Sultan hanım onca olanağa rağmen evde sürekli bir yardımcı kabul etmiyor yemekleri kendi yapıyordu hâlâ, sabah oğluna kahvaltı hazırlamayı da çok seviyordu. Nevzat sadece temizliğe birinin gelmesine ikna edebilmişti onu. Aynı kadın babaannesi varken de üç ayda bir geliyordu zaten. Neyse ki Sıdıka hanım en azından o kadarına razı olmuştu. Perdeleri yıkıyor, koltukları, halıları silip gidiyordu. Kalan işi Sultan hanım yapıyordu yine. Nevzat annesine ortalık toplama ve yemek işini bıraktırmıştı sadece, kalan tüm işi eve gelen yardımcı kadın yapıyordu.
Annesinin hazırladığı kahvaltıyı yerken çok mutluymuş gibi görünmeye gayret ettikten sonra heyecanla evden çıktı. İş yerine gidip, biraz erken çıkması gerektiğini söyledikten sonra işlere dalmaya çalıştı ama aklı sürekli kardeşindeydi. İzin aldığı saat gelene kadar kendini zar zor oyaladıktan sonra hemen fırladı ve bir gün önce Yusuf ile gittikleri sokağa gidip, arabayı aynı yere park etti ve inmeden beklemeye başladı. Hasan okuldan servisle geliyordu. Nevzat’ın onu uzaktan izlediğinden habersiz servisten indi ve arkadaşlarına el salladı, oyalanmadan hızlıca dönüp binaya girdi. Nevzat hiç bu kadar kısa bir izleme beklemediği için neye uğradığını şaşırmıştı. Çocuğu uzaktan iki dakika bile gördüğünü söyleyemezdi, yüzüne dikkat etmeye çalışsa da hemen dönüp yürüdüğü için onu da yapamamıştı. Geceden beri onca şey kurduktan sonra yaşadığı hayal kırıklığı anlatılır gibi değildi. Kendi aptallığına kızıp direksiyona vurdu. Çocuk kapının önünde durup, Nevzat’ın merakla onu izlemesini sağlayacak değildi elbette, ne düşünmüştü ki burada beklerken.
“Yine de onu gördüm gözlerimle!” dedi sonra kendi kendine, “Bu gerçekten resimdeki çocuk!” diyerek biraz kendini rahatlattı ama yorgun zihni durmadı yine, “Peki ya aradığım çocuk bu değilse!”
Sıkıntıyla iç çekip, indi arabadan ve binanın önüne geldi, zillerin üzerindeki isimlere baktı ama ailenin soyadını bilmiyordu. Yusuf sadece lakaplarını söylemişti. Telefonunu açıp, aşiretin adını yazdı ve soyadlarını öğrenmeye çalıştı. Ağanın adını bulunca, hemen zillerde soyadını aradı, “İşte!” dedi sevinçle “Sekiz numara!”
“E?” dedi sonra, “Şimdi ne olacak?”
Zile basıp, yukarı çıkacak hali yoktu. Teyzesini hayal meyal hatırlıyordu ama hatırladıklarının bir yüzü yoktu maalesef. Annesinin elinde teyzesine ait bebekliğine ait bir fotoğraf vardı sadece. Çocuğun yüzünde benzerlik araması bir şeyi kanıtlamazdı. Yusuf onu kandırmamış da olabilirdi, en kötüsünü düşünmenin bir anlamı yoktu. Oydu muhtemelen. Arabaya dönerken sosyal medya sitelerine Hasan’ın adını ve yeni öğrendiği soyadını yazdı. Bu yaşta bir çocuğu internette bulmak zor değildi. Arabaya oturup, yüzünde bir gülümseme ile kardeşinin fotoğraflarına bakıp, yazdıklarını okudu uzun uzun. Telefonda annesinin adı belirince sıçradı yerinden.
“Nevzat oğlum çıktın mı?” dedi Sultan hanım.
Nevzat’ın gözü saate kaydı hemen, işte olsa az önce çıkmış olması gerekirdi.
“Çıktım!” dedi “Ne oldu?”
“Oğlum bir ekmekle süzme yoğurt alıver sana zahmet! Yarın bir yoğurt için çıkmayım şimdi, yayla çorbası yapacağım sana seversin!”
“Tamam!” dedi Nevzat sevgiyle, “Alırım gelirken merak etme!”
Telefonu kapatıp, çalıştırdı arabayı ve yoldan siparişleri alıp eve gitti. Annesine masayı toplamaya yardım ettikten sonra, Sultan hanım dizi seyrederken açıp baktı yine Hasan’ın hesaplarına. Belli ki mutlu bir çocuktu Hasan ve güzel de bir hayatı vardı. Başını kaldırıp annesine baktı, teyzesinin başına gelenlerden dolayı bir türlü affedemiyordu kendini. En azından çocuğunu bulsa biraz olsun içinin rahatlayacağına, kız kardeşinin de mezarında huzur bulacağına inanmıştı.
“Allah büyüktür, elbet bir yol bulacağım!” diyerek içini çekti sessizce ve kafası dağılsın diye o da annesi ile televizyona daldı. Sıdıka hanım hayattayken asla istediklerini seyretmelerine izin vermezdi. Nevzat küçükken bile çizgi film açılmazdı bu evde. Annesi gizli gizli telefonundan açar izletirdi ona. Okulda bütün arkadaşlarının izlediğini çizgi filmleri izlemek için deli olurdu o da. Okuldan anne-baba iletişim bilgisi istedikleri için alınmıştı o telefon da mecburen Nevzat okula başlayınca. Faturasını ses çıkarmadan ödüyordu o yüzden Sıdıka hanım.
“Nihayet evinin Sultan’ı oldun adın gibi!” diyordu Nevzat annesine, elde ettiği özgürlük yıllar sonra kumandadan istediği kanala basamaktı zavallı kadının. Kardeşinin oğluna ne olduğunu öğrenmeden kendini özgür bırakamazdı o. Neyse ki açmamıştı konuyu bu akşam.
Nevzat bir kaç gün düşündü durdu ne yapabileceğini, kimseyi üzmeden annesi ile kardeşini bir araya getirmenin bir yolu olmalıydı mutlaka. Hasan’ın gerçekten kardeşi olup olmadığı da aklını kurcaladığı için annesine de söyleyip boş umut vermek istemiyordu şimdiden. O hafta Hasan’ın sosyal medya hesaplarını inceledi durdu. Neler yapıyor, nerelere gidiyor onlara baktı. Oldukça aktif bir çocuktu Hasan, Nevzat gibi sessiz ve kendi halinde değildi belli ki. Tuttuğu futbol takımına da çok düşkündü. Maçları kaçırmıyor, her maçtan önce forması ile bir fotoğraf koyup, takımına başarılar diliyordu. Komik ve kendiyle barışık bir çocuktu, hayvanları seviyordu. Babasının memleketinden de fotoğraflar koymuştu, annesiyle. O fotoğraflarda ikisinin de yüzündeki sevgi o kadar belli oluyordu ki, içi sızladı Nevzat’ın.
“Yanında teyzem olsaydı!” derken yakaladı kendini, yıllarca annesini dinledikten sonra onun da içine işlemişti belli ki. Teyzesi ölmüştü, çocukta annesiyle mutluydu ve hiç bir şey bilmiyordu. Ortaya çıkıp gerçekleri anlatmanın doğru bir davranış olmayacağına iyice kafası yatmıştı artık. Bir şekilde onun hayatında olmanın yollarını arayacaktı bundan sonra. Yedi yaş farkları vardı, öyle arkadaş ortamında karşısına çıkmak pek işine yaramazdı. Maçlar gündüz ise, gidip seyrettiği bir yer vardı Hasan’ın. Oraya gidip, onunla tanışmanın bir yolunu aramaya karar verdi kendi kendine.
Pazar günü saat dörtte bir maç vardı, annesine arkadaşları ile buluşacağını söyleyip, Hasan’ın gittiği kafeye gitti erkenden ve kendine televizyona yakın bir yer seçti. O takımı tutmadığı halde, bir forma da o alıp giymişti üzerine. Yaklaşık yarım saat sonra Hasan arkadaşları ile kapıda göründü. Hepsi erkek altı delikanlı gelmişlerdi. Nevzat’ın yakınlarına bir yere oturdular onlar da televizyona yakın olmak için. Maç başlayana kadar bir şeyler atıştırıp bağıra, çağıra sohbet ettiler. O sırada kafede tıklım tıklım dolmuştu. Derken maç başlayınca, derin bir sessizlik oldu ve herkes maça odaklandı. Her iki takımın da taraftarı vardı içeride ama farklı taraflara oturmuşlardı. Maç bitene kadar Nevzat çaktırmadan izledi durdu kardeşi olduğunu düşündüğü çocuğu, tuttuğu takım yenilince nasıl üzüldüğünü gördü güldü kendi kendine. Başında bir babası olmadığından belki o takım bile tutamamıştı böyle keyifle. Maçta izleyemediği için futbola düşkün değildi pek fazla. Hiç konuşmasalar bile yine de Hasan’ı bu kadar yakından izlemek hoşuna gitmişti. Takımları kaybettiği için canları sıkılan çocuklar, hesabı ödeyip kalktılar oyalanmadan. Nevzat’ta kalktı arkalarından, haftaya maç saatini takip edip, erkense gelecekti yine. O akşam maçla ilgili haberleri izlerken, Hasan’ın üzüntülü yüzü belirdi yüzünde gülümsedi durdu kendi kendine. Oğlunun haberleri izlemesini bitirmesini bekleyen Sultan hanım fark etmedi onun gülümseyişlerini ama huzurlu ve mutlu olduğunu hissetti içten içe.
Nevzat bir sonraki pazar ve her bulduğu fırsatta takip etti Hasan’ı o günden sonra, bazen bir gün önceden gidecekleri yeri paylaşıyordu hesaplarında. Ayarlayabilirse o da gidiyordu belirtilen yere. Uzaktan uzağa izlese de artık tanımaya başlamıştı onu. Çok iyi niyetli ve sevecen bir çocuktu Hasan. Sultan hanıma benziyordu huyları. Teyzesini hayal meyal hatırladığından, onun huylarını bilmiyordu. Gerçi başına gelenlerden sonra yüzü gülmediğini anlatmıştı annesi, zavallı o yaşta hem istismar edilmiş, ablasına karşı bir hain gibi hissetmişti kendini.
(devam edecek)