Kurtuluşa giden yol – Bölüm 29

Tüm bencilce hainliğine rağmen Albız Yeki doğru söylüyordu. Komite daha önce de iç işlerine müdahale etme veya kozmik (evrenin düzeni ile ilgili) ve teknolojik sırlarını ele geçirme fırsatı elde ettiği her ülkeyi yeni dünya düzeninden silip atmıştı. Bu ülkelerin yönetimlerine el konulmuş, komitenin atayacağı yeni yönetimlerle yeniden ayağa kaldırılacağı vaat edilerek, insanları kandırılmış ve frekanslarla uyumlu ve sakin olmaları sağlanmış, tüm zenginlikleri ve imkanları sömürülüp, paylaşıldıktan sonra da bu insanlar, halk ve elitler dahil, deney alanlarına gönderilerek komite yararına kobay yapılırken, elitlerin çocukların ise daha önce söylenilen omurilik sıvısı alım merkezlerine gönderilmişti. Böylece yeni dünya düzeninde yaşayan Re-gaya nüfusu, her tür bahane ile eksiltilmeye devam ediyordu. Ne kadar az insan olursa, o kadar az kaynak tüketilecekti. Bunun da anlamı dünyanın kurtulması için daha fazla şans olmasıydı. Dünyayı kurtarma masalı ile insanlar her şeye ikna oluyorlardı. Kitlesel yok oluşlar, tarihten tamamen silinen ülkeler umurlarında değildi. Bir gün hepsine sıra gelebileceğini düşünemiyorlardı.

Başkan her şeyin asilerin elinde olmasındansa, komitenin elinde olmasını tercih ediyordu. Bu ülkeyi olmasa bile kendilerini kurtarmak için bir şans olabilirdi. Albız ise bunun aptalca bir davranış olacağından emindi, komite suçlarını itiraf ettikleri anda onları klonlamaya bile ihtiyaç duymadan yok edecek ve ülkeye doğrudan el koyacaktı. Asilerin elindeki olanaklar onlara doğrudan zarar vermek içim yeterli değildi. Bilgilere sahip olsalar bile komite gibi canları isteyince onları yok etmeleri mümkün değildi. Buna karşı koymak için kendi olanakları ile mücadele edebilirlerdi ve öylede yapacaklardı. Devam edip, ayrıcalıklardan faydalanabilmek için tek şansları buydu.

Ava komitenin gizli cennet alanı ile ilgili çiplerden edindiği bilgileri bir araya getirdiğinde işe yarar bir ip ucuna rastlayamamıştı. Ortaya çıkanlar daha çok bu alanın sahip olduğu olanaklar ve Re-gaya’da kurulan Yeni Dünya Düzeni’ni nasıl kendi çıkarlarına kullandıkları ve sömürdükleri ile ilgiliydi.

“Bunca zamandır bu insanlar neye hizmet ettiklerini bilmeden yaşadılar!” dedi Tansu iç çekerek, “Bize okulda öğrendiğimiz her şeyin, ülkemiz, halkımız ve dünya yararına olduğu öğretildi. Başarılan her şeyin komiye ve yandaşlarının özel kullanımları olduğunu bilse kimse bu kadar özverili çalışmazdı herhalde!”

“İşte biz de tüm bu yapılanların halkın yararına olmasını sağlamaya çalışıyoruz. Babam ve arkadaşları işlerin nasıl yürüdüğünü anladıklarında komiteye karşı koydular!”

“Halk kahramanı olmanız gerekirken, halk düşmanı oldunuz!”

“Komite ve hükümetler düşman yaratarak kendilerini kahraman ilan ediyorlar ve asıl düşmanın kendileri olduğunu bu şekilde gizliyorlar. Biz asi hainler olmasak onları yücelten ve halk yararına çalışıyor gösteren ne olur söylesene! Asileri yok etmeyi başarsalar kimse geleceklerinin yok olduğunu düşünmez, onlara inanır ve halk düşmanlarını yendiklerini sanarak alkış tutarlar! Üstelik bunu yapmak için kanlarında dolaşan o küçük parçalara da gerek yok!”

Arkın’ın bir anda sesi yükselerek başladığı bu güçlü söylemler Tansu’yu etkilemişti. Onun gerçekten babası gibi lider ruhu taşıdığını düşünüyordu içinden.

Konuşması bittikten sonra Tansu’yu düşünceli gören Arkın, “Kusura bakma biraz heyecana kapıldım sanırım!” dedi utanarak, “Yani demek istediğim..”

“Haydi çalışalım!” dedi Tansu gülerek, “Söylediğin her şeye katılıyorum sevgili asiciğim!”

Bu söz de Arkın’ın hoşuna gitmişti, Tansu panellere odaklanırken yüzüne yerleşen gülümsemeyi Ava fark etti. Bu iki genç insanın kanlarındaki adrenalin yetişkinlere göre daha hızlı akıyordu ve bir süredir birbirlerine her yakın duruşlarında hormonlarının daha hızlı çalıştığını Ava’nın sistemleri algılayabiliyordu. Bunu daha önce de gördüğü için ne olduğundan hiç şüphesi yoktu. Ertim bey ve Bengi hanımın arasındaki bağın ön seviyesiydi. Son zamanlarda birbirlerinin yaptıklarına karşı duydukları hayranlığı gizleyemiyorlardı bile.

Gökçe Kerekli’nin hainlerce kaçırılması ve ailesinin hainliklerini itiraf ederek yok edilmeleri ile ilgili haberler tüm ekranlarda yayınlandıktan sonra asilerin içerideki diğer kaynakları tarafından Agora Adal’ın iletişim merkezine de ulaştırılmıştı. Tansu annesinin üzülmesini istemediği için sinyallerde bundan hiç bahsetmemişti. Agora kendisine iletilen çözümlemeyi okuyunca bu haberi karısına Ertim’in vermesinin daha doğru olduğuna karar verdi ve ilgili parçayı doğrudan ona götürdü.

“Benim kaçışımı ört bas edebilmek için bu zavallı insanları yok ettiklerine inanamıyorum!” dedi Ertim.

“İstersen bunu ona söylemeyebilirsin, belli ki kızın böyle yapmayı tercih etti!”

“Nasılsa duyacak!” dedi Ertim bey üzgün bir sesle, “Ben buradayken duymasını tercih ederim!”

Bengi hanım ağabeyi ve ailesinin başına gelenlerin kendileri yüzünden olduğunu biliyordu.

“Böyle düşünme!” dedi Ertim bey, “Biz bunları onların ve diğer herkesin iyiliği için yaptık! Onlara ve haksız yere kullanıp, yok ettikleri herkesin acısını da onların cennet alanını ele geçirerek alacağız!”

“Nasıl?” dedi Bengi hanım, “Bunlar senin benim, kızımızın başına da gelebilirdi! Hiç değilse, senden dolayı bir oluşumun içindeydik bilmesek de! Peki ya Gökçe ve ailesi? Onlar niye yok edildiklerini bile bilmeden gittiler!”

Ertim bey, karısına sarılıp onu sevgisiyle teselli etmeye çalışmaktan başka çare bulamadı. Bir an önce güvenli eve gidip, Arkın ve kızının geri gelmesini sağlamalıydı. Proje dosyaları güvenli evdeydi ve bunu bilen ondan başka kimse yoktu. Dosyalar Arkın ve Tansu ile asilere ulaştırıp, cennet alanının tam koordinatlarını kesinleştirdikten sonra onlara yollayabilirdi. Ertim bey çalışmalarını her zaman büyük bir gizlilik içinde yürüten bir adamdı, sonuç alacağına inanmadığı hiç bir bulgu ve çalışmayı kimseyle paylaşmaz ve kimseye de bahsetmezdi. Cennet alanının koordinatlarına dair tahminleri olduğunu da kimse bilmiyordu. Mevcut uydular, manyetik alanlarla gizlenmiş bu özel alanı bulamıyor olsa bile, manyetik alanların dalgalanmaları ve yüzey alanı ile uyumsuz olduğu yerler tespit etmişti. Giriş, çıkışlar esnasında alanın bir parça da olsa açıldığını yakalayabilse, o zaman tam yerini doğrulayabilecekti. Cennet alanını ele geçirmeden yarattığı bitkinin yetiştirilmesi de mümkün değildi zaten. Ancak oradaki iklim koşulları ve rehabilite edilmiş toprak ve su ile bitkinin yetişmesi mümkün olabilecekti. Geldiğinden beri Agora ile yalnız kaldıkları zamanlarda orayı ele geçirdikten sonra halkları nasıl taşıyıp, eskiden olduğu gibi doğal ve özgür bir hayata geçiş yapabileceklerini konuşuyorlardı. Güvenli eve gittikten sonra Agora’nın ne düşündüğünü bilmek de işine yarayacaktı. Ayrıca güvenli ev artık ortaya çıktığı için asi bölgesinden oraya geliş gidiş sağlamak da sorun olmayacaktı.

Halkın yaşadığı alanlardaki güvenlik seviyesi bir türlü düşürülmediğinden Agora kendi adamlarının da Re-gaya’ya girişlerini sınırlamıştı.

Ava Tansu ve Arkın’a çiplerdeki bilgilerden derlediği bilgileri aktarıyordu.

“Bunların hiç birinde orayı bulmamıza yarayacak bir bilgi yok!” dedi Tansu sıkıntıyla, “Babamın bunca bilgiyi nasıl elde ettiğini de bilmek isterdim doğrusu!”

“Komitenin sırlarını paylaşan elitlerin içinde de çatlak sesler var!” dedi Arkın, “Babanın asilerle iş birliği yaptığından kimse şüphelenmediği için bazı bilgileri onunla paylaşmakta bir sıkıntı görmemiş olabilirler!”

“Belki de!” dedi Tansu ve kaçırdıkları bir şey var mı diye çiplerden gelen, Arkın’ın anlattığı tüm bilgileri yeniden gözden geçirmeye başladılar. Ava’nın çipler taramasında atladığı bir yer olamazdı. Sadece bir tanesinde Ertim bey, cennet alanını koruyan manyetik alanların yapısının yüzey alanında yarattığı dalgalanmanın tespit edilebileceğinden bahsediyordu.

“Bunun için bütün yüzeyi taramak gerek!” dedi Arkın, “Bunu yapabilir miyiz?”

(devam edecek)

Yorum bırakın