“Acıyor mu bir yerin?” dedi Kerime hanım, “Elini, ayağını bir oynat hele!”
Gözde, doğrulmaya çalışırken oynattı kollarını, sırtını yatağın başına doğru çekerken gördü dizlerinin halini. Acıyordu ama oynatabiliyordu, daha önce ağaçtan düştüğü için biliyordu kırık nasıl bir acı.
“Yok bir şeyim! Kusura bakmayın, ben sizi rahatsız ettim yine!” diyerek bu defa kalkmaya çalıştı.
“Yat kızım! Yat!” dedi Kerime hanım, “Mustafa koş bir tas çorba getir ocağın üzerinden!” dedi sonra torununa.
Mustafa, Gözde’yi yeniden eve getirmenin coşkusu ile hemen fırlayıp getirdi bir kaseye koyduğu sıcak çorbayı.
“Ben içireyim mi?” dedi yumuşak bir sesle.
“Yok içerim ben, zahmet etme!” dedi Gözde elindeki tepsiyi kucağına alırken. Kerime hanım odanın diğer ucundaki sandığın üzerine oturmuş bakıyordu ikisine. Gözde çorbasını içene kadar çıkarmadı sesini.
“Anlat bakayım kimsen sen?” dedi sonra otoriter bir sesle.
Gözde mümkün olduğu kadar çabucak anlattı hikayesini hemen.
“Hah! Seni de kandırmış işte!” dedi sonra dizine vurarak, “Kız değil, şeytan!”
“Ben sizi kandıran kızın benim arkadaşım olduğunu sanmıyorum efendim!” dedi Gözde yine çekinerek ama Kerime hanım öyle bir bakış attı ki başka bir şey söyleyemedi.
“Kendin gibi bir aptalı bulmuşsun!” dedi dönüp Mustafa’ya, “Al o kaseyi de çıkalım yatsın bu gece!”
Mustafa hemen Gözde’nin kucağındaki tepsiyi alıp, takıldı ninesinin peşine.
“Sözlümün odası burası, yat rahatça!” diyerek gülümseyip, çıktı kapıdan, kapıyı da kapattı. Üzerindeki pantolonun dizleri parçalanmış, Kerime hanım da yarasını temizlemek için kesmişti makasla. Üzeri başı hep, toz içindeydi. Az önce Kerime hanımın oturduğu sandığın yanında yerde duruyordu çantası. Can yanarak doğruldu, çantasını sandığın üzerine kaldırıp içinden pijamalarını çıkardı. Kapıyı kollayarak değiştirdi üzerini, yeniden uzandı yatağa. Dışarıdaki ilk günüydü bu gün ve gerçekten hiç gülmemişti hayat ona. Songül’ü bulamamıştı, nereye gidip, ne yapacağını ya da onu nerede bulacağını bilmediği gibi de, her yanı acıyor ve ağrıyordu. Sinirleri bozulduğu için ağladı bir süre kendi kendine. Songül’de onu beklemiş olmalıydı bütün gün. Gerçi hangi gün çıkacağını tam hesaplamış mıydı bilmiyordu. Yurtta kalmaya devam edemese bile, geri dönüp, Songül yeniden gelirse onu nasıl bulacağını söylemesi gerekiyordu galiba. İyi de nasıl bulacaktı, neredeyim diyecekti yurda!
“Of!” diyerek ciğerlerindeki bütün nefesi boşalttı. Kalacak bir yer bulması lazımdı. Arkadaşı sandıkları o kız yüzünden, buradaki herkes ona neredeyse düşmandı. Hoş hak veriyordu duyduklarından sonra ama onun Songül’ü değildi onları kandıran, o hiç değildi. Adres yanlıştı muhakkak. Songül söylemiş, o yazmış olsa kendinden şüphe edecekti ama kağıda yazıp kendisi getirmişti adresi.
“Neyse!” dedi yastığa başını koyup, “Onu bulunca anlarım nasılsa!” diye mırıldandı. Yatakhaneden sonra ilk defa dışarıda bir yerde yatıyordu o gece. Arkadaşı sandıkları o kız yatmıştı demek bu odada daha önce. Camın önündeki küçük masa ve sandalyeye baktı. Yanındaki plastik sepetin içinde bir şeyler vardı ama tavandaki ampul o kadar kısık yanıyordu ki seçmedi gözleri. Yerde bir yanı sökülmüş bir kilim seriliydi. Nevresimler renkleri solmuş olsa da, tertemiz kokuyorlardı. Odayı incelemeye devam ederken geçiverdi içi ve derin bir uykuya daldı.
Sabah içeriden gelen gürültülerle açtı gözünü, bir an anlayamadı yattığı yeri ama sonra acısını hissedince hatırladı.
“Hadi git sen diyorum! Niye lafımı dinlemiyorsun sen benim bir kız görünce!” diye bağırıyordu Kerime hanım torununa. Mustafa “O uyanmadan gitmem!” diye tutturmuştu, “Sorar beni hem! Seni bıraktı gitti mi diyeceksin?”
“Oğlum sen bu kızın bakıcısı mısın? İşe gitti diyeceğim ne diyeceğim!”
“Ben gidince sen kovarsın onu! Yanımda götüreceğim giderken!”
“Fesupanallah!”
Onlar içeride didişirken, Gözde sırtına hırkasını geçirip açtı kapıyı.
“Af edersiniz tuvalete gitmem gerek!”
“Gel ben seni götüreyim!” dedi heyecanla gözleri parlayan Mustafa.
Onun bakışlarından şaşırdığını anlayan Kerime hanım, “Tuvalet dışarıda!” dedi kapıyı göstererek.
“Merak etme ben sen çıkana kadar beklerim dışarıda!” dedi Mustafa ve ayakkabısını giyip çıktı kapıya. Gözde’de kapının ağzında bulduğu bir terliği geçirdi ayağında, hemen evin yanında duran tahta tuvalete doğru yürüdü Mustafa’nın peşinden.
Yeniden eve döndüklerinde, “Hadi git sen kalktı işte!” dedi Kerime hanım yeniden.
“Her şey için teşekkür ederim, size yük oldum biliyorum!” dedi Gözde ikisine birden bakarak, “Artık hava aydınlandığına göre ben de gidebilirim!”
“Nereye?” dedi Mustafa hemen.
“Oğlum elin kızı sana hesap mı verecek! Nereye giderse, gider! Sana ne!”
“Gidemez! Anlattı o biliyorum ben, yok gidecek yeri!”
“Nereye gideceksin kızım söyle de rahat etsin şu! Kovacak Salih bey bunu bir gün, gidip dükkanı açması gerek!”
“Yurda gideceğim!” dedi Gözde Mustafa’ya bakarak.
“Almazlar demiştin içeri!”
“Hallederim ben, haydi sen git işine!”
“Yok senle çıkacağım evden!” diye direndi Mustafa yine.
“Şu çorbayı iç!” dedi Kerime hanım masaya sıcak bir kase çorba getirmişti, “Başka kahvaltı yok bizde!”
“Yok sağ olun, oyalanmayım ben!” diyerek odaya geçti Gözde, üzerine temiz bir kıyafet giyip, çantasını topladı çıktı yanlarına.
“Tamam git, iç çorbanı öyle git! Bunun çenesinden kurtulamam şimdi!” dedi Kerime hanım gözlerini kaçırarak. Songül’ün rolüne hepsi kanmışlardı ama bu kızın hamuru farklıydı sanki, akşamın karanlığında gönderdi de kız orasını burasını parçaladı diye üzülmüştü gece epeyce. Şimdi sahiden yoksa gidecek yeri de başına bir iş gelirse diye karışmıştı zihni iyiden iyiye ama yüz verse bu Mustafa daha göndermezdi bir yere. Gözde başı önünde, sessizce çorbasını içerken izledi onu dikkatle. Arsız da değildi, kendini acındırmaya da çalışmıyordu. O da kandırılmıştı, zavallı. Benim arkadaşım değildir diyordu ama oydu belli ki. Yıllarca kim bilir nasıl kandırıp, kullanmıştı bu kızı.
Gözde çorbasını bitirince, kaseyi alıp mutfağa götürdü. Geldiğinde çantasını aldı yerden ve teşekkür edip, kapıya yöneldi.
“Kalsın çantan!” dedi Kerime hanımın içi yine rahat etmeyip.
Mustafa’nın gözleri açıldı kocaman baktı nenesine.
“Git şu yurduna alıyorlar mı almıyorlar mı seni öğren! Alıyorlarsa döngel al çantanı git! Gene sokaklarda düşüp kalma başıma almazlarsa!”
“Yaşa nenem! Ben de gideyim mi onunla!”
“Sen git dükkanı aç!” diye çıkıştı Kerime hanım torununa.
“Teşekkür edeyim. Gideyim ben!” dedi Gözde yürüdü kapıya.
“Kız! Hiç terbiye vermiyorlar mı bu yurtta size?” diye bağırdı arkasından Kerime hanım, “Büyükler bir laf deyince dinlenir! Bırak o çantayı dedim! Merak etme, sen gidince eşeleyecek değilim!”
Tam ağzını açacaktı ki, Mustafa çantayı kaptı elinden, hoplaya hoplaya götürdü geri odaya.
“Alıyorlarsa yarın gidersin!” dedi Kerime hanım, Gözde tekrar teşekkür edip, düştü Mustafa’nın peşine.
“Nasıl ineceğim buradan caddeye?” diye sordu kapı arkalarından kapanınca.
“Ben seni götüreceğim durağa kadar!” dedi Mustafa ninesi bakıyor mu diye camları kontrol edip, güldü sonra. İkisi beraber indiler caddeye. Gözde geri gelince evi nasıl bulacağını da bilmiyordu.
“Sen gene dükkana gel elindeki adrese, beraber gideriz!” dedi Mustafa, otobüs gelene kadar bekleyip, el salladı arkasından. Gözde ağrıyan başını cama dayayıp, ineceği durağa kadar düşündü durdu Songül’ü neden bulamadığını.
(devam edecek)