni işe mi aldınız gerçekten?” dedi Gözde şaşkın şaşkın.
“Bu dükkan ikinize çok ama kendine bir iş bulana kadar harçlığını veririm anca, öyle çok para bekleme!”
“Tamam!” dedi Gözde gözleri parlayarak.
“Bu çocuğun nenesini bir yer bulana kadar kalmaya kendin ikna edersin!”
“O iş bende!” dedi Mustafa göğsüne vurarak.
Gözde’nin yüzüne kocaman bir gülümseme yayılmıştı hemen, içi umutla doluvermişti. Salih usta her akşam koyduğundan biraz fazla balık koyup yolladı ikisini eve.
“Allahım sen yardım et hepimize!” dedi arkalarından.
Gözde’nin neşesi yerine geldiği için güle oynaya gittiler eve Mustafa’yla. Ustadan aldığı parayı getirip Mustafa’nın nenesine vermeyi hesaplamıştı kafasından. Bir iş bulunca da, parasının yeteceği bir yer ayarlardı. Dilek hanımın verdiği para da vardı çantasında daha.
Daha o ağzını açamadan Mustafa her şeyi anlattı bir çırpıda. Kerime hanım dönüp baktı Gözde’nin yüzüne.
“Aldığım tüm parayı size vereceğim söz veriyorum. İş bulacağım hemen yük olmayacağım size!”
“Geçin mutfağa pişirin o getirdiklerinizi!” dedi Kerime hanım yorum yapmadan, “Birdiniz, iki oldunuz! Yaşlı bir kadınım ben hizmet beklerim!”
“Ben ne işiniz varsa yaparım söz veriyorum!” dedi Gözde hemen koştu mutfağa. Neyse ki Mustafa dükkandan öğrenmiş biliyordu balık pişirmeyi. Gözde’ye de öğretti hem pişirmeyi hem salata yapmayı. Birlikte kurdular sofrayı, yediler beraber.
(devam edecek)