Sır – Bölüm 14

Nevzat sonucu almak için gittiğinde yüreği heyecandan duracak gibi hissediyordu. On gün önce kardeşi olduğunu düşündüğü Hasan’ın saçından kopardığı telleri DNA testi yapılması için laboratuvara teslim etmişti. Nevzat’ın DNA’sı ile yüzde kaç uyduğunu bu gün alacağı sonuç söyleyecekti.

Dosyayı onunla paylaşacak olan doktor, sonucu söylemeden önce bazı açıklamaları tekrar etmek istediğini söyledi. Kardeş DNA testi, Baba DNA testi gibi kesin sonuç veren bir test değildi. Nevzat’ın durumundaki gibi biyolojik babayı paylaştığı düşünülen iki kişi için yapılan testlerde sadece olasılık olarak bir sonuç verilebiliyordu. Baba hayatta olmasa da aileden daha çok kişinin DNA’sına ulaşılabilse şu andakinden daha net bir sonuç söylenebilirdi.

“İlk geldiğimde de söylemiştim!” dedi Nevzat “Ne yazık ki ikimizin ortak hayatta olan veya görüştüğümüz başka akrabamız yok. Babaannem ve babam vefat ettiler! Onun annesi olan teyzem de öyle. Ne söylediğinizi anlıyorum ama lütfen benimle sonucu paylaşır mısınız? Sizce bu çocuk benim kardeşim mi?”

“Yüzde seksen olasılıkla evet!” dedi uzman.

Nevzat’ın üzerinden öyle bir yük kalktı ki bu sözleri duyduğunda “Yüzde seksen benim için yeterli, teşekkür ederim!” diyerek dosyayı aldı ve dışarı çıkınca havayı içine çekerek derin bir nefes aldı. Sultan hanım telefonun başında oğlundan haber bekliyordu. Daha ilk çalışta açtı hemen.

“Hasan benim kardeşim!” dedi sesi titreyerek.

“Allahım sana şükürler olsun! Allahım sana şükürler olsun!” diyerek ağlamaya başladı Sultan hanım. Nevzat’a soğukkanlı gibi görünmeye çalışsa da, Nevzat’ın Hasan’dan bahsettiği ilk günden beri onun Ceylan’ın oğlu olması için dua ediyordu içinden. Nevzat’ın işe dönmesi gerektiği için “Akşama konuşuruz!” diyerek kapattı telefonu. Hasan’ı yeniden görmek için çok yoğun bir istek duymaya başlamıştı içinde. Ona gerçek ağabeyi olduğunu söyleyemese bile artık daha farklı hissedebilirdi yanında.

“Ceylanım yaralı kuzum!” diyordu o sırada Sultan hanım evde kendi başına “Bulduk evladını ruhun huzur bulsun! Ona gözümüz gibi bakacağız sana söz olsun. Teyzenim ben, diyemesem de, son nefesime kadar takipçisi olacağım bundan böyle. Allahıma binlerce kereler şükürler olsun! Hasan koymuşlar oğluşumuzun adını, Nevzat ağabeyi buldu onu bize. Ah Ceylanım, keşke yaşasaydın da kaderin kötülüğüne inat, el ele verip büyütseydik evlatlarımızı be kuzum! Sana olan can borcumun ağırlığı ile ezildim bunca yıl, evladına canım gerekse vereceğim sana söz veriyorum!”

Masanın üzerindeki test sonucuna baktı durdu Nevzat’ta bütün gün. Yıllardır annesi mutlu olsun diye hayal etmişti kardeşini bulmayı ve bulmuştu işte. Testi yüzde seksen onayı önemli değildi, Hasan’ın yaşı, hikayesi tamamlıyordu zaten kalan yüzde yirmiyi.

Akşam eve giderken bir kilo tatlı aldı pastaneden, Sultan hanımın gözleri kan çanağına dönmüştü ağlamaktan.

“Ama Sultan hanım bulamıyoruz ağlıyorsun, buluyoruz ağlıyorsun!” diyerek sarıldı annesine kapıdan girer girmez Nevzat.

“Ne yapayım oğlum! Neler düşündüm bu gün bilsen, her şey bir bir geldi aklıma. Kendi kaderime ağlarken bir de kız kardeşimi soktum ben bu pisliğin içine, sebebi oldum başına gelenlerin. İnan sen olmasan canıma bile kıyardım ardından, öyle yandı canım olanlardan!”

“Sultan hanım! Sultan hanım! Lütfen! Bak tatlı aldım kutlayacağız! Bulduk işte Hasan’ı! Mutlu, sağlıklı bir çocuk. Annesiz de değil, bir sıkıntısı yok çok şükür. El bebek, gül bebek büyütmüş annesi onu! Şükretme zamanı şimdi, göz yaşı dökme değil!”

“Annesinin akıllı, vefakar oğlu! Tamam seni üzmeyeceğim!” dedi Sultan hanım oğlunun yanaklarını severek, tatlıyı alıp mutfağa geçti burnunu çeke çeke, “Dur koyayım çayı şimdiden, yemeğimizi yiyip, ağzımızı tatlandıralım madem!”

Her ne kadar tatlı yerken gülmek isteseler de, eski defterler açılınca ana-oğul ağladılar beraber.

“Artık yetsin senin de bana yandığın!” dedi Sultan hanım, “Yıllardır seni de güldürmedim, kendi derdimden. Kuzumun kuzusunu buldun artık rahatla! Sen benim evladım, yüreğimsin, mutlu ol ki, ben de olayım!”

“Eyvah!” dedi Nevzat gülerek, “Hasan’ı bulunca, beni sepetlemeye mi çalışıyorsun Sultan hanım!”

“Nevzat!” dedi Sultan hanım sesi titreyerek.

“Tamam! Tamam!” diyerek kalkıp yine sarıldı annesine Nevzat, “Bir yolunu bulup Hasan’ı getireceğim sana!” dedi sonra.

“Yemeğe getir!” dedi Sultan hanım hemen toparlanıp, “Otursun şu sandalyeye, o yerken ben izleyeyim ha?”

“Tamam yemeğe getiririm merak etme, öğreneyim de en çok neyi severmiş!”

“Hay yaşa!”

Nevzat’ın, Hasan’ın saç tellerini aldığı gün, Mustafa ustasını dinlemeyip, Gözde’yi alıp götürmüştü evlerine. Torunu yine yanında genç bir kızla gelince, Kerime hanımın büyümüştü gözleri, unutmamıştı daha o yalancı kızın mahallede herkesi nasıl üzdüğünü. Sözlünüm diye de kandırmıştı bu garibi.

“Mustafa?” dedi Gözde’yi başıyla işaret ederek.

Gözde, Salih ustadan hikayeyi dinlediği için kadının tepkisini anlamıştı hemen.

“Kusura bakmayın!” dedi nazik bir şekilde, “Ben aslında gelmeyecektim ama!”

“Sözlümün arkadaşı bu, Gözde!” dedi Mustafa onu kolundan tutup, ninesi iyice görsün diye öne çekerek.

“Sözlüsüymüş!” dedi Kerime hanım tükürür gibi, “Kimsin kızım sen, o sahtekar mı yolladı seni! İyi mi yolunuyormuşuz biz aptallar ha?”

Gözde ne diyeceğini şaşırdı bir anda, “Yok efendim, ben asla!”

“Nene! Tanrı misafirine böyle mi yapılır!” dedi Mustafa bu defa Gözde’nin önüne geçerek, “Bu gece kalacak bizde!”

“Kimsin kızım sen?” dedi Kerime hanım yumuşamadan, “Bu yarım akıllıyı oyuncak mı bellediniz iyice!”

“Ben en iyisi gideyim!” dedi Gözde iyice çekinerek, arkadaşı sandıkları o kız kimse çok yakmıştı bu insanların canını.

“Olmaz!” diye bağırdı Mustafa heyecanla, olduğu yerde çocuk gibi zıplarken “Nene gitmesin ne olur nene! Dışarıda köpekler var! Bak akşam oldu! Başına bir iş gelir nene!”

“Sanırsın sokaktan eve getirmiş!” dedi Kerime hanım, “Yok mu evi barkı bu kızın!”

O sırada Mustafa’nın boşluğundan faydalanan Gözde, sessizce döndü kapıya ve açıp çıktı dışarıya. Çocuğun aklına uyup geldiği için üzülmüştü iyice. Hava iyice kararmış, sokaklar sessizleşmişti. Mustafa’nın söylediği gibi köpekler uluyordu bir yerlerde. Ne yöne gideceğini de bilemediği için korka korka bakındı çevresine. Otobüsten ilk indiğinde bu tek katlı evleri gördüğüne göre, durağın olduğu caddeye inan bir yol bulması lazımdı şimdi. Yokuş aşağı yollardan birinin caddeye çıkacağını umarak başladı yürümeğe. Her duyduğu seste irkiliyor, havlama sesleri yakından geldikçe yüreği ağzına geliyordu iyice. Önünden geçtiği evin bahçesindeki bağlı köpek aniden havlayınca, bir çığlık attı elinde olmadan ve koşmaya başladı. Bir yandan koşuyor, bir yandan da arkasından gelen köpek var mı diye arkasından bakıyordu ki, ayağı takılıp yuvarlanıverdi yere.

Gözlerini açtığında hemen yanında merakla bakan Mustafa’yi seçti gözleri.

“Açtı gözlerini nene!” diye bağırdı Mustafa daha o gözlerini aralarken.

Kerime hanım geldi yanlarına, “Sen yine bu çocuğa dua et!” dedi yumuşak bir sesle, “Başın falan ağrıyor mu?” diye sordu sonra.

“Biraz!” dedi Gözde ama aslında ağrıyordu bayağı.

“Bayıldın! Başın kanıyordu!” dedi Mustafa heyecanla, “Aldım hemen getirdim seni geri!”

Mustafa, ninesini ikna etmeye uğraşırken bir an için arkasını dönüp, Gözde’yi göremeyince, fırlamıştı sokağa. Bir o yana, bir bu yana koşmuş ama bulamamıştı izini, sonra çığlığını duyunca hemen o yana yönelmiş, yerde yatarken bulmuştu Gözde’yi. Kucakladığı gibi taşımıştı eve. Kerime hanım başındaki kanları temizlemiş kontrol etmişti hemen, Allah’tan öyle büyük bir yara açılmamıştı alnında ama dizleri, elleri çizilmişti boylu boyunca uzanınca yere. Taş, toprak ne varsa batmıştı her yerine.

(devam edecek)

Yorum bırakın