Songül ile Gözde aynı yaştaydılar ama Songül dört ay büyüktü arkadaşından. On sekizine ondan dört ay önce gireceği için de yurttan dört ay önce ayrılacaktı. O zamana kadar Gözde’nin büyük bir saflık ve iyi niyetli karşıladığı ayrılmamak için aileye gitmesine engelleme çabalarına rağmen şimdi giden Songül olacaktı.
“Sen merak etme diyordu! Tam hayal ettiğimiz gibi olacak, ben gidip ikimiz için bir hayat kuracağım sonra da gelip seni alacağım!”
Yurtta kalan çocukların bakım süreleri dolduktan sonra gidebilecekleri bir aile yakını yoksa ortada kalıyorlardı. Gözde’nin böyle bir aile yakını yoktu ama söylediğine göre Songül’ün bir teyzesi vardı. Yurttan çıkınca teyzesinin yanına gidecek, bir işe girecek, yapabilirse ikisi için bir ev tutacaktı. Teyzesi onu zaten sevmezdi, sevse yurtta ne işi olsundu. Kanun gereği yurttan çıkar çıkmaz gidecek yeri olmayınca onu kabul etmek zorunda kalacaktı. O yüzden kalacak yeri varken, Gözde için vazgeçip ev tutmak zorunda kaldığını düşünmesini istemiyordu. Gözde çıkınca ona da iş ayarlar, ikisi yurtta olduğu gibi yaşar giderlerdi. Aslında üniversite sınavını kazanmış olsalar, devlet desteği almak için biraz daha şansları olabilirdi ama okumakta hiç gözü olmayan Songül, ne yapıp edip, Gözde’yi de etkilemiş ve sınava girmekten vazgeçirmişti. Her zaman dersleri iyi olan Gözde’nin sınava girmek istememesine tüm öğretmenleri ve yurt yönetimi karşı çıkmış olsa da, Songül, onlar gibi sahipsiz çocukların hayata atılmakta geç kalmamaları gerektiğine ikna etmişti. Üniversite mezunlarının işsiz dolaştığı bir ülkede yaşarlarken ne diye dört beş yıl daha kaybetsinlerdi. Yurdun hizmetlilerinden ne hikayeler dinliyorlardı. Çocuklar okusun diye yıllarca çalışıyorlar, sonra çocukları öğretmen olup ya atanamıyor, ya başka okullar bitirip tanıdıkları olmadığı için işe giremiyorlardı. Orta okul bitince okul müdürünü dinleyip meslek lisesine de gitmek yerine, düz liseyi tercih ettikleri için şimdi kendi başlarına bir iş bulmalıydılar.
“Ama merak etme!” diyordu Songül, üniversite mezunları kendilerine basit işleri layık görmediklerinden, lise veya ortaokul mezunlarının iş bulma şansları onlardan fazlaydı. Tamam az maaş alacaklardı başlarda ama bir yandan çalışıp, bir yandan hazırlanıp sınava girme şansları her zaman vardı. Açık öğretim okurlardı mesela, o zaman çalışmaya da devam edebilirlerdi. Zaten tecrübeleri de olacağından üniversite mezunlarından açık ara önde olurlardı o zaman. Zaten en kötü ihtimal dört ayda toparlayamasa bile teyzesine dil döküp onu da alırdı yanına, genç bir kızı sokakta bırakacak kadar da fena biri değildi teyzesi.
Yurttan sonra hayatta tek başına kalmak bütün çocukların korkusuydu. Hele de Gözde gibi sahipsiz çocukların. O yüzden Songül’ün ona verdiği güven Gözde’ye çok iyi geliyordu. Çevresindeki herkes ona güvenmemesini söylese de, o insanların Songül’ü yanlış değerlendirdiğini düşünüyordu. O kaş yaparken göz çıkarıyordu daha çok, fevriydi bazen evet, bu yüzden de yanlış anlaşılabiliyordu ama altın gibi bir kalbi vardı. Gözde’yi korumak için uğraşırdı hep, onun sağlıklı olması için yemekhaneden yemek çalmak herkesin yapacağı bir şey miydi mesela. Bir örnekti tabi bu ama Gözde onun kendisi için yaptıklarına karşı her zaman borçlu hissediyordu. Ortak bir hayatları olduğunda kardeşliklerinin devam etmesini çok istiyordu bu yüzden. Birbirlerine daha çok destek olacaklardı.
Yurdun bahçesinde çok güzel meyve ağaçları vardı. Özellikle elma ağacı çocukların en çok sevdiği ağaçtı. Meyveleri sulu ve kıpkırmızı olurdu. Her sene boylarının yettiği yerleri hoplaya zıplaya toplar yerlerdi ama ağaç büyüdükçe tepesinde kalan meyveler de artardı. Yasak olsa da ağaca çıkabilenler onları da almanın yollarını buluyorlardı tabi. Bir keresinde öyle böyle ağaçtaki tüm meyveleri yemişler, sadece en tepesinde bir tane kıpkırmızı elma kalmıştı. Dallar o kısımda çok ince olduğundan kimse o elmaya kadar tırmanamıyordu. Songül’de banyodan sonra saçlarını sarmayıp, uzun süre ıslak ıslak durduğu için hastalanmıştı. Gözde hasta olduğunda, Songül, Songül hasta olduğunda da Gözde ona bakardı. Arkadaşını beline kadar inen saçlarını havluyla sarması ya da kurutması için defalarca uyarmasına rağmen, Songül havanın güzel olduğunu bahane edip ıslak ıslak açık bırakmış, sırtı çok ıslandığı için de daha o gece ateşlenmişti. Revirde muayene edilip ilaçları verildikten sonra yatağına geri getirilince, Gözde arkadaşının başından hiç ayrılmamış, yemeğini de getirip yatağında ona yedirmişti.
“Biliyor musun nasıl iyileşirim?” demişti Songül nazlı nazlı
“Nasıl?” diye sormuştu hemen Gözde, o kadar üzülmüştü ki onun hasta olmasına, iyileşmesi için her şeyi yapmaya hazırdı.
“Hani şu ağacın en tepesindeki elma var ya? İşte onu yersem kesin iyi olurum!”
“Emin misin?”
“Tabi eminim, o ağacın meyveleri şifalı, o da üzerindeki son meyve! Canım nasıl elma çekiyor bilsen!” demişti Songül inleyerek.
“Yemekhane de elma vardır, istersen gidip alayım!” demişti Gözde heyecanla.
“Yemekhanedeki bayat elmayı ne yapayım? Taze olması gerek iyi gelmesi için! Vitamini üzerinde olması lazım!”
“Tamam, o zaman gider o elmayı senin için alırım!”
“Delirdin mi? Düşersin, zaten ağaca çıkma konusunda çok beceriksizsin sen!”
“Düşmem!” demişti Gözde arkadaşının elini tutarak ve tatlı bir gülümseme ile ayrılmıştı yanından ve kimseye çaktırmadan koridordan geçip bahçeye koşmuştu hemen. İşte nihayet arkadaşı için kahramanlık yapma sırası gelmişti ona da.
Ağaç çok yüksek olmasa da, o tek elma gerçekten en tepede duruyordu. Çok iyi tırmananlar bile oraya kadar çıkıp elmayı koparmaya cesaret edememiş, “O da kuşlara kalsın!” diyerek vazgeçmişlerdi. O gün yaşadıklarını hiç unutmayacaktı muhtemelen.
Gözde ufak tefek bir kızdı, dal diğerlerini taşıyamasa bile onu taşır diye düşünmüştü. Gözüyle hangi yolu izleyebileceğini anlamak için bir süre ağacı seyrettikten sonra tırmanmaya başladı. Elmanın çok yakınına kadar tırmanmayı başarmıştı ama sonrası için dal gerçekten inceydi. Elmanın olduğu ince dalı kendine çekmek için etrafına bakındı. Çatallı başka bir dal koparıp dalı kendine çekerse elmayı kolayca koparırdı. Gözü bir ara aşağı kayınca, yüreği korkuyla titredi ama sonra hemen başını kaldırdı. Yakınlarında ki bir dalın işine yarayacağına karar verip onu koparmaya uğraştı. Dal dirense de, kan ter içinde dalı kırmayı başardı ve dönüp, elmanın durduğu dalı, elindeki dal parçası ile yakalamaya çalıştı. Kopardığı dalın ucundaki yapraklar, çatalın istediği yere girmesine engel oluyordu. Kendini dengeye alıp, yaprakları ve ince dalları temizledi ve dalı ileriye doğru yeniden uzattı. İkinci denemesinde dal parçası, elmanın durduğu dala tutunmayı başarmıştı. Heyecanlansa da acele etmeden dalı kendine çekti ve bir yandan dal parçasını oynatmamaya çalışarak diğer elini artık çok yakınına gelen elmaya uzattı. Bütün yurdun koparmak isteyip de koparmadığı elma şimdi parmaklarının ucundaydı. Elmayı avucunun içine alıp, koparmak için çekince dengesini kaybetti ve dallara vurarak yere çakılıverdi. Canının çok yanmasına rağmen, avucunda sıkı sıkı tuttuğu elmayı koynuna sokup, ayağa kalkmaya çalıştı ama bacağındaki acı buna engel oldu. Düşerken çığlık attığı için yurdun penceresine yakın oturan bir görevli başını çevirmiş ve onu düşerken görmüştü.
Bir kaç saat sonra ayağı alçıda yatağına getirildiğinde, kimse neden öyle mutlulukla gülümsediğini bilmiyordu. Herkes çekilince meraklı gözlerle ona bakan arkadaşına, koynundan çıkardığı elmayı gösterdiğinde hissettiği mutluluğu hep hatırlayacaktı. Yaptığı için ceza alacak da olsa, can arkadaşının iyileştirecek o elmayı getirmiş, hem de yurtta kimsenin başaramadığını başarmış son ve en zor elmayı kapmıştı.
(devam edecek)