Tansu’nun ortadan kaybolmasıyla soğukkanlılığıyla bilinen Albız Yeki’nin tüm düşünme sistemleri zarar görmüş gibiydi. Kendi sonunun geldiğini bildiği için her türlü riski alınabilir görüyordu ama yine de Ertim Kağan’ı konuşturmak için elindeki son kozu kullanmaya kararlıydı. Başkan’ı arayıp asilerin müdahale edeceği bilgisini aldığını ve Bengi Kağan’ı belirtilen tarihten önce yok etmek istediğini söyledi. Tek istediği vakit kaybetmeden Ertim Kağan’ı yola getirmekken, aslında ne kadar doğru bir tahminde bulunduğunu kendisi de bilmiyordu.
Başkan “Asilerin vakfa kadar girebileceğini mi düşünüyorsun?” diyerek onun hakkındaki güvensizlik duygularını vurgulasa da, umursamadı.
“Hayır ama yine de kaynaklarımdan gelen bilgileri yok sayamam değil mi? Tedbirli olmak bize bir şey kaybettirmez!”
Başkan bu kararın komiteye onaylatılması gerektiğini düşünse de Albız, komitenin kurallar kitabında acil durumlarda başkanların kırmızı kod yetkisi kullanarak inisiyatif alabilecekleri maddesini hatırlattı.
“Albız son zamanlarda seni tanımakta zorlanıyorum!” dedi Başkan ama eğer aldığı istihbarata gerçekten bu kadar güveniyorsa, tarih değiştirme yetkisini kullanacağını söyledi.
“Kesinlikle güveniyorum efendim!” dedi Albız. Ertim beyin karısının gözleri önünde yok edilmesine tepkisiz kalamayacağını düşünüyordu.
Başkanın kırmızı kodla değiştirdiği yok ediliş tarihi ertesi gündü. Sabah saatlerinde halka duyurulduktan sonra öğlen hemen gerçekleştirilecekti. Bu boşluğun Ertim Kağan’a düşünmek için yeterli zamanı vereceğini hesaplamıştı.
Sabah saatlerinde haber kanalları aracılığı ile tüm ekranlara Bengi Kağan’ın suçları ve öğlen yok edileceğini bilgileri verilmeye başlandı. Ava ekranda patronunu gördüğünde, Tansu henüz uyuyordu. Onu uyandırıp, uyandırmamak arasında tereddüt etti. Tansu annesinin yok edileceğini öğrenince duygusal olarak zor bir sürece girecekti. Bu süreçte onu mantıklı düşünmeye teşvik için uğraşsa da, son zamanlarda yaşadıklarından sonra onun ruh halinin bunu kaldırabileceğini sanmıyordu. Üniteye gidiş saatini biraz geciktirmeyi göze alarak, uykusunda ona biraz sakinleştirici yaptı. En azından annesinin yok oluşunu izlemeden sadece sonucu duyardı. Ava’nın önceliği her zaman Tansu’yu korumaktı. Patronunu kurtarmak için plan yapmak onun için ikinci plandaydı. Zaten tüm sistemleri bir yandan Tansu’nun tepkilerini tahmin etmekle uğraşırken, diğer yandan da yapılabilecek bir şey olup olmadığını araştırıyordu. Tansu’nun dört beş saat uyanamayacağını garantileyince kendisi için ikinci amaç olabilecek patronunu kurtarma kısmına odaklandı. Profesörün hazırladığı çipleri tek tek yükleyerek içlerinde bir ip ucu olup olmadığını aramaya başladı.
Arkın ve iki arkadaşının kaldığı evin ekranlarında da aynı bilgiler geçmeye başlayınca hemen hazırlanmaya başladılar. Görünüşe göre vakit çok azdı.
“Bu bir tuzak değildir değil mi?” dedi Baskak.
“Bizim profesörün karısını kurtarmak için bir maceraya atılacağımızı nereden tahmin edebilirler ki?” dedi uykulu gözlerle Erez.
“Bilmiyorum ama gidip yüzünü yıkasan iyi olur, uyumak için doğru gün değil!” diye onu uyardı Baskak bu sefer.
“Ne olursa olsun bu görev için buradayız. Tuzak olduğunu düşünmüyorum ama kaçışta onlardan daha ustayız öyle değil mi? Bir an önce dehlizlere inmemiz gerek!”
Üç arkadaş hızlıca toparlanıp, güvenli evin altından geçen dehlizlere indiler. Ellerindeki plana göre vakfa varmaları yaklaşık bir saat sürecekti.
“Vakıftaki giriş daha önce kullanılmıştı değil mi?” dedi Erez karanlık dehlizde yürürlerken.
“Babamın söylediğine göre profesör bir kaç kez kullanmış!” diye yanıtladı Arkın, o güvenle kullandığına göre biz de kullanabiliriz.
“Ama ne zaman?” dedi Baskak
“Sen korkuyor musun?” diye alay etmeye başladı Erez, “Duyuru yapıldığından beri sürekli tedirgin cümleler kuruyorsun!”
“Korkmak mı?” diye diklendi Baskak ama Arkın onları sessiz olup, göreve odaklanmaları konusunda uyardı.
Baskak, Erez ve Arkın birlikte büyümüşlerdi. Arkın’ın liderlik ettiği bu gizli ve çok tehlikeli göreve arkadaşları gönüllü olmuşlardı. Birbirleri ile konuşmadan anlaşabilecek kadar yakın olsalar da, yine de birbirlerini kızdırmaktan keyif alıyorlardı. Erez şakalar yaparak stresini yenebilirken, Baskak olabildiğince ciddi ve kontrolcü davranırdı. Arkın’ın mizacı ikisini de dengeleyecek kadar sakin olduğundan eskiden beri lider olarak hep onu görmüşlerdi.
Bir yıl önce asiler tarafından öldürülen profesörün karısının hainlikleri ve yok edilecek olacağı haberi elitler ve dışarıdaki halk arasında büyük yankı uyandırmıştı. Asilerle iş birliği yapan bu kadın, yıllarca ülkelerine ayrıcalıklar kazandıran ve neredeyse eşi olmayan bir dehayı ölüme sürüklemiş ve geleceklerine büyük zarar vermişti. Bu haine ölümden daha ağır cezalar verilmesi gerekiyordu ama yasa kesindi. Hainler halka açık bir şekilde yok edilirlerdi.
“Keşke bize verseler de onu parça parça etsek!” diyordu halkın içinden birileri.
Böyle zamanlarda ekranlardan verilen frekans değerleri insanları kolayca öfkelenecek şekilde ayarlanıyordu. Böylece onlara sunulan düşman modeline odaklanıyorlar ve verilen karardan şüphe dahi etmiyorlardı. Oysa aklı başında birilerinin çıkıp, çocukluğundan beri profesörün yanında olan karısının nasıl olup da bunca yıl asilerle olduğunun fark edilmediğini ve bunun güvenlik zafiyeti olduğunu da sorgulaması gerekirdi. Üstelik aynı kadın vakıfta Albız Yeki ile doğrudan çalışıyordu. Ülkenin savunması, güvenliği ve gelişmesi ile ilgili bu kadar önemli bir kuruma sokulan insanları doğru seçemiyorlarsa ve asiler ülkenin kalbi sayılabilecek böyle bir kuruma rahatça girebiliyorlarsa o zaman durumları gerçekten vahimdi.
Arkın ve arkadaşları vakıfa girmelerini sağlayacak geçidin önüne gelmişlerdi. İçeride fark edilmelerini engellemesi için bileklerine taktıkları manyetik alan bozucularını açtılar. Böylece içerideki sistemlere birer yabancı değil sadece anlık frekans dalgalanması olarak işleneceklerdi. Kameralar onları gördüğü halde vakıftan olmadıklarını taramayacaklardı ama bu dalgalanmaların sıklığı uzun sürerse alarmlar devreye girecekti. Bu yüzden içeride çok hızlı hareket etmeleri gerekiyordu. Gerekli düzenlemeleri tamamladıktan sonra birbirlerine bakıp başlarını sallayarak onayladılar ve Arkın’ın boynuna astığı özel frekans üreticisi ile geçidi açıp, hızlıca içeri girdiler. Giriş yaptıkları yer vakfın arşivlerinden birinin bulunduğu küçük odaydı. Raflar dolusu çipler kataloglanmış şekilde bekliyordu. Bilgi saklama ve yedekleme teknolojileri çok ilerlemiş olsa da Ertim Kağan’ın eskiye olan bağlılığı yüzünden bu ek arşivler kurulmuştu ve sürekli olarak güncellendiği için arşiv odalarının sayısı da sürekli artıyordu.
Hızlıca sırt çantalarından çıkardıkları vakıf personeline özgü üniformaları giyip, yaka kartlarını taktılar ve Bengi Kağan’ın tecritte tutulduğu yeri tespit edebilmek için yine Ertim Kağan tarafından karısının bedenine yerleştirilen sinyal yayıcısını bulmaya çalıştılar. Tablet yüz metrekarelik geniş bir alanı işaret edince,
“Zaman daralıyor oda oda gezip kadını mı arayacağız?” dedi Baskak sıkıntıyla.
“Hayır! Oraya vardığımızda cihaz daha net tespitler yapacaktır. Binadaki pek çok sinyal kesici ve güvenlik önlemi yüzünden şimdilik burayı belirleyebiliyor!” dedi ve elindeki cihazdan gözlerini ayırmadan koridor boyunca koşarak, vakfın aktif salonlarına doğru geçiş yaptı. İçeri girdiklerinde hepsi günlük işlerine yürüyen çalışanlar gibi sakin bir şekilde hareket etmeye başladılar. Arkın cihazdaki haritayı gözlerindeki lenslere verdi ve diğerleri uzaktan onu takip ederek belirlenen noktaya doğru yürümeye devam ettiler. Vakıf fiziksel olarak oldukça geniş bir alana yayılmış, elliden fazla bloktan oluşuyordu. Elitlerin neredeyse tamamı vakıfta görev yapıyorlardı.
Asiler ilk kez bu kadar korunaklı bir yere girdiklerinden Erez üniformasındaki gizli kamerayla geçtikleri her yeri kayıt altına alıyordu. Bina planları Ertim Kağan tarafından her altı ayda bir güncellenerek onlara ulaştırılıyordu ama artık profesör yoktu ve bu aldıkları kayıtlar belki de ellerindeki son güncel planı oluşturmalarına yarayacaktı. Tabi geçtikleri yerlerden ibaret bir güncellikti bu. Bütün vakfı dolanmaları mümkün değildi.
(devam edecek)