Sultan hanım hayretten gözlerini kocaman açarak dinlemişti oğlunu sonuna kadar. O kız arkadaşı var zannederken, Nevzat annesi mutlu olsun diye Hasan’ın peşine düşmüştü onca zaman demek.
“Ah benim güzel oğlum!” dedi gözleri dolarak, titreyen elleriyle Nevzatın yüzünü avuçlarının içine aldı sonra, “Deli çocuk niye sakladın ki benden bunları?”
“Seni umutlandırmak istemedim!” dedi Nevzat sesi titreyerek, “Ama daha fazla dayanamadım saklamaya işte! Onun kardeşim olup olmadığını gerçekten bilmiyorum!”
Sultan hanım da tıkanmıştı bu noktada, eğer bu çocuk gerçekten Ceylan’ın oğluysa diye de kalbi küt küt çarpıyordu heyecandan.
“Ben görsem anlar mıyım ki?” diye sordu merakla.
“Seninle tanıştırmayı çok istiyorum ama bilmiyoruz ki o mu değil mi?”
“O pislik herif vermedi mi sana ailenin adını? Ceylanımın oğludur o başka kim olacak ki?”
“Ne bileyim, ben de öyle düşündüm baştan ama sonra da içime bir şüphe düştü işte!” dedi Nevzat, “Yani aslında aklıma bir şeyler geliyor, hani filmlerde falan yaparlar ama işe yarar mı emin olamıyorum!”
“Neymiş o?”
“DNA testi yaptırmak!”
“Nasıl bir şey o bilmiyorum ama ona söyleyecek misin?”
“Hayır söylememe gerek yok, sadece saçını falan alacağım işte götürüp benim DNA’m ile ne kadar uyuştuğuna baktıracağım. Sonuçta hem babadan kardeşim, hem de teyzemden kuzenim öyle değil mi?”
“Ben anlamam öyle işlerden oğlum, madem böyle bir yol var neden yapmadın ki bunca zaman?”
“Aslında o olmamasından korktum sanırım biraz!” dedi Nevzat mahcup bir şekilde.
“Sen sevmişsin baya bu çocuğu anlaşılan!” dedi Sultan hanım sevgiyle.
“Kan çekiyordur belki değil mi?”
Gülümsedi Sultan hanım, annesine itiraf etmek ve onun desteğini almak da heyecanlandırmıştı Nevzat’ı.
“Yaptırayım mı diyorsun yani?”
“Yaptırabiliyorsan, yaptır tabi ama çocuk duymasın! Nasıl bir çocuk anlatsana biraz! Hay Allah, Nevzat kırk yıl düşünsem bunu yapacağın aklıma gelmezdi oğlum ya!” dedi Sultan hanım iç çekerek. O pislik Yusuf’a bulaşması canını sıkmış olsa da, Hasan denen o çocuğun Ceylan’ın oğlu çıkma ihtimalinin coşkusu daha baskın çıkmıştı.
Aynı günün sabahı Gözde, göz yaşları içinde uğurlamıştı arkadaşını yurdun kapısından. Yurt müdürü teyzesini arayınca, eniştesi gelip almıştı kapıdan Songül’ü. Bütün ömrünü beraber geçirdiği arkadaşından ayrılmak çok zor gelmişti Gözde’ye. Yine de dört ay sona kavuşabileceklerini düşünüp avuttu o gece kendini ve devam eden iki ay boyunca bir haber bekledi arkadaşından.
Geçen iki ay boyunca Songül ne aramış, ne de söylediği gibi gelip onu ziyaret etmişti. Dışarıdaki hayatın zor olacağını tahmin ettiği için ona hak vermeye çalışıyordu yine de Gözde. Teyzesinin onu istemeyeceğini zaten tahmin ediyordu Songül giderken, belki de umduğu gibi bir düzen kuramamış ve teyzesi yüzünden eziyet çekiyor olabilirdi. Belki telefon kullanmasına, hatta dışarı çıkmasına izin vermeyecek kadar kötü insanlardı ailesi.
“Songül’den bahsediyoruz!” demişti yatakhane arkadaşlarından biri o tahminlerini söyleyince, “On sekiz yaşında kocaman kızı bir odaya kapattıklarına inanıyor musun sahiden? Hem de Songül’ü!”
Herkes biliyordu Gözde’nin, Songül gideli iki ay olmasına rağmen hiç aramamış olmasına üzüldüğünü. Bazıları meraktan, bazıları da sırf gıcıklık olsun diye soruyorlardı her gün. O da mecburen aklına gelen bahaneleri paylaşıyordu onlarla.
“Biz sana o kıza güven olmaz dedik, dinlemedin!” diyorlardı sürekli. Yurtta herkese yalanları, numaraları ile bir şekilde zarar vermişti Songül, hepsi için de kendince çok haklı sebepleri vardı tabi ama Gözde’den başka onun göz yaşlarına inanan kalmamıştı arkadaşları içinde.
“Siz onu benim kadar tanımıyorsunuz!” diyerek arkadaşını savunmaya devam ediyordu hâlâ ama içten içe de üzülüyordu bu duruma düştüğü için.
Üç ay sonra artık o da umudunu kesmeye başladığı sırada çıkageldi Songül yurda. Saçı, başı, giyimi, kuşamı değişmiş, güzelleşmişti iyice.
Onu öyle iyi durumda görünce çok mutlu oldu Gözde, demek ki bütün korkuları boşunaydı. Hemen sarıldılar birbirlerine sıkı sıkı.
“Daha önce gelemedim kusura bakma!” dedi Songül hemen, “Zor oldu ama ikimiz için bir hayat kurdum diyebiliriz!” diye ekledi sonra yüzünde kocaman bir gülümseme ile.
“Herkes beni bırakıp gittiğini söyledi ama ben onlara inanmamıştım. Anlat neler oldu?” dedi Gözde heyecanla.
“Şimdi fazla vaktim yok, bir ay sonra yanıma geldiğinde zaten konuşuruz” diyerek çantasından bir kağıt parçası çıkarıp uzattı Gözde’ye, “Bak burada adresim yazılı. Teyzemin yanında yapamadım. Bu ev ikimiz için, tam hayal ettiğimiz gibi. Küçük biraz ama olsun yeter bize!”
Gözde heyecanla aldı arkadaşının uzattığı kağıt parçasını ve sevgiyle kalbine bastırdı.
“Cep telefonu alacak param yok, bu evde de telefon yok, alamadım henüz! O yüzden sen çıkınca doğrudan buraya gel tamam mı?”
“Tamam!” dedi Gözde sevinçle
“Seni almaya gelmek isterdim ama çalışıyorum, o yüzden sen geldiğinde evde buluşuruz. O zaman sana her şeyi anlatırım!” dedikten sonra işten izin alıp geldiğini ve gitmesi gerektiğini söyleyip, ayrıldı Gözde’nin yanından.
Arkadaşı diğerlerinin sandığı gibi onu unutmayıp geldiği ve harika göründüğü için kendini çok mutlu hissediyordu. Üç aydır ona sorup duranlar da bir şey söylemezlerdi daha.
Artık çıkınca başına ne geleceğine dair endişesi kalmadığı için rahatlamış, son bir ayı daha mutlu geçirmişti yurtta. Nihayet onun da süresinin dolmasına bir kaç gün kala, yaklaşık on yıldır yemekhanede çalışan ve Gözde’yi her zaman diğerlerinden daha çok seven Dilek hanım kenara çekip içinde bir miktar para olan bir zarf uzatmıştı ona. Kocasını yıllar önce kaybeden Dilek hanım, artık yorulduğu için kocasından kalan evi satıp, köye kardeşlerinin yanına gitmeye karar vermişti. Eline geçen paradan da bir miktarını Gözde’ye vermek istiyordu.
“Bunu kabul edemem Dilek teyze!” dedi Gözde zarfı geri çevirerek ama Dilek hanım yine de ısrar etti alması için.
“Bak kızım bu Songül denilen kıza fazla güvenme, bu parayı koy cebine! Olur başın sıkışır, bir aksilik olur. Ne yapacaksın tek başına dışarıda o zaman?” deyince, Gözde bu iyi niyetli kadına arkadaşını savunmak istemediğinden, “Peki!” diyerek aldı parayı. Normalde yurtta yasaktı böyle şeyler ama Dilek hanım kendisi de ayrılacağı için umursamamıştı duyulmasını. Gözde de kadıncağızın onu böyle düşünmesine çok duygulanmış, sıkı sıkı sarılmıştı boynuna. Parayı çıkarken kullansın diye müdire hanımın getirdiği çantanın dibine güzelce saklamış, kimseye de bahsetmemişti olanlardan. Herkes ne derse desin, gelmişti Songül söz verdiği gibi. Başkalarına karşı farklı olsa da onu seviyordu kardeşi gibi. Onunla güzel bir hayata başladıktan sonra herkese göstermek için gelecekti yeniden yurda. İkisi birlikte mutlu bir şekilde ziyarete geldiklerinde utanacaktı herkes söylediklerine.
Hayaller, hazırlık ve vedalarla dolu bir ay çabucak tükendiğinde, bir elinde adres yazılı kağıt parçası diğer elinde kişisel eşyalarını koyduğu küçücük çantası ile çıkmıştı yurdun kapısının önüne. Bütün hayatını geçirdiği bu yurttan ayrılmak, bir parçasını giderken burada bırakmak demek olsa da, kendine ait o güzel hayata bir an önce ulaşmak için hızlı adımlarla yürümeye başladı durağa. Biraz bekledikten sonra yanaklarından akan yaşları silip bindi otobüse. Yurt müdürü elinde bir adres olduğunu görünce otobüs kartını vermişti ona. Nasıl gideceğini de tarif etmişti bildiği kadarıyla. Oldukça duygusal anlar yaşamıştı ayrılırken, heyecanla ayrılacağı günü bekledikten sonra, hissettiği hüzün sarsmıştı yüreğini.
“Artık tek başınasın!” demişti yurt müdürü. Çocukların on sekizlerine geldikten sonra böylece hayata salıverilmelerine yüreği parçalanıyordu her zaman ama hangi birini kurtarabilirdi ki? Bir kapısı, yuvası olanlar dönüyorlardı evlerine, mutsuz da olsalar sokakta kalmıyorlardı en azından. Bazıları ise sokaklarda kalıyor, sığınma evlerine gidiyor, bazen kötü haberleri geliyordu geriye.
(devam edecek)