Kurtuluşa giden yol – Bölüm 8

Babası kendi kurmayları ile görüşürken Arkın da kardeşi ile gerekli düzenlemeleri ve planları yapmaya başladı. Vakfa kadar girebilmeleri için bileklerindeki çiplerin çok dikkatli yetkilendirilmesi gerekiyordu. Ayrıca kaykayda olmasalar bile kendi çalıştırabilecekleri sinyal bozuculara ihtiyaçları vardı. İnsanları yönetebildikleri gibi, kameraları da aldatmanın yolunu çoktan bulmuşlardı. Bilek çiplerine yüklenen kimlikler sinyal bozucular ile kameraların onları bilek kimliklerinde tanımlanan kişiler gibi görünmelerini sağlayacaktı. Vakıfta görevli olmayan bu sahte kimliklerin girişleri bir süre sonra ortaya çıkacağından içeride hızlı hareket etmeleri gerekiyordu.

Asilerin bir kısmı ona çok şey borçlu olmalarına rağmen profesörün karısını kurtarmak için en iyi adamlarını riske atmak istemedikleri için göreve Arkın ve iki adamından başkası gitmeyecekti.

“Bu kurtarma görevinin yapılmasının şart olduğunu düşünmüyorum!” dedi Albuz ağabeyine, “Birileri her zaman feda edilebilir, babam neden o kadını kurtarmak istiyor!”

“Çünkü sevgili kardeşim, profesöre borçluyuz!”

“O bu işleri yaparken ailesini ve kendini attığı tehlikeyi bilmiyor muydu? Ya bu defa çıkamazsan o delikten? Hiç düşündün mü bunu?”

“Ne dedin az önce her zaman birileri feda edilebilir. Eğer çıkamazsam, sen ve diğerleri devam edersiniz!” dedi Arkın gülerek.

“Hiç komik değilsin!” dedi Albuz, “Eğer içeride başına bir şey gelirse seni asla onlara bırakamam!”

“Şu aletleri doğru ayarlarsan başıma bir şey gelmez!”

“Kadının kaç kilo olduğunu bile bilmiyorum bu kaykayların aerodinamik yapıları çok hassas dengeni kolayca kaybedebilirsin!”

“Bu gün gerçekten ağzından bal damlıyor sevgili kardeşim!” diye onunla dalga geçmeye devam etti Arkın.

Albız Yeki, karısını hain ilan etmek üzere oldukları halde konuşmayan profesöre karşı ellerinde koz olarak bir tek Tansu’nun kalacağını biliyordu. Eğer o kozu da doğru kullanamazlarsa her şey boşa giderdi. Hatta komite profesörden önce onu yok ederdi. Adam taş kesilmişti sanki, hiç bir şey umurunda değildi.

“Bu hiç normal değil!” dedi sakin olmaya çalışarak ve olanları başından beri yeniden gözden geçirdi. Profesörün asilerle iş birliği içinde olabileceğinden her zaman şüphe duymuştu ama bunu ispatlayabileceği bir bilgiye hiç bir zaman ulaşamamıştı. Öyle bile olsa şimdi karısını hain ilan ettiklerinde ne umuyor olabilirdi. Evet asilerle baş edemiyorlar kaçaklar oluyordu ama ne yapacaklardı, bir anda ülkeyi mi ele geçireceklerdi gelip, hem de bir kadın için. Ya karısından gerçekten bıkmıştı bu adam ya da Albız Yeki’nin henüz öğrenemediği bir şey biliyordu. Başkan’ı arayıp onu ikna edemediğini söylemesi gerekiyordu ama bunun kendi ipini çekmek olacağının da farkındaydı. Hırsla kalkıp yeniden laboratuvara gitti.

“Kararın kesinse, başkanı buradan senin yanından arayacağım!” dedi buz gibi bir sesle, “Sonra karının başına gelen her şeyi sana seyrettireceğim emin ol!”

Profesörün en son istediği şey karısının ve kızının başına bir şey gelmesiydi ama bu notada dışarıdaki dostuna güvenmekten başka çaresi yoktu. Proje komitenin eline geçmeden mutlaka dışarıya çıkmak zorundaydı. Halkı kanlarındaki parçacıklardan temizlemeyi başarabilirlerse, onları ikna edip asilerle güçlerini birleştirebilirler, bir avuç elitten korkmadan her şeyi geri alabilmek için bir umut doğardı.

Yapabileceği başka bir şey olmadığı için Albız Yeki’nin sinirlerini bozup hata yapmasını sağlamaktan başka bir şey gelmiyordu elinden. Onun soğuk sesinin arkasındaki çırpınışı hissedebiliyordu. Sonu gelmek üzereydi ve bunun korkusu saklamaya çalışsa da gözlerinden bile okunuyordu.

“Cevap ver seni ahmak!” diye bağırdı Albız.

Profesör onun yüzüne bakmaya devam etti ve araması için telefonu gösterdi. Geri adım atamayan Albız başkanın direkt iletişim kanalına bağlandı ve profesörün direnmeye devam ettiğini söyledi. Bunu söylerken Ertim beyin gözlerinin içine bakıyordu. Karşı taraftan “Gerekeni yap!” diye kısa bir komut geldi.

“Bu senin de sonun biliyorsun değil mi?” dedi Ertim bey.

“Oyun daha bitmedi, kızın bana kalacak!” diyerek çıkıp gitti Albız Yeki ve haber kaynakların ulaştırılması için bu defa resmi bir duyuru hazırladı. Profesörün karısı Bengi Kağan asilerle iş birliği yaparak kocasının öldürülmesine yardım etmişti ve bunun cezası halkın gözü önünde, belirtilen tarihte gerçekleştirilecekti. Bunun anlamı, Bengi Kağan’ın yok edilişinin ülkedeki tüm ekranlardan elitlere ve halka izlettirileceği ve varlığına dair tüm kayıtlarının sonsuza kadar silineceği anlamına geliyordu. Tabi sadece kendisi değil, ailesinden herkes damgalanmış olacaktı.

Arkın babasının onayı gelince, iki adamını da alıp, kardeşinin hazırladığı donanımla harekete geçti. Bu tür olaylara Re-gaya tarihinde çok rastlanmazdı. Otoritelerini göstermek için profesörün karısını hemen yok etmeyecekler ve bir şova dönüştüreceklerdi. Yapılan açıklamada yok ediş için bir tarih verilmemişti.

“Peki ya kızı ne olacak?” dedi Albız, “Bir kızı olduğunu söylemiştiniz öyle değil mi? Bu durum onu da çok kötü bir pozisyona sokacak ve güvende olmayacak!”

“İki kişiyi aynı anda kurtaramayız!” dedi Agora Adal, “Önce kadını kurtaralım, sonra kızın durumunu takip ederiz!”

Tansu haber kaynaklarından geçen anonsu duyunca kendinden geçmişti. Albızın dönüşüne Ava yanıt vermek zorunda kaldı.

“Ona iyi bak!” dedi Albız, “Şimdi oraya gelmem dikkat çeker ama yok edişten sonra sizi aldıracağım! Artık benim korumamda olmanız gerekiyor yoksa Tansu’ya zarar verirler!”

Tehlikenin üst düzey olduğunu sezen Ava’nın özel durumlar için yazılmış programları devreye giriyordu, Albız’a bir cevap vermeden iletişimi kapattı. İlk yapması gereken Tansu’yu iki ayağı üzerinde durabilecek ve onun söylediklerini anlayacak hâle getirmesiydi. Hemen içeri gidip gerekli solüsyonları hazırlamaya başladı. Profesörün planları işlemeye başlamıştı.

Kaybedecek vakit olmadığından solüsyonları Tansu’ya damar yolundan verdi. Bir kaç saniye sonra kanına hızla karışan ilaçlar sayesinde gözleri aralandı Tansu’nun.

“Ava! Rüya gördüm değil mi? Olanlar gerçek değil!” diyerek ağlamaya başladı Tansu.

O anda Ava’nın gözlerindeki led ışıklar daha önce hiç görmediği şekilde yanıp sönmeye ve gökkuşağı renklerine dönmeye başladı.

“Neler oluyor?” dedi Ava endişeyle, “Yoksa sana da mı ulaştılar?” diyerek Ava’dan uzak durmaya çalıştı.

Ava gözlerindeki ışıklar yanıp sönmeye devam ederken, “Gökkuşağının üzerine çıkmalıyız Dorothy!” dedi müzikli bir tonlamayla.

Tansu “Ah!” diyerek başını tuttu hemen, Ava’nın sözlerinin ardından beynine iğneler batırılıyor gibi hissetmeye başlamıştı.

Ava, normale dönmüş, “Tansu iyi misin?” diye soruyordu.

Tansu hâlâ ağrıyan başını kaldırıp, “Gitmeliyiz!” dedi ciddi bir sesle, sesi kendine bile yabancı gelmişti ama ne yapması gerektiğini bildiğinden emindi.

“Nereye gideceğiz?” dedi robot.

“Ben biliyorum galiba, çanta hazırlamalıyız!” dedi Tansu ve yanlarına biraz yiyecek, içecek ve bir kaç giysi aldıktan sonra çıkmaya hazırlandılar.

“Albız Yeki çıkmamamızı söyledi Tansu, bunu yapmak istediğinden emin misin?”

“Evet eminim, nedenini sorma!” dedi Tansu.

Babasının yıllarca bilinçaltına kodladığı planlar, Ava’nın söylediği anahtar kelimelerle devreye giriyordu. Tıpkı robotun olaylar ve onun ruh hallerine özgü tepkiler vermesi gibi, Tansu’da onun anahtar kelimeleri sayesinde planı çözmeye başlayacaktı.

Ava onun kapıdan çıkmasını beklerken, Tansu, kapının hemen yanındaki dış giyim dolabına yöneldi. Dolabın sırt kısmında, kaçış için daha önce hazırlanan gizli bir geçit vardı. Ava, Tansu’nun peşinden geçide girince, geçidin kapısı kendiliğinden kapandı ve Ava’nın aydınlattığı geçitte ilerlemeye başladılar.

“Tansu nereye gidiyoruz?” dedi Ava şartları tartmaya çalışıyordu.

“O kadarını ben de bilmiyorum!” dedi Tansu, “Geçit bizi bir yere götürecek!”

(devam edecek)

Yorum bırakın