Böylece hiç ummadıkları kadar kolay ve az masrafla ev kurulu verdi. Komşulardan gelen iki halı, tabak çanak derken alacak bir şey kalmamıştı neredeyse.
“Çocuk bezlerinin fiyatını görünce anlayacaksınız masrafı!” diyordu Fatma, iki oğlu da daha bezden kesilmediği için en çok onlara harcıyorlardı parayı.
Hasan köye dönüp, ağabeylerinin karşısına tek başına çıkınca anladılar işlerin istedikleri gibi olmadığını. Bu defa onlar söylemeden Hasan söyledi teklifini, “Payımı verin ben çekileyim, şehre yerleşeceğim” dedi. Ağabeyler onun işi buraya kadar getirmeye cesaret edeceğini hiç düşünmedikleri için hemen cevap vermediler ve kendi aralarında konuşacaklarını söylediler Hasan’a. Sanki o aileden değilmiş gibi onun olmadığı yerde konuşmak istiyorlardı. Kızların da mal da payı olduğundan damatlar da çağrıldı aile toplantısına. Herkes, Hasan şimdi payını alıp gitse de sonradan çocuk gelip pay iddia ederse diye endişe edince, Hasan’dan parasını aldığına ve bir daha baba malından ne o, ne de varislerinin pay istemeyeceğine dair bir kağıt almaya karar verdiler. Onun sözüne itimat etmiyor olmaları Hasan’ın canını çok sıksa da sesini çıkarmayıp kabul etti. Ailesi ile arasında pamuk ipliğine bağlı kalan duyguları, bu son tavırları ile kopup gitmişti. Doğduğu büyüdüğü ailesine ait olan bu yerlerden böyle ayrılmayı hiç istemezdi ama karısı ve evladı ile mutlu olmak için bir tarafı seçmesi gerekiyordu.
Bir kaç gün içinde yasal olarak hazırlatılan kağıt parçası Hasan’a imzalatıldı.
“Sonra ağlayarak gelirsen bu kağıdı sana gösteririz ona göre!” dediler gözünü korkutmak için ama Hasan yine de vazgeçmedi.
“Başım sıkışınca arayacak bir kardeşim var çok şükür orada!” dedi içlendiğini belli ederek ama aile bunu bir meydan okuma olarak algıladı. Gitmeden taşınırlarsa evden alacaklarını planladıkları için geçen üç dört günde onları toparlayıp, paketlemişti. Mal satılmayacağı için ağabeyleri hesaplanan tutarı denkleştirip, bir ay içinde ona göndereceklerdi. Gitmeden paranın bir kısmını vermelerini istese de, burnu sürtüp geri gelsin diye vermediler. Zarife’nin ailesinin bu halini görmemesine sevinecek hâle gelmiş ama canı çok sıkılmıştı gerçekten.
“Yıllarca çalışıp paramı almadım sizden ben!” dedi ayrılmadan, “O zaman da vermediniz hakkımı! Bari elim boş gitmeyeyim, ona sayın da verin birazını!”
“Bizden yedin içmedin mi nankör?” dedi ağabeyi, “Elin çocuğu için ailene sırtını döndün, baba ocağını terk ediyorsun, özür dileyeceğin yerde bir de terbiyesizlik mi ediyorsun?”
“Peki öyle olsun!” dedi Hasan hırsla ama ağabeyine saygısızlık etmek istemediği için başka da bir şey demeden eşyaları toparlayıp ayrıldı evden. Giderken de kimseye uğrayıp veda etmedi. Yol boyunca ağaca, taşa toprağa döktü içini, onlara veda edip geldi İstanbul’a.
Zarife daha onu görür görmez anlamıştı işlerin istediği gibi gitmediğini.
“Gönderecekler parayı merak etme!” dedi karısına, “Bundan sonra orası bizim evimiz değil. Buralıyız!”
“Olsun sıkma canını!” dedi Zarife ona sarılıp bebek gibi yatırdı göğsüne, saçlarını okşayıp sakinleştirdi kocasını. Zarife’nin varlığı bile iyi geliyordu Hasan’a, köyde yanında o olmadığından huzur bulamamıştı. Eve yeni gelen eşyaları görünce çok sevindi. Mümin cebinden para harcamıştı ama köyden payı gelince ödeyecekti hemen geri. Beyaz eşyalar için de altı ay süre vermişti mal sahibi. Şimdi sıra iş bulmaya gelmişti Hasan’a. İş bulup başlayacak, gelir belgesi edinecekti ki gidip çocuğu alabilsinler.
İş bulma kısmı düşündükleri kadar çabuk hallolmasa da, bir ay geçtikten sonra sosyal hizmetleri ikna edecek kadar maaşı olan bir iş ayarlamayı başardılar. Bu arada ağabeyler Hasan’ın payını banka hesabına yatırmışlardı oyalanmadan. Zarife onların zorluk çıkarıp bekleteceklerinden endişe etse de en azından o kısım korktukları gibi olmamıştı.
Epeyce bir paraydı gelen, Mümin’in borcu ile beyaz eşyaların parasını kolaylıkla ödediler ve kalanı banka faizine yatırdılar. Hem çocuğu alırken de bankada yüklüce paraları olması avantaj olacaktı. Daha kızı eve getirmeden ikisi de sahiplenmişlerdi yüreklerinde. Zarife, Hasan’ın iş bulamadığı bir ay içinde dayanamadığı için gidip iki kez daha gördüler Efsun’u. Hasan işe girip ilk maaşını aldıktan sonra maaş belgesi ve iş yerinden aldığı yazılı kağıtla birlikte hemen gittiler yeniden. Sosyal hizmet görevlileri bir iki hafta içinde gelip evlerini kontrol edip, olumlu rapor verdikten sonra da İstanbul’a gelişlerinin dördüncü ayında kavuştular kızlarına. Efsun da o arada biraz daha büyümüş on bir aylık olmuştu. Bir yıl sosyal hizmetler gözetiminde onlarla yaşadıktan sonra hâlâ istiyorlarsa nüfuslarına geçirebileceklerdi.
Artık çevresinde olan biteni anlayan ve herkesi tanımaya başlayan Efsun ikisinin de göz bebeği olmuştu. Hasan işten gelir gelmez kızını kucağına alıyor, uyuyana kadar da Zarife’ye vermiyordu geri. Fatma’nın kayınvalidesi çocuk bakımı konusunda epeyce eğitmişti Zarife’yi. Kendi ailelerin başlarında olmayınca Mümin’in ailesini aileleri saymışlardı onlar da. Evleri uzak olmadığı için ev işini bitirince kızını alıp oraya gidiyordu Zarife, oğlanlar bir kovan arı olduğu için peşlerinde koşmaktan pek konuşamasalar da onlar da Efsun’u sevip kokluyorlardı sırayla. Ela gözlerini önce kırpıştırıp, sonra gözleri çizgi olarak gülünce, herkesin hoşuna gidiyordu. Gülerken burnunun üzerinde tatlı bir kırışıklık oluşuyordu.
“Allahın mucizesi!” diyordu Hasan ona, küçücük parmakları, daracık omuzlarının üzerindeki sevimli başını hayran hayran izliyordu sürekli.
“Çok akıllı maşallah!” diyordu Zarife, tüm gün olanları anlatıyordu kocasına akşam gelince, birbirlerine duydukları aşk eksilmeden çocuklarına da akmaya başlamışlardı aynı sevgiyle. Bir çok çocuğun sahip olamadığı mutlu ve sevgi dolu bir evde büyüyordu Efsun. Bir yıl sonra onu nüfuslarına geçirdiklerinde isterlerse adını da değiştirebileceklerini söyleseler de yapmadılar. Çocuk da onlar da alışmışlardı ismine.
Hem çocuğa, hem şehir hayatına alışmak zor olsa da karı koca birbirlerine destek olarak başardılar hepsini. Hasan bir lastik fabrikasında çalışıyordu. Çalışkanlığı ile patronlarına kendini sevdirmeyi başarmıştı. Fabrika biraz uzak olduğu için sabah erkenden çıkıp, akşama da geç vakit ancak gelebiliyordu ama o kadar mutlu ve huzurluydu ki hiç şikayet etmiyordu bundan. İzin günlerinde Mümin onları arabayla pikniğe götürüyordu. Artık herkes Emin’in de evlenmesi gerektiği konusunda hem fikirdi. Bütün piknik boyunca, kız önerileri dinleyen Emin onların çenelerinden kurtulmak için ikizlerle oynuyordu.
“Rahat etmek için kızdırıyoruz Emin’i!” diye gülüyordu Fatma sonra, annesi yanlarında da olsa, iki ufak oğlanla kocası ile eskisi gibi yanana bile oturamıyorlardı artık.
Efsun çok sakin bir çocuktu, Zarife ile Hasan’ın arasında eline verilen herhangi bir şeyle oyalanarak uzun uzun oturabiliyor, huzurlu bir şekilde de tüm gece uyuyordu.
İkizlerin ilk okula başlayacakları sene, Mümin’in memleketteki babası hastalanınca oraya gitmeye karar verdi karı koca. İstanbul’da iki çocuk okutmak zaten meseleydi. Babası Karamürsel’de yaşıyordu annesiyle, ikisi de yaşlanmışlardı artık. Emin’in buradaki işi iyiydi, bekar olduğu için de geçim sorunu yaşamıyordu. Fatma’nın annesi de yıllardır İstanbul’da olmaktan bıkmıştı artık, o da kendi köyüne dönmek istiyordu. Çocuklar devlet okuluna gidecekleri ve daha küçük oldukları için Mümin’in babasının evinde yaşasalar, masrafları da çok azalacak, hiç değilse kenara biraz para ayırabileceklerdi. Kız kardeşleri evlenip yurt dışına gitmişti. Ailenin yanında duracak şimdilik en uygun Mümin ile karısıydı.
Hasan ve Zarife aileleri saydıkları dostlarından ayrılmak istemeseler de yapacak bir şey olmadığı için üzülerek vedalaştılar onlarla. Mümin’ler evlerini bir ayın içinde toparlayıp taşındılar Karamürsel’e.
(devam edecek)