Songül’ün yurttan ayrılmasından bir akşam önce ikisi konuşurlarken o elmadan da bahsetmişlerdi.
“İnan bana hayatımız boyunca birbirimize hep o tepedeki elmayı getireceğiz!” dedi Songül, sanki o kahramanlığı yapan kendisiymiş gibi.
Gözde ayağı alçıda, o da ateşli yataklarında yatarlarken, hesap sormaya gelen müdireye, elmayı kendisinin istediğini ve arkadaşının başına gelenlere neden olduğunu itiraf etmişti üzüntüyle. İkisi de birbirileri için her zaman, her fedakarlığa hazırdılar. Gözde o gün bir kez daha anlamıştı, ikisinin arasındaki güçlü bağı.
Songül’ün ertesi gün yaptıklarından hiç haberi olmamıştı tabi. Songül ateşi düşünce, müdireye gidip, Gözde’nin öyle söylemesi için ona yalvardığını, çünkü ceza almaktan korktuğunu söylemişti. O asla arkadaşını böyle bir tehlikeye sürüklemezdi, ona ne kadar düşkün olduğunu herkes bilirdi. Şimdi gelip müdireye açıklıyordu ama bu kesinlikle ispiyonlamak değildi, onun sürekli böyle fevri davranıp başına iş getirmesinden korkuyordu Songül. Bu son yaptığı hata ile az kalsın öleceğini düşünmek onu çok korkutmuş, yeterince iyi bir ceza alırsa bir daha yapmaya korkacağına inanmıştı. Bu kalbini çok yaralasa da, arkadaşının iyiliği için ceza alması şarttı. Tüm bu yalan hikayeyi müdireye göz yaşları içinde anlattığı için, müdire ona şefkatle yaklaşıp, Gözde’ye alçısı çıktıktan sonra gerekli cezayı vereceğini söyleyerek, arkadaşına daha çok göz kulak olması gerektiğini tembihlemişti. Gözde alçısı çıkıp yeniden yürümeye başladığı zaman, bir ay boyunca herkesin bahçede veya serbest zamanda olduğu saatlerde tuvaletlerde dahil, ortak alanların temizlenmesine yardım etmekle cezalandırılmıştı. Arkadaşı için bir iyilik yapmış olmanın hazzı ile öyle doluydu ki, ne ayağını kırdığına, ne de aldığı cezaya zerre kadar üzülmemişti. Songül’ün ayrılmasından önceki gece uykuya dalmadan önce gülümseyerek o günleri düşünmüştü.
Nevzat, kardeşinin karşısına birden bire çıkamadığı için Hasan’ın gittiği yerlerin müdavimiymiş gibi gidip, bir şekilde ona görünmeye devam ediyordu. Bazen bir gole sevinirken göz teması kurup gülümsüyor, bazen yan masadaki biri olarak, ateş istiyor, saati soruyordu. İkisi arasında yüz aşinalığı sağlandıktan bir süre sonra Hasan mekanlarda onu görünce selam vermeye başladı. Kardeşinin kendiliğinden ona selam vermeye başlaması, Nevzat için heyecan verici bir gelişmeydi. Nihayet onunla sohbet kurmak için belirli bir noktaya varabilmişti.
Yine bir hafta sonu seyredilen maçın ardından kağıt oynamaya karar veren gençlerin oyunda bir kişiye daha ihtiyaçları olmasıyla, Nevzat kardeşi ve arkadaşları ile gerçek bir bağ kurmanın yolunu bulmuş oldu. Sultan hanım, oğlunun eskisinden daha çok dışarı çıkmalarını hayatında bir kız olmasına bağlıyordu. Hemen her hafta sonu, bazen de hafta içi akşamları dışarı çıkıyor çok geç olmadan da geri geliyordu. Arkadaşları ile çıkacak olsa o kadar erken dönmezdi. Demek ki bu bir kızdı ve eve erken dönmesi gerektiği için oğlu da erken geliyordu. Üstelik Nevzat gerçekten heyecanlı ve mutlu görünüyordu. Dalıp, dalıp gidiyor, eskisinden daha çok odasına kapanıp, tek başına vakit geçiriyordu. Oğlunun bulmayı çok istediği Ceylan’ın oğlu Hasan’ın peşinde olduğu kesinlikle aklına gelmediği için, aklına bir kız arkadaşı olduğu gelmişti. Henüz annesine anlatamadığına göre belki de kızdan emin değildi. Evde olduğu zamanlar nerelere takıldığı hakkında meraklı sorular sorsa bile Nevzat cevap vermek yerine konuyu değiştiriyordu. Annesinin bir kız arkadaşı olduğunu sandığından haberi olmadığından, kendince normal davrandığını sanıyordu o da.
Bir kaç hafta içinde kardeşi ve grubunun yeni oyun arkadaşı olmuştu. Artık Hasan’ı tanımak için sosyal medya hesaplarını takip etmesine gerek yoktu. Arkadaş olarak yeni tanıştıklarından birbirlerine doğrudan sorular sorabiliyorlardı. Onun gerçekten Ceylan’ın oğlu olduğuna emin olması için kesin bir delili olmasa da, giderek daha çok sevdiğini hissediyordu. Hasan tam olmasını istediği kardeş gibiydi. Neşeliydi, akıllıydı, yaşı gereği tatlı bir asiliği vardı ama eve geç gitmeyi hiç göze alamıyordu. Vakti dolmaya başlayınca sürekli saatine bakıyor, kalmak istese bile oyalanmadan gidiyordu. Bir kaç kez Nevzat’ta kalkması gerektiğini bahane ederek onu eve kadar bırakmıştı. Yolda kız arkadaşı olup olmadığını sorunca, okulda birinden hoşlandığını öğrenmişti. Kıza iki yıldır aşıktı ama bir türlü açılamıyordu. Nevzat’tın da okuldayken hoşlandığı kızlar olmuş ama o da kardeşi gibi mahcup davrandığı için hep başkalarına kaptırmış ya da içinde yaşamak zorunda kaldığından karşılık alamamıştı. Kendisinin de benzer olduğunu anlattığında, “Demek ki ben de senin gibi o yaşa gelince bekar kalacağım Nevzat ağabey!” demişti gülerek. Cümlenin o sonundaki “ağabey” kelimesi öyle hoşuna gitmişti ki Nevzat’ın, sevgiyle uzanıp, karıştırmıştı Hasan’ın saçlarını.
Konuştukça onun annesine ne kadar düşkün olduğunu da anlıyordu. Geç kalacağı zaman hemen arayıp ona haber veriyordu. Babasından, diğer anneleri ve kardeşlerinden de bahsetmeye başlamıştı biraz. Yadırgandığı için pek herkese anlattığı şeyler değildi bunlar. Onların memleketinde normal olan şeyler, büyük şehirlerde pek anlayış görmüyordu. Yine de seviyordu o ailesini, anneleri, diğer kardeşleri hepsi iyilerdi. Tabi o en büyük erkek çocuk olduğu için hepsinden saygı görüyordu, belki ondan öyle hissediyordu ama diğer annelerden olma kardeşlerinin de mutsuz olduklarını hiç sanmıyordu.
“Herkesin bir hikayesi var!” demişti Nevzat onun samimiyetle anlatışını dinlerken. Hayat ile ilgili soru sorma sırası geldiğinde ise, o da kendi hayatını anlatmıştı Hasan’a teyzesinin başına gelenleri dahil etmeden. Hasan üzülmüştü onun hikayesine kendisinin de bir parçası olduğunu bilmeden.
“Benim kocaman, senin küçük bir ailen olmuş ama yine de daha çok üzmüşsünüz birbirinizi!” diye yorumlamıştı şaşırtıcı bir şekilde. Onlar onca kişi bir çatı altında yaşıyor ama Sıdıka hanım ya da Yaşar bey gibi birbirlerine hayatı dar etmiyorlardı.
“Hiç böyle düşünmemiştim!” demişti Nevzat gülümseyerek, gerçekten çok tatlı çocuktu bu Hasan.
Onunla vakit geçirmek giderek daha hoşuna gitse de bir süre sonra annesinden gizli onun bulmayı çok istediği bu çocukla iyi vakit geçirmesi vicdan azabı çekmesine neden olmaya başlamıştı. Sultan hanım olanlardan habersiz kız kardeşi ve onun kayıp oğlundan bahsetmeye devam ediyordu elbette ve o zamanlar Nevzat annesinin gözlerine bakamıyordu artık eskisi gibi.
Hasan’ı ilk bulduğunun üzerinden yedi ay geçtikten sonra Sultan hanım yine Ceylan’dan bahsedince, ona bir şey söyleyeceğini ama heyecanlanmamasını istediğini söyleyiverdi. Sultan hanım oğlunun nihayet kız arkadaşını itiraf edeceğini sandığı için yüzüne tatlı bir gülümseme yerleşti ve “Nihayet!” dedi mutlulukla.
Nevzat annesinin ne için böyle söylediğini anlamamış “Ne nihayet?” demişti şaşkınlıkla.
“Artık bana anlatacaklarının tabi ki, aylardır ne çevirdiğini anlamadığımı mı sanıyorsun?” diye cevap verdi Sultan hanım mutlulukla.
“Anladın mı?”
“Anladım tabi, anneyim ben! Oğlumun aşık olduğunu fark etmediğimi mi sandın? Haydi söyle bakalım kim bu kız! Ne zaman tanıştıracaksın beni?”
Nevzat, gülse mi ağlasa mı bilemeden baktı annesinin yüzüne, “Kız arkadaşım olduğunu mu düşündün?”
“Yok mu?” diye sordu Sultan hanım hayal kırıklığına uğramış bir sesle.
“Hayır, yani henüz yok!” dedi Nevzat, bunca zamandır annesinin onun çıkışlarını kız arkadaşa bağlayacağı hiç aklına gelmemişti gerçekten ve onun kız arkadaşı olsa ne kadar sevineceğini de ilk defa fark etmişti böylelikle.
“E ne söyleyeceksin o zaman?” dedi Sultan hanım merakla.
Nevzat konuşmaya başlamadan annesini kucakladı ve, “Sultan hanım sen çok tatlı bir kadınsın biliyor musun?” dedi sevgiyle. Sonra geri çekilip annesinin gözlerine baktı, “Bir kız arkadaşım yok ama en az onun kadar heyecan verici bir hikayem var!” diyerek Hasan’ı bulma hikayesini anlattı baştan sonra.
(devam edecek)