Nevzat peçeteye sardığı saçları akşam annesine gösterirken elleri titriyordu heyecandan.
“Bunlardan mı anlayacaklar yani şimdi çocuğun kardeşin olduğunu?” dedi Sultan hanım da daha önce hiç saç görmemiş gibi bakarken.
“Hasan adı” diye düzeltti Nevzat, “Bundan anlıyorlar ya! Yarın öğle tatilinde hemen gidip vereceğim!”
“Beni ara mutlaka!” dedi Sultan hanım ellerini çırparak.
“Öyle aynı gün vermiyorlar ki! Keşke verseler, bir hafta on gün sonra anca!”
“Hadi hayırlısı o zaman!” dedi Sultan hanım, sonra bütün gece test pozitif, yani kardeş oldukları çıkarsa ne yapacaklarını konuştular.
“Annesine de yazık!” diyordu Sultan hanım, “Çok yalvarmış o gece oğlan olsun diye! Şimdi başkasının oğlunu senin kucağına vermişler denir mi bu zavallıya. Kızla gitse babasının evine gönderilecekmiş zaten, artık başına ne gelirse orada!”
“Bunlar nasıl insanlar böyle, bana sorarsan hem Hasan’ı, hem anasını alalım ellerinden biz durumu açıklayıp!”
“Dur! Dur! Celallenme hemen öyle!” dedi Sultan hanım gülerek, “Olur mu öyle ikisini birden alalım, eşkıya değiliz biz varalım evlerinden zorla çıkaralım ikisini! Öylece bırakırlar mı hem!”
“Yok tabi de ne bileyim! Hasan bilmeden hayatını kurtarmış annesinin işte! Hatta o Yusuf denilen adamla sevgilisi kurtarmış aslında!”
“İyiliğin nereden geleceği belli olmaz! Belki Ceylanımla büyüse bizimle bu oğlan iyi olmayacaktı. Ceylan’ın ruh sağlığı iyi değildi ki zaten!” derken inmeye başladı gözlerinden yaşlar yine, “Zavallı yavrucak daha bebekle oynayacak yaşta o pislikten hamile kalmıştı bir de!”
“Tamam doğru söylüyorsun!” dedi Nevzat annesini daha fazla üzmemek için uzatmak istemiyordu şimdi. Teyzesi bir yandan, babaannesi bir yandan sahiden de böyle iyi yetişmezdi Hasan bu evde. Nevzat’ın şansı annesi olmuştu her zaman. Kollardı tabi kardeşini o da bırakmazdı ellerine ama yine de anne önemliydi bir çocuğun hayatında. İki kız kardeşten doğmuş çocuklar ile tek baba da biraz tuhaf olurdu aynı evin içinde. Babaannesinin işleriydi bunlar. Hasan’ın ailesine kızana kadar kendi ailesinde olanlara bir çözüm bulabilmiş miydi sanki onca zaman.
Gözde elindeki adreste yazan bina numarasını kontrol edince, balıkçının üzerinde yazan numara olduğunu fark etti. Alt kat dükkan olduğuna göre demek ki üst kattaki ev de onların eviydi. Gülümsedi mutlulukla, bu küçücük çarşının üzerinde yaşayacaklardı demek.
Balıkçının saf çırağı Mustafa, binaya bakıp gülümseye bu güzel kızı görünce hemen fırlamıştı dışarıya.
“Kime baktın?” dedi hemen Gözde’ye yanaşıp. Bir elindeki çantaya, bir yüzüne bakıyordu merakla.
“Üst kata geldim!” dedi Gözde gülümseye devam ederek.
“Salih ustaya mı geldin?” dedi Mustafa gözlerini açarak, “Hiç söylemedi bana?”
“Yok Salih ustaya gelmedim, o kim bilmiyorum!” dedi Gözde
“Benim ustam işte!”
“Yok ben tanımıyorum, Songül’e geldi ben!” dedi biraz da tedirgin olmuştu Mustafa’nın garip tavırlarından.
O sırada çırağının dışarıda bir kızla sohbet ettiğini gören Salih Usta’da geldi yanlarına, “Hayırdır Mustafa?” dedikten sonra Gözde’ye baktı dönüp, “Bir şey mi istedin kızım?”
“Size gelmiş usta!” diye atladı hemen Mustafa.
“Yok!” dedi Gözde hemen, “Ben üst kata geldim, Songül’e, arkadaşım!”
“Üst katta ustam oturuyor işte!” dedi Mustafa yeniden.
“Oğlum bir fırsat ver!” diye susturdu Salih usta çırağını boynunda asılı gözlüğünü çıkarıp Gözde’nin uzatıp durduğu kağıt parçasını alıp okudu.
“Allah Allah!” dedi sonra gözlüğünü indirip, “Bizim ev sahiden bu!”
“Yok olamaz!” dedi Gözde, “Songül var benim arkadaşım, o yazdı bana bunu! Yurttan çıkınca gel burada oturacağız dedi!”
“Esmer mi Songül!” dedi Mustafa gene atılıp.
“Evet biraz!”
“Saçları var böyle upuzun çok güzel!”
“Evet, evet, ona geldim ben! Burası değil mi onun evi?”
“Yok!” dedi Salih usta, eliyle işaret etti Mustafa’ya “Geç içeri haydi sen!”
“Songül’ü diyor usta!” diye direndi Mustafa ama Salih beyin bakışlarını fark edince, kedi gibi büzüşüp girdi dükkana, sonra kapıya çıkıp bu sefer oradan dinlemeye başladı.
“Neyin oluyor kızım bu Songül senin?”
“Arkadaşım, yurttan!”
“Kimsesiz yurdundan mısın sen de?”
“Evet, ben bu gün çıktım! Burada yaşayacağım onunla!” diyerek üst katı gösterdi, “Sizin kiracınız mı yoksa?”
Salih bey iç çekti sıkıntıyla, “Gel sen de içeri de orada konuşalım!” dedi kahvedekiler de kızı görünce kulak kabartmışlardı söylenenlere, Mustafa’nın heyecanlı konuşması dikkatlerini çekmişti.
Gözde ne olduğunu anlayamasa da yürüdü yaşlı adamın peşinden girdiler dükkana, Mustafa hevesle gelip oturdu hemen yanına.
“Benim sözlüm o!” dedi gülümseyerek.
“Kim Songül mü?” dedi Gözde şaşkınlıkla, oğlan sahiden saftı belli ki.
“Bakma sen ona!” dedi Salih usta.
“Sözlümdü ama!” diye tekrarladı Mustafa yine.
“Şu tezgahtaki paketi al! Hamiyet hanımlara götür haydi! Akşama misafiri varmış bak yetişmezse yersin fırçayı!” diyerek dükkandan kovaladı Salih Usta, çırağını. Kalırsa konuşturmayacaktı ikisini belli ki.
Mustafa beş karış suratla paketi alıp çıkınca, “Saftır, iyidir Mustafa!” dedi Salih usta, “Senin o arkadaşın kandırdı çocuğu bir kaç ay önce!”
“Nasıl kandırdı?” dedi Gözde gözlerini kısarak.
“Bir fotoğrafı falan var mı arkadaşının?” dedi Salih usta, “Acaba aynı kızdan mı bahsediyoruz?”
“Yok ama yurttan gelen Songül dediğine göre başka kim olabilir?”
“Sen de haklısın!” dedikten sonra anlatmaya başladı yaşlı adam. Bir kaç ay önce mahalleye Songül diye genç bir kız gelmişti Gözde gibi, berberden başlayıp her dükkana girip, yurttan çıktığını, kimsesi olmadığını ağlamıştı. Salih bey de erkeklerin içinde ağlayan gencecik kızı görünce herkesi tanısa da kızın başına bir iş geleceğinden korkup, dükkana çağırmıştı. Kızın hikayesini dinledikten sonra göz yaşlarına kıyamayıp, bu Mustafa’nın anneannesi ile konuşmuştu. Annesi babası yoktu bu oğlanın bir anneannesi vardı. Aklı hep eksik olduğundan babası istememiş, annesi de getirip kendi annesine bırakmıştı oğlanı. Dedesi sağdı o zamanlar ama sonra dede de gidince anneanne ile ikisi kalmışlardı. Dedenin maaşı, bir de Mustafa’nın buradan aldığı ile geçiniyorlardı. Kerime hanım çok iyi bir kadındı, bu safla birlikte yoruluyordu, evleri de genç bir kızı almaya müsaitti. İşe gireceğim demişti Songül, hem cüzi de olsa kira öder, hem yoldaş olur Kerime hanıma, hem de biraz yardım eder diye düşünmüştü Salih bey. Çırağı çocuk akıllı ama çok temiz kalpli bir oğlandı zaten, bir zarar gelmezdi ondan kıza.
“Allah razı olsun!” dedi Gözde gözleri dolarak, “Teyzesi vardı yapamadım onunla demişti!”
Salih bey bir şey demeden devam etti anlatmaya. Bir kaç sokak ötedeki kadın kuaföründe iş bulmuşlardı Songül’e. Bahşiş de veriyorlardı dükkanda. Kerime hanım da bu zavallı kızın haline acımış, kiraya gerek yok can yoldaşı olsun demişti. Mustafa görür görmez vurulmuştu Songül’e ama o her gördüğü kıza vurulurdu zaten. Öyle masumca, çocukça bir vurulmaydı onunkisi.
“Sana da vuruldu az önce! Öyle anla işte!” dedi Salih bey.
Songül kandırmıştı onu sözlünüm ben senin diye, ne istese yaptırıyordu zavallı çocuğa. Buralarda bir ev bulalım evlenelim demişti. Salih bey başlarda kız bunun halini anlamıyor şaka yapıyor sanmıştı ama sonra çırağı gelip anlattıkça yolda çevirip konuşmuştu kızla “Yapma kızım bak bu çocuk saf! Böyle şeyler şakaya gelmez, inanıyor!” demişti. Çok dilli bir kızdı Songül hemen kabul etmişti hatasını çok özür dilemişti. Aslında o kendisi bir ev bulup çıkmak istiyordu bu yüzden. O Mustafa’ya anlatmaya çalışıyordu ama çocuk ısrar ediyordu evlenelim diye. O da üzülmesin diye olur diyordu. Salih bey kızı dinleyince “Tamam!” dedi, “Bakalım sana bir ev o zaman, bu çocuk da unutsun seni!”
(devam edecek)