Nevzat gerçekleri öğrenince o kadar üzüldü ki yeniden, ne diyeceğini bilemedi annesine. O günden sonra iki dost gibi dertleştiler her şeyi. Sıdıka hanım ana-oğulun ağız ağız verip fısıldaşmalarına sürekli tepki gösterse bile eski gücü kalmadığı için bastıramıyordu ikisini de, Nevzat gözlerini dikip korkutuyordu babaannesini artık. Boylu poslu koca adam olmuştu.
“Bak babaanne!” demişti bir kez sert sert, “Büyüğümsün, saygım büyük ama annem için yapmayacağım yok haberin olsun!”
“Ah! Yaşar! Sağ olsaydın, bunların ağzı tavan tepmezdi böyle!” diye başlıyordu babaannesi hemen böyle durumlarda, “O anan olacak kadın sahip çıkamadı kocasına, ellere gitti benim oğlum! Yuvasında mutluluk yoktu ki! Sultaaan! Sultaaan! Sen öldürdün benim oğlumu!”
Sessizliğe, horlanmaya zaten alışık olan Sultan hanım hiç sesini çıkarmazdı bu sözlere, yıllarca çıkarmamış, bu saatten sonra kaç yaşına gelmiş bir ihtiyara diklense ne olurdu sanki.
“Boş ver oğlum!” diyordu Nevzat’a da, “Allah yukarıda biliyor her şeyi, kaç nefesi kaldı babaannenin! Elimize düştü aslında haberi yok. Biz insan olalım! Bunca zaman kendine benzetemedi bizi, bundan sona da benzetemez. ‘He babaanne!’ de geç”
Annesine yaşatılanları öğrendikçe bileniyordu Nevzat, hiç “He!” demek istemiyordu ama yine üzülen annesi olacak diye geri çekiliyordu dinleyip. Kanının kaynadığı, en gözü kara zamanlarıydı. Bir sıkımlık canı vardı babaannesinin. Hayatı boyu ona da hiç davranmamıştı ki, annesi olmasa sevgiyi de bilmez onlara benzerdi belki. Babaannesi başlarda oğluna davrandığı gibi davranmıştı torununa da, istemişti ki oğlu gibi ondan yana dursun, annesini boş versin. Yapamamıştı ne kadar uğraşsa da, sonra onun da annesi gibi sümsük olduğuna karar verip, horlamıştı çocuğu da!
O berbat geceden sonra Hasibe ile bambaşka bir aileye giden Ceylan’ın bebeğinin adını Hasan koymuşlardı. Kumanın oğluydu ama ilk erkek çocuktu ailede, kıymetliydi o yüzden. Zavallı annesi gibi kıymetsiz olmak değildi kaderi. Neyse ki Nevzat gibi kızıl saçlı olmamış, aileye çok benzemese de kimsenin aklına bebeklerin değiştirildiği gelmemişti. Hasibe yere göğe koyamamıştı bebesini, kıymetli ve sevgiyle büyümüştü Hasan. O da çok düşkündü annesine, aile içinde ne kadar kıymetli de olsa, sevgiyi annesinden görüyordu. Başka anneler de girmişti sonra hayatına, Hasibe ile durmamış iki kuma daha almıştı babası üzerine. Onlardan da kardeşleri olmuştu, kızlar ve oğlanlar ama annesinin tek oğlu olarak kalmıştı o her zaman. Nebahat’in pis doğumhanesinden sonra hastalanmıştı Hasibe biraz, sonra da olmamıştı başka çocuğu. Hasan’ı yetmişti zaten ona, ne başka çocuğu olmadı ne de başka kumalar geldi diye üzülmemişti hiç.
Nebahat, Yusuf ile epeyce didişmişti o gece, ne demeye vermişlerdi Ceylan’ın bebeğini diğer aileye. Hayır kurumu mu işletiyorlardı orada. Boşuna mı merdiven altına getirmişlerdi o kızı, erkek çocuk istiyorlardı. Kız doğduğunu söyleyip, isterlerse diğer bebeği ederi karşılığı veririz diyebilirlerdi bal gibi.
“Kızım! Zaten gelini gözden çıkarmışlardı, başkasının oğlan bebeğine niye razı olsunlar soy yürüsün isterlerken!” diye açıklıyordu Yusuf her seferinde ama aklına sokulup da gerçekleşmeyince kabullenmiyordu Nebahat bir türlü kızmaya devam ediyordu. Kaçak kürtajlardan aldığı paralar olmuyordu ki her zaman, çocuk isteyenlere bebek ayarlamak daha çok para getiriyordu. Düşünmeden ortaya atlamasa belki, düşünür bundan da bir şeyler koparabilirlerdi yine. Yusuf, Sıdıka hanımdan bebekleri değiştirtti diye fırçayı yiyip geldikten sonra Nebahat’in dırdırını daha fazla dinlememek için anne memesine bile değemeden soğukta bekleyen Hasibe’nin kız bebeğini alıp, götürmüştü bildiği bir yetimhanenin önüne, bahçeden içeri girmeye bile tenezzül etmeyip, çöp poşetine koyduğu bebeği gecenin o saatinde bırakıp gitmişti kaldırıma.
Gecenin sessizliğinde yükselen ağlama sesi duyulmuştu neyse ki içeriden. Çocuklar uyurken de nöbette kalanlar olduğundan sesi duyar duymaz hemen çıkıp almışlardı zavallı bebeği içeri. Bir haftadan sonra hayata tutunmuştu adını Gözde koydukları, Hasibe’nin bebeği. Annesinin bir başkasının bebeğini öpe koklaya alıp gittiğinden, hak ettiği hayatının kız oldu diye, cinsiyeti fark etmeksizin kendisi gibi istenmeyen bir başka bebeğe hediye edildiğinden haberi yoktu. Ölmeden atlatmıştı sadece o geceyi. Yurdun anlaştığı hastanede doğum yapan kadınlar geri çevirmeyip emziriyorlardı böyle bebekleri, sütünü sağıp getiren de oluyordu bazen. Kendine ait hiç bir şeyi olmuyordu yetimhanedeki bebeklerin, öylece verilenle büyüyorlardı.
Nevzat üniversiteye giderken, onlar da büyümüşlerdi tabi. Gözde’nin çok sevdiği bir arkadaşı vardı yetimhanede, Songül, iki yaşında getirilmişti ama aynı yaştaydılar ikisi. Annesi babasından ayrılınca, bakamamış getirip bırakmıştı kızını. Çocuklara anlatılmıyordu tabi hikayeleri on sekizine gelene kadar. Tek bildikleri bırakıldıklarıydı onların. Gözde ve Songül gibi sarılacak bir kardeş buluyorlardı bazen kendilerine. Bırakıldıkları yetimhanede çalışanların hepsi de iyi niyetlilerdi en azından, fazla hırpalanmadan lise çağına gelmişlerdi ikisi de.
Hasan hem kardeşi hem kuzeni olan Nevzat kadar başarılı değildi okulda. Olması da gerekmiyordu zaten, babasının memleketinde çokça tarlaları vardı. Ağanın ilk erkek torunu olarak o da ağa olacaktı. Babası da kendisi gibi ilk oğuldu. Hoş büyük ağa olan dedesi de hayattaydı daha ama eninde sonunda ağalık ona kalacaktı. Talihin onları bir araya getirdiğinden habersiz, Hasibe illa okusun istiyorsun oğlu. Toprak yönetmek için de okul okumak lazımdı. Her şeyin okulu vardı şimdi. Dedesi ile babası köyde doğmuşlardı. Zengin de olsalar, okula gitsinler diye kimse zorlamamıştı. Ortaokulu zor okumuştu Hasan’ın babası. Şehirde yaşıyorlardı şimdi, imkanları vardı. Hasan’ın bütün okul arkadaşları okuyacaktı. Ağa da olsa, okumadı diye onların yanında başını mı eğsindi. Hem ağa olsun, hem de tahsilli olsun, tüm imkanlarından faydalansındı. Ağanın torunu olduğundan forsu da bol olan Hasan, annesinin yumuşak yumuşak söylediği o güzel sözlere dayanamazdı hiç. Niyeti olmasa da, “Tamam!” diyordu annesine, sırf onun hatırı için ziraat okuyacaktı.
“Aferin benim akıllı oğluma!” diyordu Hasibe, hâlâ çok gençti ama doğumdan kaptığı enfeksiyon yıpratmıştı bedenini. Daha otuzuna varmadan kırkın üzerinde görünüyordu.
Erkekler sık sık memlekete gidip, toprakları ile ilgilenseler bile, kadınlar çocukların okulları tatil olunca ancak gidebiliyorlardı çiftliklerine. Konakları vardı ailenin orada, çalışanları bol olsa da, kadınlar duramıyordu yine tabi. Şehirdekinden daha çok yoruluyorlardı ama bir o kadar da güzel vakit geçiriyorlardı. Atalarından alışık olduklarından öyle kumalığa falan taktığı yoktu hiç birinin, hepsi yakın yaşlarda çocukken bir araya gelip, ağanın oğlunun koynuna sokulmuşlardı. İlk gelin büyüktü hepsinden, onun da iki kızı vardı. Kumalarla uğraşmadan kendi halinde yaşayıp gidiyordu. Oğlan doğuramadığı için pek kıymetli sayılmazdı. Kızlarının başına kendi kaderi gelmesin diye dua ediyordu sadece.
Sultan hanımla, Nevzat bazen oturup konuşurlardı bebeklere ne olduğunu.
“Bulsak onu da! Ha?” derdi annesi bazen gözleri ışıldayarak, “Ceylanımın yavrusunu bulsak, alsak getirsek yanına, onun da hakkı var burada. Babalarınız ortak ha?”
“Nereden bulacağız anne?” derdi Nevzat, “Kim bilir nereye gittiler? Öldü mü, kaldı mı?”
“Aman sakın!” derdi Sultan hemen gözleri dolarak, “Sakın deme öyle, Ceylan’ımın oğluna sahip çıkmam lazım değil mi benim ha? Böylelikle borcum ödenmiş olmaz mı?”
Nevzat bilirdi annesini içte içe yakıp kavuran o pişmanlık ateşini ama ne yapsa bilemez dinlerdi öylece. Gözyaşlarını siler, sarılırdı annesine.
Sıdıka hanım bir kere yakalamıştı ikisini konuşurlarken, o yaşına rağmen sinsiliği bitmemişti hiç. Sultan’ın her şeyden haberdar olduğunu yıllar sonra anlamıştı duyunca. Oğlu ölmüş gitmiş olsa da duyulacak diye ödü kopmuştu yine de. Nevzat okula gider gitmez, bastonunu savura savura tehditler yağdırmıştı Sultan’a birine söylemesin diye.
(devam edecek)