Gönül Bağı – Bölüm 17

“Ah tatlım! İnan ben bunu yapacaklarını hiç ummuyordum. Arkadaşımın seni değerlendirebilmesi için hakkında bildiğim her şeyi anlatmak istedim ama yanlış anlamış herhalde! Neyse için rahat olsun eğitim de aldın başka yerler mutlaka çıkacaktır. Aklımdasın!” dedi eltisi göz kırparak, Efsun da sahte sahte gülümsedi.

Yine başladığı yere dönmüştü. Yaşanan olay herkese göre talihsizlikti ama önemsenecek kadar da değildi. Onun feveran etmesini beklediklerini yüzlerindeki ifadeden okuyabiliyordu artık. Sessizce içinde yaşıyordu fırtınasını ama bu onu eskisinden de daha çok yoruyordu. En azından bu defa kendi evinin huzurunu bozmadan atlatabilmişti olanları. İçini bastıramamış olsa da zamanla onu da yapacaktı.

“Olsun!” dedi annesi, “Bak bu işten de bir şey öğrendin, şimdi bu aldığın eğitimle başka yerde hastabakıcılık işi bulabilir ve hemşire olma hayaline orada devam edebilirsin. İlla tanıdık yer olması şart mı? Zaten torpille olayım derdinde değildin ki sen. Çalışır yine yaparsın!”

Annesi de olmasa Efsun’un içini rahatlatacak başka kimse yoktu. Onun sakin ve güzel sözlerini dinleyip, göğsüne kendini bırakınca bütün sıkıntısı dağılıp gitti. Öyle ya, insan gerilince sadece gerildiği yerden bakabiliyordu olaylara. Oysa annesi iki cümleyle bütün rengi değiştirmişti.

“İyi ki benim annemsin!” dedi ayrılırken Zarife’ye, “O da sen de iyi ki benim kızımsın!” diyerek kokladı kızını yolladı evine.

Efsun hastabakıcılık işi için araştırma yapmaya başladı bu kez, henüz tecrübesi olmadığı için büyük yerler yerine tecrübe edebileceği küçük yerlere başvurularda bulunmaya başladı. Sonunda evlerine çok yakın olmasa da bir semt polikliniğinden başvurusu kabul görünce o kadar sevindi ki hemen telefon açıp kocasına söyledi.

İbrahim karısının bir yerlere başvurularda bulunduğunu biliyordu ama kabul edildiğinin coşkusunu karısı gibi yaşayamadı. Efsun iş yerinde olduğu için onun daha temkinli konuştuğunu düşündüğü için bu tepkisizliğin üzerinde durmadı. Arayıp annesine söyledi ve ikisi birden epeyce sohbet ettiler. Akşam İbrahim biraz geciktiği için Efsun ondan önce geçti kayınvalidesine ve kocasını da diğerleri ile birlikte orada görebildi.

Çorbalar servis edildikten sonra kocasının da onu destekleyeceğini umarak “Bu gün bir poliklinikten başvuruma olumlu cevap geldi!” dedi mutlulukla. Uzun zamandır beklediği bir şeyi kendi başına başardığı için o kadar mutlu olmuştu ki, o güne değin dengede tuttuğu kalkanları unutup, mutluluğunu paylaşma ihtiyacı hissetmişti.

Herkes yüzünü ona dönüp, sahte bir gülümseme takındığı sırada doktor olan eltisi “İnsan sağlığı önemli bir konudur!” dedi gözlerini açarak. Efsun bundan ne anlaması gerektiğini kavrayamadığı için “Evet elbette öyle!” diyerek onayladı.

“Yengemin bulduğu yerde başarılı olmadığın için kabul edilmedin!” dedi İbrahim sanki masada bir tek Efsun varmış gibi.

“Tecrübeli olmadığım için!” diye düzeltti Efsun, hayal kırıklığına uğramış bir sesle.

“Canım!” dedi eltisi yine araya girip, “Aslında başarılı olmadığın için ama sen üzülmeyesin diye öyle diyememişler!”

“Ne?” dedi Efsun şaşkın şaşkın.

“Yengem sen üzüldün diye arkadaşını arayıp konuşmuş sonra ama adam senin tecrübenin değil başarısız olman ve gelecek üst düzey hastalarla ilgilenecek görgüye sahip olmadığını söylemiş!” dedi İbrahim, gözünü çorbasından ayırmıyordu konuşurken.

Efsun beyninden vurulmuşa dönmüş, ne diyeceğini şaşırmıştı bir anda, “Ne demek istiyorsunuz?” dedi ama arık duyguları kontrolden çıkmıştı çoktan.

“İnsan sağlığı önemli bir konudur!” dedi eltisi tekrar, “Bence başka bir iş düşünsen daha iyi olur! Sonra üzülmeni hiç birimiz istemeyiz!”

“Yeterli görgü insan sağlığı için önemli değil mi?” dedi Efsun dişlerinin arasından, ne yazık ki yine tetiklenmişti aynı yerden.

“Yine mi aynı konular!” dedi Kerime hanım sıkıntılı bir sesle, “Kızım sen bunu hiç aşamayacak mısın?”

“Hayır!” dedi Efsun yine ayağa kalkarak ama artık ağlıyordu sinirinden, “Sizin ailenize layık bir gelin olamadığım için üzgünüm!”

“Efsun!” dedi İbrahim yine onun çıkıp gideceğini anlamıştı.

Efsun dönüp kayınpederine baktı, “Masanızdan böyle kalktığım için üzgünüm, malum yeterli görgüm yok bu konuda. Olan görgümü de, kendimi de alıp gidiyorum hayatınızdan artık! Ne haliniz varsa görün!” dedi ve kucağına serdiği peçeteyi masaya fırlatıp, kapıya yöneldi yine.

“O kapıdan çıkarsan bir daha geri gelemezsin!” dedi İbrahim arkasından.

En çok da onun sözleri ve tavrı yaralıyordu Efsun’u, o kollarında huzur bulduğu, görünce kalbini çarptıran adamdı bunları söyleyen. Göz yaşları o kadar hızlı akıyordu ki, bir kaç saniye durdu ama ne cevap verdi, ne de arkasına dönüp baktı. Yürümeye devam etti.

“Git durdur karını!” dedi Kerime hanım oğluna.

İbrahim ok gibi fırladı masadan ve yetişti Efsun’a, “Efsun şaka yapmıyorum!” dedi onu kolundan yakalayıp, sert bir şekilde çevirdi kendine.

“Bırak kolumu!” dedi Efsun, “Ben de şaka yapmıyorum!”

İbrahim onun korkusuzca bakan gözlerini fark edince, ne diyeceğini toparlamak için durdu bir süre “Sahip olduğun her şeyi bırakabilecek misin?” dedi sonra alay eder gibi.

“Sahip olduğum tek şeyin senin aşkın olduğunu sanıyordum ama beni o kadar çok hayal kırıklığına uğratıyorsun ki artık yeter!” diye hıçkırdı Efsun.

“Ah ne drama!” dedi eltilerinden biri.

Efsun hışımla kolunu kurtardı kocasından ve kapıya döndü yine.

“Evde konuşacağız!” dedi İbrahim sert sert.

Efsun kapıyı açıp çıktı dışarı ve doğruca eve gidip, dolaptan çıkardığı küçük çantaya bir kaç eşya doldurmaya başladı. Sürekli küçümsendiği bu evde kalmak istemiyordu daha fazla.

“Görgüm yetmiyormuş!” diye söyleniyordu bir yandan da.

Nurullah bey “Git şu karına terbiye ver biraz!” dediği için İbrahim masaya dönememiş, kapıyı da açık bırakıp gelmişti Efsun’un peşinden. Onu çanta hazırlarken görünce, “O büyük oynuyorsun?” dedi yine alaycı bir sesle.

“Gidiyorum ben!” dedi Efsun çantasını doldurmaya devam ederken.

“Yalnız o çanta ve içindekileri sana bu ailenin aldığını unutma canım!” dedi kocası.

Efsun’un yatağın üzerine düşen bluza uzanan eli dondu havada bir an için sonra gözlerinden alevler fışkırarak doğruldu, çantayı ve içindekileri kaptığı gibi fırlattı kocasının yüzüne “Allah sizi bildiği gibi yapsın! Malınız da, mülkünüz de sizin olsun!” diyerek yanından geçip, çantasını aldığı gibi çıktı evden ve koşarak attı kendini sokağa.

Öfkeden nefes bile alamıyordu artık. Kolundaki çantayı ve ayakkabıları da kocası almıştı ona. Hışımla çantanın içindekileri cebine doldurduktan sonra fırlatıp attı çantayı, ayakkabıları da fırlatacaktı ama onlara şimdilik ihtiyacı olduğu için durdu. Sinirle yürüdü hızlı hızlı, doğruca annesinin evine gidecekti. Neredeyse iki haftadır uğrayamamış, sadece telefonda konuşabilmişlerdi. Attığı her adımda yaşadığı her şey tekrar tekrar canlanıyordu zihninde. Gelin olduğu günden beri kendini psikolojik bir savaşın içinde bulmuştu ve artık dengesini koruyamayacak kadar sarsılmış hissediyordu. Elinden geleni yapmıştı, anlamaya, ayak uydurmaya çalışmıştı ama hayır! Onun evinde gördüğü, annesi ve babasından gördüğü aile olmak asla bu değildi. Hem de asla. İstemişti ki İbrahim ile anne ve babası gibi olsunlar. Evet, babasının ailesi ile ilgili tatsız pek çok şey olmuştu ama anne ve babası bunu kendi hanelerinin içine taşımamış, sırt sırta verip her engeli aşmışlardı. Peki İbrahim ne yapmıştı? İbrahim’i düşündükçe içinde bir yerlerde bir hançer kıpırdayıp, içini kanatıyordu ama biliyordu aldığı kararın doğru olduğunu attığı her adımda biliyordu. Hava iyice karardığı için sokaklarda sinirle dolaşıp durmanın bir anlamı olmadığına karar verdi. Eninde sonunda annesine gidecek ve olanları anlatacaktı. Üstelik büyük ihtimalle kendini daha iyi ve güvende hissedecekken, hırsını adımlarından almanın bir anlamı yoktu. Dönüp durağa doğru yürüdü ve annesine kapıyı açtığında onu ürkütmemek için kendini toparlamaya çalıştı.

(devam edecek)

Yorum bırakın