Sır – Bölüm 1

“Ah Ceylan! Ah benim küçük kuzum!” diye inledi Sultan hanım kapının arkasında, bu aileye gelin geldiğinden beri hayatı cehenneme dönmüştü. Evlendiğinde henüz on altı yaşındaydı, aile zengin diye babası tereddüt etmeden rıza vermişti alıp götürmelerine. O zamanlar resmi nikah için yaşı tutmuyor denilse de ailenin rızası olunca oluyor denilip halledildi bir şekilde. Kocabay ailesinin tek oğluna satılmıştı düpedüz. Yüklüce bir para almıştı ailesi onu teslim ederken. Evlilik demeye dili varmıyordu yaşadıkları için. Kağıt üzerinde adı evlilik olan bir cehennem azabıydı başına gelenler. Kocası olacak o pislik şeytan, annesi de cehennemin baş zebanisiydi. Öyle düğün falan yapılmadan alınıp getirilmişti paket gibi. Nikahı kıyılmadan çoktan koynuna girmişti kocası, rahmine düşmüştü biricik oğlu Nevzat.

Her gece annesi ile uyuduğu yatakta derin bir uykudaydı Nevzat, teyzesi Ceylan’ı o ebe bozuntusuna götürdüklerinde. O şerefsiz kocası Yaşar Kocabay, Sultan hanımı gelin aldıktan sonra evde daha küçücük kız olan Ceylan’a bile göz dikmişti meğer. Ablası ile arası dokuz yaştı Ceylan’ın. Nevzat doğduğunda daha yedi yaşındaydı zavallı. Babası gibi pislikti Yaşar Kocabay, annesi de onun pisliklerini ört bas etmek için elinden geleni yapardı. Onun bunun kızına fazla yükselince evlendirip kurtulayım demiş, kendi çevrelerinden bir gelinle baş etmek zor diye gidip Sultan’ı gelin getirmişti. Koynuna girdiği gece görmüştü Yaşar karısını, on beş gün sonra da nikahları olmuştu. Kayınvalidesi Sıdıka Kocabay yıllarca kocasının çapkınlıklarına göz yummuş, dik duruşundan bir şey kaybetmemişti. Erkekti nihayet yapacaktı. Kadın, kız dışında içkisi, kumarı da vardı Taha Kocabay’ın. O kadar hızlı yaşayınca kalp krizinden gidivermişti bir gün. Hoş Kocabay ailesi burnundan kıl aldırmayan Sıdıka hanımdan şüphelenmemiş değildi kocasının ölümünden sonra ama üzerine gitseler kendi ailelerinin rezillikleri ortaya çıkacak diye sessizliklerini korumuşlardı. Kaç nesildir yenilen miras o kadar büyüktü ki, onları da mezara kadar idare ederdi nasılsa. Bir yiyici ortadan kalkınca hepsinin içi rahat etmişti.

Sıdıka Kocabay, tek oğlu Yaşar’ın babasının kopyası olduğunu saklamayı görev edinmişti kendine. Oğlunu adam etmek yerine, etrafını adam etmeye çalışmak gibi zor bir yol seçmişti nedense. Yıllarca kocasının koynuna girip çıkan o kadınlara duyduğu hırsı, oğlunun zarar verdiği kadınlardan alıyordu içten içe. Yine de dışarıya karşı kocasını koruduğu gibi, koruyordu oğlunu da. Şimdi paranın gücü de elindeyken, biricik Yaşar’ını kimseye yem etmezdi. Gözü açılmamış güzel gelini Sultan’da bu resme dahil olunca, her şey daha kolaylaşmıştı. İlk geceden rahmine düşen koç gibi oğlanı da doğurmuş, Kocabay’lara yeni bir güç kazandırmıştı tohumu.

“Tohumu kuruyasıca!” derdi içinden Sultan hanım evliliğinin bir ayından sonra hiç görmediği kocası için. Bu evliliğinin Yaşar Kocabay ile değil annesi ile olduğunu ilk haftada anlamıştı. Sıdıka hanımın yeni oyuncağıydı Sultan, ailesine verilen paralar, geldiği alt sınıf horlana horlana kocadan çok kaynana dayağı yiyerek yaşadı yıllarca.

“Aldıkları para zehir zıkkım olsun!” dediği anne ve babası, evlilik isimli esaretin beşinci yılında bir kazada ölünce, kız kardeşi Ceylan kalıvermişti ortada. Koskoca Kocabay ailesine gelinin kız kardeşini yurtlara göndermek yakışmazdı elbette. Ablasının yanına gelsin diyerek apar topar getirdiler Ceylan’ı eve. Daha on iki yaşında olan Ceylan, ablasına yeniden kavuşmanın sevincini yaşıyordu başına geleceklerden habersiz. Sultan hanım da bilse tereddüt dahi etmeden yurda gönderirdi kardeşini, kötü abla olmayı göze alarak. Güzeller güzeli diye lanse ettikleri Sultan’ın, güzeller güzeli kız kardeşinin evdeki taze kokusunu çabucak almıştı Yaşar denilen aşağılık. Sultan odada oğluyla kaldığı için ona ayrı bir oda verilmişti üst katta. Sıdıka hanımın, Sultan adındaki oyuncağının yanına eşantiyon verilmiş gibiydi daha çok. Eve sarhoş gelen Yaşar’ı kızın odasına sokan da Sıdıka hanımdı. Netice de sahipsizdi bu kızlar, dışarı gidip adlarını çıkaracağına iki kız kardeşle doyardı belki gözü diye sokuvermişti oğlunu kızın odasına. Henüz on üç yaşından yeni gün aldığı zamanlarda sönmüştü Ceylan’ın gençliği o odada. Ablasına söylerse, ikisini de öldürmekle tehdit etmişti Yaşar aşağılığı.

“O ayrı, sen ayrı!” diyordu her aklına geldiğinde kızın yanına girerken.

Kız kardeşine kucak açtılar diye, yüreği merhamete gelen Sultan hanım anlamadı uzun süre olanları. Ceylan’ı hasta sandı önce, geldiğinden itibaren sararıp soluyordu zavallı. Ne yüzü gülüyor, ne dermanı yetiyordu ev işlerine.

“Anne, baba kaybetti! Kolay değil! Geçer!” diyordu Sıdıka hanım, Sultan “Doktora mı götürsek?” dediğinde.

Karnı burnuna gelince, geldi aklı başına ama iş işten geçmişti çoktan. Yaşar’ın da gönlü geçmişti kızdan. Ceylan kendini öldürmelere kalkmıştı defalarca, Sıdıka hanım canına kıyar da başlarına bela olur diye kıza sakinleştirici veriyordu durmadan. Karnında yükü olduğunu anlasa da devam ediyordu üstelik. Kocabay ailesine katacak değillerdi elbette eşantiyonun yükünü. Daha önce oğlunun hamile bıraktığı kızlara ne yaptıysa yine onu yapacaktı annesi.

Sultan kız kardeşinin kocasından hamile kaldığını öğrendiğinde sinir krizleri geçirmişti evde. Sıdıka hanım zaten iki kızı da sık sık dövdüğü için, iki tokat atıp, bayıltmıştı daha fazla bağırmasın diye. Nevzat birinci sınıfa başlamıştı o zaman. Annesi ve teyzesini her zaman solmuş, mutsuz ve gözleri kan çanağı gibi görmeye alışık olduğu için farkına bile varmamıştı olanların.

Zaten evden hiç çıkarılmayan eşantiyon dokuz ay boyunca doktor yüzü görmeden büyüttü yükünü karnında.

“Abla ne olur affet beni!” diye ağladı her gün, her gece. Ablası da “Sen beni affet bu ailenin yanına getirdim seni!” diye ağladı. Sultan’ın oğlu resmi nikahtan doğmuş yasal varisti ama diğeri Sıdıka hanımın daha önce kıydığı nice bebekten biri olacaktı. Ceylan’ın sancıları başlayınca, ailenin şoförü Yusuf beyle apar topar alıp götürdüler kızı evden. Sultan, Nevzat’ı bırakamadığı için düşmedi peşlerine. Sandı ki kardeşini hastaneye götürüyorlar, iki kız kardeşin aynı babadan olma çocukları büyüyecekler iyi kötü bu evde.

Aradan saatler geçmesine rağmen dönen olmadı. Sultan biliyordu doğumun öyle kısacık zamanda tamamlanmadığını sabretti bekledi. Bu gece değil ertesi güne gelirdi Ceylan, kucağında talihsiz bebesiyle mutlaka. Sabaha doğru Sıdıka hanım döndü, şoförü Yusuf’la. Ne kadar pis işleri varsa hallederdi, bu Yusuf denilen adam. Taha beyin son zamanlarında girmişti işe, Sıdıka hanım nereden bulduysa bulmuş, kocasını ikna edip aldırmıştı yanlarına. Bir de sevgilisi vardı Nebahat. Sultan hanım Ceylan’ın başına gelenlerden sonra öğrenecekti, Nebahat’in merdiven altı bir ebe olduğunu. Ebeliğin yüz karası, katil ruhlu bir kasaptı daha çok. Tüm pislikler birbirlerini arayıp bulmuşlardı sanki. Yaşar gibi bir pisliğe, kadrolu kürtajcı lazımdı elbet.

Sultan hanım, tam yanlarına çıkıp soracakken, konuşmaları duyunca bekleyip dinlemişti kapının arkasında. Kadrolu kürtajcının tek müşterisi değillerdi o gece. Oğlan doğurmazsa baba evine gönderilecek bir eşantiyon daha getirilmişti kasabın eline. Zavallı kız oğlan doğurursa parası olup, vicdanı olmayan bir ailenin gelini olabilecekti ancak. Kız doğurursa, kimsenin ruhu duymadan çocuk elinden alınıp, babasının evine postalanacaktı. Kuma diye alınmıştı ama erkek doğuramadığı için geri gönderilen üçüncü kuma olduğundan habersizdi gelirken. Ne resmi, ne imam nikahı da kıymıyorlardı kızlara erkek doğurması garanti olmadan. Böyle geri gönderilirse köyüne, yaşatmazdı zaten ailesi. Gelin bile olmadan gönderildiği için, namus meselesi sayıp, öldürürlerdi hemen. Kim isterdi böylesini.

İki gözü iki çeşme ağlamıştı doğum boyunca, “Abla yalvarırım oğlan doğurt, yoksa ikimize de kıyarlar!”

Zavallı Ceylan’ın hiç sesi çıkmamıştı korkudan, sesi çıkacak canı da kalmamıştı zaten. Karnındaki bebeği bile zor beslemişti bedeni.

(devam edecek)

Yorum bırakın