Nebahat’in pislik içindeki doğumhanesinde iki tane çocuk doğurmaya çalışıyorlardı yan yana. Biri ablasının kocasından, öteki de henüz nikahsız kocasından. Ceylan’ın yükü acelesi varmış gibi erken geldi diğerinden. İstenilmediği bir dünyaya gözünü açası vardı yine de demek ki. Onca bakımsızlığa, ilaca rağmen sağlıklı topaç gibi bir oğlandı.
“Al işte!” dedi Nebahat, terini silerken, “Öbürü oğlan diye ağlarken, bu doğurdu!”
Yusuf ile Sıdıka bekliyorlardı kenarda, diğer kızın bekleyenleri dışarıdaydı.
“Götürün nereye veriyorsanız verin bunu!” dedi Sıdıka doğan oğlana yüzünü büzerek bakıp, sanki kendi oğlunun tohumu değildi gelen. Nebahat orada bulduğu eski bir çarşafa sardı çocuğu koydu kenara, zavallı oğlan boşuna bağırıp duruyordu. Ceylan çoktan geçmişti kendinden. Nebahat Ceylan’ın işi bitince bırakıp geçti diğer kızın yanında, Hasibe’ydi o zavallının da adı, taş çatlasın on beşindeydi.
“Abla oğlan olsun tamam mı?” diyordu hâlâ iki gözü, iki çeşme.
“He! He! Kaşı gözü ne renk olsun! Hasbinallah!” dedi Nebahat ters ters girdi kızın bacaklarının arasında çekti çıkardı başı çoktan çıkan çocuğu.
“Üzgünüm kız!” diyecekti tam, sevgilisi yanaştı ensesinden “Ses etme, ver öbürünü gitsin!” deyiverdi. Aslında aklında para sızdırmak vardı da yanaştı sevgilisine bunu söylemek için ama cümleye başlarken kızı zaten gözden çıkardıklarını hatırlayıp vazgeçti ama laf çıkıverdi ağzından. Nebahat’te bir bildiği var herhalde diyerek çarşafa sarıp diğerinin yanına koydu bebeği. İki can yan yana bağırıp durdular öyle.
“Abla erkek mi?” diyordu Hasibe soluyacak hali olmadığı halde.
“Erkek! Gözün aydın!” dedi Nebahat. Kız derin bir oh çekti. Sonra gidip Ceylan’ın doğurduğu bebeği getirip ittirdi Hasibe’nin kucağına, dışarı çıkıp, “Sizin ki erkek!” dedi. Sıdıka hanım Yusuf’a kızı doğumdan sonra götüreceği yeri söylemişti. Yarı baygın Ceylan’ı, lohusa demeden hızlıca giydirip, arabaya koydular. Ceylan’ı doğurduğu oğlan zaten Hasibe’ye verildiği için kızın ne olacağını umursamadan çıkıp gittiler. Nabahat’te çocukları değiştirdiği halde niye Hasibe’nin yakınlarına bir şey söylemediler diye düşündü ama sonra “Bana ne ya! Bu gün de kısmet böyleymiş!” diyerek yolladı diğer aileyi bebekle birlikte.
Hasibe’nin sevinci görülmeye değerdi giderken. Artık baba evine gidip ölmeyecek, oğlan anası olarak nikahlı gelin olacaktı aileye. İmam nikahlı kuma olacaktı aslında da hiç umurunda değildi o kadarı.
Ceylan, Sıdıka hanımın bir ahbabının işlettiği bir bakım merkezine bırakıldı. Merkezdekilerin kızın geleceğinden haberleri vardı. Ağır bir travma yaşadığı için getirildiği yazıldı kayıt defterine. Saldırgan ve bilinçsizdi.
Sonra Yusuf, Sıdıka hanımı eve getirdi. Yolda Nebahat arayıp parayı sorduğu için konuşmaları gerekenleri konuşamamışlardı. Yusuf da arabada anlatmak istemediği için geveleyip durmuştu. Onun nasıl bir pislik olduğunu bilen Sıdıka hanım da bir iş çevireceklerinden şüphelenmişti iyice.
“Kızın nerede olduğundan kimseye bahsetmeyeceksin anlaşıldı mı?” dedi Sıdıka hanım bir dertten kurtulduklarına rahatlamıştı.
“Tamam siz merak etmeyin!” dedi Yusuf.
“Diğer aileye niye verdin o çocuğu bilmiyorum ama eğer ki gidip çocukları değiştirdiğinizi söyler, para falan sızdırmaya çalışırsan seni mahvederim haberin olsun!” dedi sert sert, orada ses çıkarmamıştı ama kızmıştı Yusuf’un yaptığına.
“Ben aslında!” diyecek oldu Yusuf, “Olmayacağını sonradan anladım ama!” diyecekti diyemedi.
“Olan oldu artık!” dedi Sıdıka hanım, “Bu konu bir daha karşıma gelmeyecek zaten bizden başka da gören duyan olmadı! Nebahat’e de tembihle, ikinizi de mahvederim!”
“Tamam şimdi gidince söylerim!”
“Madem kızı bıraktın geriye, onu götür bırak yetimhaneye! Başka yerlere götürme bak, bir yerden patlar, ucu bize gelir anladın mı?”
“Anladım!” dedi Yusuf, “İyi geceler!” diyerek ayrıldı sonra.
Yusuf çıkınca duyduklarının şokunda olan Sultan dayanamayıp çıktı salona, “Nerede Ceylan?” dedi endişeyle. Bebekten çok kardeşini merak ediyordu.
“Burada bakamayız çok hırpalandı, bir yere yatırdık, iyileşince gelecek!” dedi kayınvalidesi ters ters, “Çocuğu da sormayacaksın herhalde!” dedi sonra.
Çocuğun başka aileye gittiğini duyduğunu söylemedi Sultan, “Yok!” dedi başını eğip, “Kardeşim iyi olsun yeter!”
Bebeğin bu evde barındırılmayacağını biliyordu zaten, kaderi yardım etmişti kurtulmuştu kendiliğinden. Dönüp gitti oğlunun yanına, kardeşi sağ salim gelsin geri, oğluna yaptığı gibi üzerine titreyip, düzeltecekti onu da.
Aylar geçmesine rağmen Ceylan hiç geri gelmedi. Aklını oynattı diyordu Sıdıka hanım ama Sultan’ın kardeşini görmesine de izin vermiyordu. Tam şimdi tedavi görürken, her şeyi yeniden hatırlardı ablasını görürse, ne de olsa onun kocasının koynuna girmişti.
“Benim kardeşim girmedi senin oğlunun koynuna!” diyordu Sultan dişlerini sıka sıka içinden ama Nevzat’a huzur vermezler diye sesini çıkarmıyordu.
Altı ay sonra odasında kendini asmış diye haberi geldi Ceylan’ın, Sultan cenazeye bile götürülmedi yine, Sadece Yusuf ve Nabahat gidip gömdürdüler zavallı kızı. Sıdıka hanımın söylediği gibi tedavi falan görmemişti o merkezde. İlaçları verip verip, kızı iyice delirtmişler, masrafı artmasın diye de intihara sürüklemişlerdi.
Sultan yıkıldı kardeşinin ölüm haberiyle, canından bir oğlu kalmıştı elinde. Günlerce ağladı durdu, kendi elleriyle soktuğu bu evde kardeşinin kanın bulaşmıştı kaderine. Nevzat’ın annesinin halini her gördüğünde gözlerinde büyüyen dehşeti fark edince toparlanmaya çalışsa da, aylar sürdü kendine gelmesi.
Teyzesini hiç hatırlamasa da, Nevzat’ın hafızasına kazınan ilk acı dolu anıydı annesinin o hali. Baba sevgisi görmemiş, evdeki lanet babaanneden ödü kopan çocuk, annesi de elinden gidecek diye korkmuştu.
Yaşar’da bu pislik dolu hayatına tutunamadı babası gibi erkenden kalp krizi geçirip öldü, Nevzat liseye gidiyordu daha. Evde üzülen bir tek Sıdıka hanım oldu oğlunun gidişine. Sultan ile Nevzat sessizce beklediler cenazenin başında, yokluğu hissedilmeyen, varlığı pislikten başta bir şey getirmeyen bir babayı yolcu ettiler öylece.
Yaşlansa da diriliğinden hiç bir şey kaybetmeyen Sıdıka hanım, torunu büyüdükçe çekinmeye başladığı için elini kaldıramıyordu gelinine ama eziyetin âlâsı devam ediyordu evde. Nevzat’a da ağzı tavan tepmesin diye öyle çok yüz verilmiyordu. İyi okullara gidiyor ama cebine fazladan para konmuyor, her şeyi sayılı, sınırlı alınıyordu. Annesinin çektiklerini görse bile çocuk aklıyla tam olarak algılayamıyor, gençliğin heyecanı ile kendi hayatına odaklanıyordu. Sultan hanım elinden geldiğince, kocasından ve kayınvalidesinden gördüğü eziyeti hissettirmiyordu zaten oğluna. Gıcık ve sevgisiz bir babaannesi vardı o yıllarda Nevzat’a göre, insan büyüdüğü ortamı da kanıksadığından başka türlüsünü de bilmiyordu babaanne-anne ilişkisinin. Babası ölünce sevinmişti ama belli edememişti korkusundan, yine de babaannesine üzülmüştü biraz çok ağladı diye. İyi niyetli bir çocuktu o annesi gibi, neyse ki hiç benzememişti babasına, saçının rengi, kaşı gözü bile annesiydi aynı. Kızıl saçlı, çilli yüzlü ve kahverengi boncuk gibi gözleri vardı. Az rastlanır saç ve ten rengiyle her görenin dikkatini çekiyor, sevimli geliyordu. Okulda başarılı bir öğrenci de olmuştu. O evde büyürken aşırılığa hiç alışmadığı için sakin ve sessizdi genellikle. Bir kaç arkadaşı ile uyumlu bir arkadaşlığı vardı. Uzaktan uzağa hoşlandığı kızlar olsa da, kimseye belli etmiyor eve gelince annesine anlatıyordu ara sıra. Lise ikiden sonra onları anlatmayı da bıraktı.
Babası öldükten sonra anlamaya başladı babaannesinin annesine ettiklerini. Sultan hanım artık büyüdü diye ona anlatıyordu geçmişte olanları azar azar. Nevzat üniversite sınavına girdiği sene, kız kardeşine olanları da anlattı. Nevzat annesinin o hallerini hiç unutmamıştı ama olayın büyüklüğü bilmiyordu tabi. Annesi kız kardeşinin adı her geçişinde iki gözü iki çeşme ağlıyordu.
“Getirselerdi bebeği ile onu da eve, bakardım ben hepinize!” diyor, hem kardeşi, hem de bebeği için yıllarca çektiği vicdan azabını ilk kez yüksek sesle dile getiriyordu.
(devam edecek)