Sır – Bölüm 11

Nevzat, Sultan hanımdan aldığı cesaretle hafta sonu olup, kardeşinin saç telini almayı hevesle bekliyordu. Hayatında hiç böyle bir şey yapmamıştı daha önce, bir tel saç olsa da almak için bir yol bulmalıydı. Kilidinde sorun olduğu için sürekli kazaklarına takılan saati geldi aklına, o kolundayken, kolunu Hasan’ın baş çevresinde dolaştırabilirse bozuk kilit saçına yanlışlıkla takılmış gibi koparabilirdi belki. Daha bu test nerede, nasıl ve kaça yapılır onu da bulması gerekiyordu. İş yerinde internetten önce sonucun güvenilirliğini araştırdı biraz. Filmlerde oluyor diye her şey doğru olacak değildi. Bir kaç yazı okuduktan sonra neredeyse yüzde doksan dokuz sonuç alabileceğini okudu. Yine de bir yabancı ile de tutabilirdi DNA’sı benzer ölçülerde.

“Bu ne kadar büyük bir olasılık olabilir ki?” dedi kendi kendine ve ilk okuduğu oran içine sindiği için nerede yaptırabileceğini araştırmaya başladı.

Sultan hanımın da kafasına takılmıştı bu test işi, bir saç teli ile kardeş olup olmadıklarını anlamak mümkündü demek.

“Benim akıllı oğlum!” diyordu düşündükçe kendi kendine, “Allahım inşallah dualarım kabul olmuştur da bu güzel çocuk Ceylan’ımın oğlu çıkar diye dua ediyordu hemen devamında. Hasan’ın aile hikayesini de anlatmıştı Nevzat annesine. Annesi kuma olarak gelmişti aileye çocuk yaşta, babasının resmi nikahlı eşinden ve sonra gelen imam nikahlı kumalardan da vardı kardeşleri ama kendi annesinden tek çocuktu Hasan. Sultan hanımın kapı aralığından dinlediği hikayeye uyuyordu her şey buraya kadar. Ceylan’ın doğurduğu gece geldiği söylenen kızın da kuma olduğunu biliyordu en azından. Yusuf bu aileyi para sızdırmak için uydurmuş olsa, çocuğun yaşını, annesinin kuma olmasını da tutturacak hâli yoktu herhalde. Yine de Nevzat’ın söylediği testi yaptırmak lazımdı tabi. Elalemin çocuğunun kafasını bulandırmaya gerek yoktu boş yere. Hoş o çıksa da söylenir miydi bu saatten sonra gerçekler anne-oğul emin değillerdi ama orayı da eğer gerçekten Ceylan’ın oğlu çıkarsa düşünürlerdi.

Hafta sonu, bozuk kilitli saatini koluna takıp, annesinin duaları ile gitti Nevzat, Hasan’ın sürekli gittiği kafeye. Yapacağı iş çok kolay gibi görünse de, sabaha kadar uyuyamamıştı stresten. Çok kısa değildi neyse ki Hasan’ın saçları, şimdiki çocuklar seviyorlardı saç uzatmayı ama liseye devam ettiğinden istediği kadar uzatamıyordu.

“Ne olacak Nevzat ağabey!” diyordu o ve arkadaşları, “Sanki kimliğimizi kulağımızdaki küpe, saçımızın boyu, rengi mi belirliyor. Kendimizi bir şekilde ifade etmek için yapıyoruz biz bunları, doğada taş bile taşa benzemiyorken, ne demeye hepimiz aynı olalım istiyor bu sistem?”

O yaşlarda Nevzat’ın olduğundan çok daha ilerdeydi fikirleri, toplumun hali, ekonomi ve gündem hakkında hep vardı fikirleri. Öyle dışarıdan bakıldığında hiç bir şey umurlarında değil, ailelerinin onlara sunduklarının değerini bilmez görünüyorlardı ama kulak verip dinleyince umulmadık bakış açıları çıkıyordu hepsinden.

“Sanıyorlar ki elimizde telefon akşama kadar aylaklık ediyoruz! Al işte bak! Habere de bakıyoruz buradan, dersimize de, eğlencemize de, sohbetimize de! Hayır annemle babam akşama kadar ellerinde telefon sorumluluklarını yerine getiremiyorlar mı? Bir bana mı engel bu meret!”

Yaşları gereği sürekli isyanlardaydılar hepsi, tecrübenin ne kadar önemli olabileceğinin fark edilmediği yaşlardı bunlar. Sadece bilginin, üstelik elde ettikleri kadarının yeterli olacağını sanıyorlardı iç güdüleri ile birleştiğinde. Bilginin deneyime dönüşmesi, iç güdülerle birleşince güç olurdu oysa. Buna da tecrübe deniyordu. Kendisi de öyle çok büyük değildi bu çocuklardan ama yine de yedi yıl bile fark ettiriyordu yaşamda.

“Bilgi deneyime dönüşerek de tecrübe kazanılır, tecrübe edilerek de bilgi kazanılır bazen ama inanın ilki, ikincisinden daha az can yakar!” diyordu ağabeyleri olarak onlara, “O yüzden kulak verin size söylenenlere, akıl süzgecinizden geçirmeyin diyor muyuz? Eyvallah, geçirin tabi. Körü körüne de her söyleneni dinleyin demiyoruz. Bazen hır çıkmasın diye, bazen düzen bozulmasın diye, bazen akıl süzgeciniz onayladı diye dinleyin, alın akıl defterinize.”

“Ya tamam da hep nasihat, hep nasihat Nevzat ağabey! Bizim ne düşündüğümüzü soran yok, ağzımızı açarken susturuyorlar hepimizi!”

“Doğru ama siz de pek üslup bilmiyorsunuz be oğlum! Hemen itiraz, hemen itiraz değil mi sizin de tavır! İki taraf da dinlemeyi bilmiyor bak aslında! Anne baba size bir şey olacak diye, siz de hayatınız kısıtlanacak diye korkunuzdan dinlemiyorsunuz birbirinizi!”

O günde nasıl olduysa benzer bir muhabbettin ortasına düştüler birlikte. Kendilerinden biraz büyük bir ağabeyleri, değer verip, dinleyince söylediklerini Nevzat’ı görür görmez başlıyorlardı anlatmaya. Nevzat denk getirip Hasan’ın yanındaki boş sandalyeye oturdu hemen. Sohbet sorasında elini boynuna atar gibi yapıp, saati çocuğun saçına takabilirdi böylece. Çocukların söylediklerine odaklanmaya çalışsa da gözü Hasan’ın saçına takılmaya başladı sürekli.

“Ağabey bir şey mi var saçımda!” dedi Hasan’da bir süre sonra fark ederek.

“Dur ya şurada bir şey var gözüme takılıyor, kusura bakma!” diyerek saçını Hasan’ın başının arkasına uzatıp çekip aldı bir kaç tel saç hemen, “Tamam, bir şey yapışmış aldım sorun yok!” dedi sonra. Planladığını değil de paniğinin ona sağladığı yöntemi kullanınca rahatlamıştı içi, saç tellerini kaybetmemek için izin isteyip tuvalete gitti hemen. Kopardığı peçeteye iyice sardı bir kaç teli ve koydu cebine. Şimdi ne anlatırlarsa dinleyebilirdi.

Gözde ilk otobüsten inince kalbi iyice çarpmaya başlamıştı. Hem korkuyor, hem heyecanlanıyordu yeni hayatlarına. Yurdun duvarlarının ne kadar güvenli olduğunu daha otobüs hareket eder etmez anlayıvermişti. Neyse ki belirsize değil, arkadaşına gidiyordu şimdi. Ya gidecek yeri olmasa ne yapardı. Elinde adres kağıdı ile bir kaç kişiye danıştı hangi otobüse bineceğini. Yurt müdürü söylemişse de emin gibi gözükmediğinden yanlış bir yere gitmek istemiyordu. İkinci otobüsün hangisi olduğunu öğrendikten sonra durağa geçip beklemeye başladı. Mesai saatinden sonra çok sık vasıtası olan bir mahalle değildi gideceği yer, sorduğu adam öyle söylemişti. Yaklaşık yirmi dakika bekledikten sonra geldi otobüsü. Hemen geçip boş bir yere oturdu ve Songül’ün tuttuğunu söylediği evin nasıl olabileceğini hayal etmeye başladı. Birinci otobüs, onu yurttan ayırmış ama sanki bu ikincisi yeni hayatına götürüyor gibiydi. İlkinden biraz daha uzun bir yolculuktan sonra adreste yazan yerin durağında indi şoför hatırlattığı için. Adresin bundan sonrasını bulmak için yine birine sorması gerekiyordu. Etrafına bakındı, tek katlı derme çatma evlerin çoğunlukta olduğu bir mahalleydi burası, arada bir kaç tane iki katı olan ev serpiştirilmişse de, onlar da sanki sonradan kat çıkılmış gibi duruyordu. Bir tarafa yıkılacakmış gibi duran bakkal ilişti gözüne, önünde top oynayan çocukların arasından geçip girdi içeriye. Otobüsten indiği yer sandığı gibi yakın değildi gideceği yere, bakkal bir on beş dakika yürüyeceğini söyleyerek tarif etmişti adresi. Merakla etrafına bakınarak yürüdü biraz ama sonra yine emin olamadığından sordu başka birilerine de. Sonunda otobüsten indiği yerden biraz daha eli yüzü düzgün iki-üç katlı evlerin çoğunlukta olduğu bir mahalleye geldi. Yolda yine birine gideceği sokağı sorunca adam eliyle bir sonraki sokağı gösterdi.

Sokağın tam köşesinde ki tek katlı binada bir erkek kuaförü, yanında iki katlı bir mahalle kahvesi, yanında çatısına naylonlar kapatılmış küçük bir market, onun hemen yanındaki iki katlı binanın altında da bir pişirme evi ve yufkacı vardı. Bu sevimli küçük çarşı hoşuna gitmişti Gözde’nin.

(devam edecek)

Yorum bırakın