Sultan hanım, Nevzat okuldan gelince bir şey dememişti oğluna. Babaannesine zaten bilenen çocuk, kendi suçları yüzünden annesine baston salladığını duysa duramazdı yine. Allah alacaktı canını onun da elbet, o zaman oğluyla hakkettikleri gibi yaşayacaklardı el bebek, gül bebek. Evlendirecekti oğlunu, yuvasını kurup, torun sevecekti. Ceylan’ın da oğlunu bulsalar, onu da kendi elleriyle evlendirse, kardeşinin mezarına götürüp, “Bak oğlun da artık bizimle! İçin rahat olsun!” dese çok mutlu olacak, bağrında yanıp duran ateş sönecekti belki de.
Yine bir gün Sultan hanımla Nevzat eskilerden bahsederken, Sıdıka hanım çıkıp gelivermişti içeriden. Ceylan’ın adını duyunca, “Ben sana tembihlemedim mi konuşulmayacak bu konu!” diye kaldırmıştı yine bastonunu Sultan’a.
Nevzat’ta refleks olarak dikilivermişti annesinin önüne, “Yeter babaanne ya! Bitmedi, yetmedi mi daha öfken, nefretin! Teyzemi babamın koynuna sokarken niye böyle terbiye peşinde değildin!”
Torunundan duyduklarına iyice sinirlenen Sıdıka hanım, olanca öfkesi ile bağırmıştı Nevzat’a “Annen mi sokuyor aklına bunları! Senin teyzen girdi benim oğlumun koynuna! Annen de göz yumdu!”
“Ne?” dedi Sultan bu defa kendini tutamayıp, ayağa kalktı ama sonra toparladı kendini, “Pis günahın boynuna! Hesabını vereceksin ahirette bunların!” diyerek oturdu yerine.
Sıdıka hanım Nevzat’ın gözlerindeki ateşten korktu annesi de ayaklanınca, indirdi bastonunu astı yüzünü gitti içeriye. Annesi uzun uzun ağlayınca, iyice içi ezildi Nevzat’ın.
Gece annesinin uyumasını kollayıp, girdi babaannesinin odasına. Sıdıka hanım yatağa girmiş ama uyumamıştı daha. Kapı destursuz açılıp dev gibi torunu içeri girince tırstı hemen, biliyordu gündüzden ettiği suçu, gözleri büyüdü.
Nevzat gözlerini hiç ayırmadan gelip oturdu yatağın yanına, Sıdıka hanım gözleri dışarıda kalacak kadar çekti yorganı yüzüne.
“Bak babaanne!” dedi Nevzat, “Eğer sesini çıkarır, şimdi sana söyleyeceklerimden anneme bahsedersen, bir gece odana böyle gelir, seni bu yastıklarla boğarım anladın mı?”
Sıdıka hanım gözleri açıp, kapadı sesini çıkaramadan. Nevzat’ın böyle bir şey yapacağı yoktu elbette ama babaannesinin gündüz ondan korktuğunu hissedince, kullanmaya karar vermişti. Artık babaannesi bağırınca annesinin arkasına saklanan küçük oğlan değildi o.
“Bir daha anneme kötü söz söylediğini duymayacağım anlaşıldı mı? Bana bu gece teyzemi o gece götürdüğünüz yeri ve o ebenin adını vereceksin!”
“Kaç yıl geçti üzerinden!” dedi Sıdıka hanım.
“Babaanne bak beni germe daha fazla! Biliyorum o şoför ile haberleştiğini, sen bilmiyorsan o biliyordur! Gidip bulacağım kardeşimi! Yeter annemi üzdüğün, ezdiğin!”
Sıdıka hanım cevap vermeden bakmaya devam etti torununun yüzüne
“Babaanne!” dedi Nevzat, yatağın ucundaki boştaki yastığı aldı eline kaldırdı sanki onun yüzüne basacak gibi. Gerçekten yapacak olsa, daha gık diyemeden keserdi nefesini yaşlı kadının, Sıdıka hanım da biliyordu bu koca adamın ellerinde can verebileceğini ama yine de inadı izin vermiyordu çözülmesine.
Yastık biraz daha yüzüne yakın gelmeye başlayınca, “Çekmecede yazıyor telefonu Yusuf’un!” dedi korkuyla.
“Hangi çekmece!” dedi Nevzat yastığı indirmeden, elini yorganın altından çıkarıp gösterdi Sıdıka hanım. Nevzat yatağın yanından kalkıp çekmeceyi aramaya gidince korkuyla takip etti onu.
“Yusuf Germen!” diye okudu Nevzat bulduğu kağıttaki ismi, “Bu mu?”
“Teyzen girdi babanın koynuna!” dedi Sıdıka hanım bir çırpıda, “Annen seni kandırıyor! İkisi birden babanın parasını yemek istiyorlardı!”
“Kes babaanne!” dedi Nevzat ters ters, “On üç yaşında korkmuş bir çocuk mu sarhoş babamın koynuna girdi kendiliğinden! Aptal mıyım sence ben o kadar! Babamın yıllarca gittiği diğer kadınlardan haberim yok mu sanıyorsun!” dedi ve “Gıkın çıkarsa bu gece olmasa yarın boğarım ona göre!” diyerek yastığı yere fırlatıp çıktı odadan.
Kalbi hızlı hızlı çarpıyordu çıktığında, babaannesinin kalktığına dair ayak sesleri duydu arkasından, sonra kapı kilitlendi hemen. Gerçekten korkmuştu demek ki torununun onu öldürebileceğinden. Karıncayı bile incitemeyen Nevzat silah dayasalar yapamazdı öyle bir şey, eli ayağı titriyordu şimdi onun da, babaannesi inat eder söylemezse ne yapacağından korkmuştu o da içeride. Yatağına uzanıp elinde ki kağıtta yazan isim ve numaraya baktı uzun uzun.
“Sana söz anne!” dedi kendi kendine, “Ne yapıp, edip, bulacağım kardeşimi!”
Ertesi sabah gözlerini dikip dikip Nevzat’a baksa da, sesini çıkaramadı Sıdıka hanım sahiden. O günden sonra da Sultan hanıma bulaşmadı bir daha.
Sultan hanım oğlunun tehdidinden habersiz, “Yaşlandı artık, gücü yetmiyor!” diye açıkladı kendine bu geri çekilişi. Elden düşene, eziyet etmek ona yakışmayacağı için, yine devam etti o alıştığı hizmete.
Nevzat üniversiteden mezun olduğunda, Hasan sınavlara hazırlanmaya başlamıştı. Babası, Hasibe’nin teşvik ettiğinden habersiz, oğlu istiyor diye hocalar tutmuştu eve gelen. Okulunu da okursa, toprağa daha çok faydası olurdu o da biliyordu artık. Diğer oğullarının okumakta gözü olmadığından ağa olacak oğlunun arkasında duruyordu sonuna kadar. Tabi sözünü ezmediği sürece. Hasibe’de oğlu üniversiteye gidecek, dersini çalışsın diye ne yapacağını bilemiyordu her gün. Aklı daha çok çalışsın diye pekmezler veriyor, ballar yediriyordu sürekli. Daha on ikinci sınıfa geçmeden annesinin verdikleri ile kilo almaya başlamıştı Hasan.
Nevzat ile Hasan’ın konforuna hiç bir zaman sahip olamamıştı Gözde. Küçüklüklerinden beri birlikte büyüdükleri Songül ile yetimhanenin yakınındaki okula gidip geliyorlardı. O Songül’ü kardeş görürken, o güne kadar başına gelen her kötü şeyin altında onun parmağı olduğunu anlayamamıştı henüz. Daha ilkokula giderlerken Songül, inip yemekhaneden yemek çalar, kendi canının çektiklerini yedikten sonra kalanını getirip onun yatağının altına saklardı. Onlar yatakhaneden çıktıklarında temizlik yapılırken görevliler yemekleri bulur, Gözde müdürün odasına çağrılır, yemek çaldığı için ceza alırdı.
“Vallahi sen iyi ol diye aldım!” diye ağlardı Songül her seferinde, “Bak şu haline ne zayıfsın! Öksürüp durdun ya gündüz! Eyvah dedim hasta olacak bu kız, beslenmesi lâzım. Sabah diyecektim sana ama derse gideceğiz diye unuttum!” der saatlerce ağlar af dilerdi Gözde’den. Gözde de inanırdı arkadaşına, onu bu kadar düşünen başka kim vardı ki çevresine. Songül ne suç işlese hepsi Gözde içindi her zaman ama ne hikmetse hep Gözde alıyordu cezayı. Arkadaşları görüyorlardı dışarıdan olanları ama Gözde’nin, Songül’e duyduğu sevgi yüzünden bir türlü anlatamıyorlardı ona durumu.
“Kıskanıyorlar arkadaşlığımızı!” diyordu Songül hemen, konuşturmuyordu bir daha onlarla arkadaşını.
Tam üç kere evlat almaya gelmişlerdi Gözde’yi. Songül’ü isteyen çıkmıyordu bir türlü. İlk aile geldiğinde yine ilkokula gidiyorlardı. Kaçıp, bahçede dolanan ailenin yakınlarına gitmiş, yanında sürüklediği bir başka arkadaşına, “Gözde çaldı o paraları gördüm ama benim üzerime atıyor!” diye ağlamıştı, “Onu en son alan aile hırsızlığı yüzünden geri getirdi unuttun mu? Şimdi beni de kimse almayacak onun yüzünden! Hiç ailem olamayacak beni hırsız sanacaklar!” diye hüngür hüngür ağlamıştı. Yemekhaneden çaldığı güzel yemeklerden bir süre faydalanmakla ödüllendirilecek iştahlı arkadaşı da “Biliyorum ama öğretmenleri çok güzel kandırıyor Gözde, masum tatlı kız rolüyle biliyorsun!” demişti, ezberlediği gibi. Biraz daha Gözde’nin yaptığı kötü şeylerden bahsedip, duyuldukların sanıp yakalanmışlar gibi kaçıp gitmişlerdi ailenin yanından. Onlara gösterilecek çocuğun Gözde olduğunu duyan aile de, erkek çocuk almaya karar verdiklerini söylemişlerdi, duyduklarını diyemedikleri için.
(devam edecek)