“Zavallı talihsiz kızım benim!” diyerek içeri girdi Albız. Tansu endişeli gözlerle onu takip ediyordu, “Annem nerede?”
“Şimdi lütfen sakin ol ve otur!” diyerek onu elinden tutup oturttu Albız ve gözlerinin içine bakarak konuşmaya başladı.
“Annenle ilgili hoş olmayan bir istihbarata ulaştık! Doğru olduğunu söylemiyorum ama bu istihbaratın doğru olup olmadığını anlayana kadar anneni tecritte tutmak zorundayım!”
“Ne istihbaratı?”
“Annenin asilerle iş birliği yaptığına dair bir istihbarat!”
“Ne, saçmalamayın? Onlar babamı öldürdü! Annem neden?” derken Albız Yeki’nin surat ifadesinden neler olduğunu bir anda sezen Tansu durdu, “Yani siz şimdi annemin?”
“Ah baban kadar zeki bir kızsın ve tıpkı onun gençliğine benziyorsun. Maalesef anladığın gibi!” dedi Albız sakin sakin.
“Hayır bu mümkün olamaz!”
“Bence de olamaz ama bu kadar ciddi bir suçlamayı yok sayamam öyle değil mi? Sana söz veriyorum annenin masumiyetini kanıtlamak için elimden geleni yapacağım!”
“Buna inanamıyorum!” dedi Tansu aklı karma karışık olmuştu
“Ben de inanamıyorum ama istihbarat oldukça sağlam bir kaynaktan geldi! O yüzden sakin ol, benden başka kimseyle konuşma! Annenin tecrit altına alındığı hemen duyulacaktır. İstersen sonuç alınana kadar evde kal ve kimseyle görüşme ya da istersen benim evime gel, sana her şeyi doğrudan anlatırım!”
“Hayır!” dedi Tansu çaresizce, “Ben burada Ava ile kalırım! Lütfen ama lütfen beni habersiz bırakmayın! Onunla konuşabilir miyim?”
“Hayır maalesef bu mümkün değil küçüğüm! İstihbarat doğrulanana kadar içeriğini kimse bilmeyecek sana sadece bunu garanti edebilirim!”
“Doğrulanana kadar mı?”
“Söylediğim gibi çok sağlam ve güvenilir bir kaynaktan geliyor. İnanmak istemesem de insanlarımızın güvenliğini her şeyden önde tutmak zorundayım!”
“Peki? Peki ya doğruysa ne olacak?”
“Seni korumak için elimden geleni yapacağım! Benden haber bekle!” dedi Albız ve hızlıca oturduğu yerden kalkıp, Tansu’nun başka bir şey söylemesine fırsat bırakmadan çıkıp gitti.
“Ava başımıza neler geliyor böyle?” diyerek oturduğu yere yığılıp kaldı Tansu, “Bu doğru olamaz! Annem asla böyle bir şey yapmaz!”
“Asla yapmaz!” dedi Ava da onu onaylayarak, “Haber beklemeliyiz!”
Albız Yeki’nin verdiği söze rağmen ertesi gün sabahtan başlayarak tüm haber kaynakları ülkenin yetiştirdiği en değerli bilim insanının katilinin hainlerle ortaklık yapan karısı olabileceği anonsu ile çalkalanıyordu. Tansu bütün gece uyuyamadığı için Ava ona haberi dinlettiğinde hâlâ ayaktaydı.
“Neler oluyor?” diyerek hemen Albız Yeki’ye ulaşmaya çalıştı ama sekreter, yayılan haberden sonra telefonların durmadığını ve Albız Yeki’nin başkanın yanına gittiğini söyledi.
“Gelir gelmez beni arasın! Lütfen!” dedi Tansu yalvarır bir sesle.
Haber kaynaklarının anonsları, Ertim Kağan’ın tecrit laboratuvarında da yankılanıyordu.
“Bundan bir yıl önce asiler tarafından hain bir pusuya düşürülen ülkemizin değerli bilim insanı Ertem Kağan’ın ölümü ile ilgili yeni ulaşılan bilgiler var. Profesörün öldürülmesinde hainlerle iş birliği yaptığı iddia edilen karısının da parmağı olduğu iddia ediliyor. Resmi kaynaklardan henüz bir açıklama yapılmamış olsa da, haber kaynaklarına ulaştırılan bilgiler Bengi Kağan’ın dünden beri özel bir tecrit altına alındığını söylüyor! Hainlerle iş birliği yapanların cezası açık! Yeni gelişmeleri duyurmaya devam edeceğiz!”
“Özür dilerim Bengi!” diye mırıldandı Ertim Kağan, “Umarım seni en kısa zamanda bulurlar!”
Bu arada evde Tansu’nun stres seviyesi çok yükseldiği için Ava ona bir sakinleştirici solüsyon içirmek zorunda kalmıştı.
İletişim kanallarından sürekli birileri ulaşmaya çalışıyor ve sesli mesajlar bırakıyorlardı. Ava Tansu’nun sinirleri daha fazla bozulmasın diye Albız Yeki haricindeki tüm iletişim kanallarını sessize aldı.
Albız Yeki’nin, Tansu’yu araması ancak bir kaç saat sonra oldu, “Çok üzgünüm!” dedi açar açmaz, “Haber kaynaklarının bu bilgiye nasıl ulaştığını inan bilmiyorum. Bu işin içinde bir iş var ama mutlaka çözeceğiz!”
“Korkuyorum!” dedi Tansu, “İşler hiç iyi gitmiyor! Şimdi herkes annemi hain sanıyor! Oysa daha doğrulanmadı bile!”
“Biliyorum canım o yüzden elimi çabuk tutacağım, lütfen sadece benimle iletişimde ol tamam mı? Hiç kimseyle ama hiç kimseyle görüşüp konuşma! Sorunlar büyürse seni aldıracağım!”
“Tamam!” dedi Tansu, “sorunlar büyürse”nin anlamının annesinin hain olduğu doğrulanırsa demek olduğunu biliyordu.
Albız Yeki planın devamını Başkan’a onaylatmıştı, başka kimse ile görüşmeden doğruca Ertim beyin yanına gitti ve kızı ile yaptığı tüm konuşmaları ona dinletti. Ertim bey kızının yaşadığı hayal kırıklığı, korku ve endişeyi ses tonundan anlayabiliyordu.
“Sen gerçekten çok acımazsızsın!” dedi tükürür gibi, “Onu çocukluğundan beri tanıyorsun! Bunları yaşamasına nasıl izin verebiliyorsun?”
“Bunları ona sen yaşatıyorsun babacık!” dedi Albız Yeki iğrenç bir ses tonuyla, “Bana istediğimi verirsen, karına birilerinin komplo kurduğunu ve masum olduğunu açıklayacağım!”
“O zaten masum, ben ölmedim öyle değil mi?”
“Senin ölmediğini karın bile bilmiyor Ertim, sen gerçekten o laboratuvarda aklını mı kaçırdın? Şüphelenmeye başladım!”
“Bence sen aklını kaçırmışsın! Karımı ve kızımı rahat bırak!”
“Bu sefer süre falan yok!” dedi Albız Yeki tehditkâr sesiyle, “Konuşacak mısın?”
“Sana anlatacak hiç bir şeyim yok!”
Albız Yeki onun karısı ve kızı tehlikedeyken bile nasıl olup da bu kadar inat edebildiğini anlayamıyordu. Gözlerini kısıp ona baktı, “Artık blöf yapacak çizgiyi geçtin biliyorsun değil mi?” dedi tıslayarak.
“Ben blöf falan yapmıyorum!”
“Karın vatan haini olacak ve kızın hayatı boyu bu damgayla yaşayıp, bunun acısını çekecek!”
“Yapabileceklerin bu kadar değil mi?” dedi Ertim bey, “Karımı vatan haini ilan ettikten sonra elinde bir kız olacak mı?”
“Kızın olacak sersem herif! Neyin peşindesin sen?” diyerek çıkıp gitti.
“Kesin delirmiş!” diyordu kendi kendine yürürken, “Bunun başka açıklaması olamaz!”
“Agora lütfen onu kurtar!” diyordu içinden Ertim bey sürekli, “Lütfen geç kalma!”
Albız Beki’nin el altından haber kaynaklarına ulaştırdığı bilgi, asiler tarafından da duyulmuştu.
“Bu Ertim’in hayatta olduğunu gösterir!” dedi Agora Adal, “Onu konuşturmak için ailesini kullanıyorlar!”
“Ne yapacağız baba?” dedi Arkın
“Onu kurtarmak zorundayız, madem asilerle iş birliği yaptığı söyleniyor, o halde asiler olarak onu kurtarmalıyız öyle değil mi?”
“Bu çok tehlikeli!” dedi adamlarından biri, “Belki de bizi oraya çekmek için bir tuzak kuruyorlardır!”
“Kadının bizimle bir ilgisi olmadığını onlar da biliyorlar, Ertim’in bile ilgisini çözemediler henüz!” dedi Agora, “Ertim’in karısının suçlu olduğu henüz kesin değil, o zamana kadar biz planlarımızı yapmış oluruz. Geri adım atarlarsa da hiç harekete geçmeyiz!”
“Tamam!” dedi Arkın, “Hızlı kaykaylara ihtiyacımız olacak!”
Ertim Kağan asilerin hızlı hareket edebilmeleri için iki ayaklarını üstlerine koyacakları ve ceplerinde taşıyabilecekleri kadar küçük kaykaylar icat etmişti. Bu kaykaylar altına aldığı havanın gücüyle yere değmeden ve çok hızlı şekilde ilerliyordu. Son hıza ayarlandığında hızla rakete değip fırlayan bir pinpon topu kadar görünmez oluyorlar, kameralara yakalansalar bile görüntüler hiç bir işe yaramıyordu. Bu kaykaylar aynı zamanda etraftaki manyetik alanları da dalgalandırdığından, cihazların tamamında geçici bozulmalar yaşanıyor, sinyaller güvenlik güçlerini yanıltıyordu. Ancak sayılı üretebildikleri bu kaykaylardan on tane vardı ve bu hızda o küçük parçaların üzerinde durabilmek için denge çok çok önemliydi. Kardeşinin daha da geliştirdiği bu kaykaylara en iyi binebilen kişi de Arkın Adal’dı.
“Çok kalabalık gidemezsiniz!” dedi babası, “Ayrıca onu taşımanız gerekecek!”
“Sorun değil!” dedi Arkın, “Yeter ki zamanında içeri girebilelim”
(devam edecek)