Gönül bağı – Bölüm 1

Yukarıtepe köyünün gelmiş geçmiş en büyük aşıklarıydı Zarife ile Hasan. Birbirlerine çocukluklarından beri aşıklardı. Zaten yirmi hane olan köyün içinde çoğunlukla birbirlerinden kız alıp verdikleri için herkes akraba sayılırdı. Hasan’ın Zarife’ye olan aşkını tüm köy bilirdi. Daha ilkokula giderlerken bile Hasan, Zarife’nin ayağına taş takılsa, taşa kafa tutardı. Sonunda on sekiz yaşına geldiğinde en büyük ağabeyinden Zarife’yi istemesini talep edince kimse karşı çıkmadı. Zarife’yi istedikten sonra Hasan hemen askere yazıldı. Evlendikten sonra karısını bırakıp gitmek istemiyordu. Döner dönmez de hazırlıklar başladı.

Yıllardır herkesin evleneceklerinden emin olduğu bu güzel çocuklar ilçede kıyılan nikahın akşamında yapılan güzel bir köy düğünü ile dünya evine girdiler. Hasan evin en küçüğüydü. Babaları Haşmet beyin dört tarlası, epeyce de büyük baş hayvanı vardı. Hasan dahil, bütün kardeşler el ele çalışır, her sene güzel ürünler alır kazanılan para da kaç hane varsa paylaşılırdı. Hasan ile en küçük ağabeyi Metin’in arasında sekiz yaş vardı. Metin doğduktan sonra köye gelen ana sağlık memurları doğum kontrolü hakkında bilinçlendirme yaptıktan sonra köyde doğumlar azalmıştı. Herkes beşten fazlasına gerek olmadığında hem fikir olduğundan, beşinci çocuktan sonra korunmaya başlıyorlardı. Köy yerinde ne kadar çok çalışacak adam olursa o kadar iyi oluyordu. Tüm işler beden işiydi. Dışarıdan para ile tutulan adamlarla olmuyordu her zaman. Güvenilir, aileden birilerinin mutlaka işlerin başında veya içinde olması gerekiyordu. Hasan sekiz yıl sonra kazara olduğundan o büyüyüp evlenene kadar sekiz kardeşinin sekizi de evlenmişti. Yıllardır Hasan baba evinde olduğundan o da herkes kadar çalışsa da ona ayrı bir pay verilmiyor, Hasan’da bunu hiç umursamıyordu. Nasılsa emek de ailenindi, kazanç da, aç ya da açıkta kalacak değildi. Zarife ile evlenip kendi evini açında aile meclisi toplanıp, Hasan’ın da payının ayrılmasına karar verdi ama o zamana olan hakkından bahseden olmadı.

Anne ve babaları Hasan daha altı yaşındayken bir düğüne giderken devrilen traktörde hayatlarını kaybettiği için Hasan o zamana kadar tek başına yaşıyordu. Anne ve babası ölünce, en küçük ağabeyi Metin ona sahip çıkmış, Hasan on beşine gelince, yengesine yük olmamak için geri baba evine gelmişti. Yengeleri kendilerine hazırladıkları yazlık kışlık ne varsa ona da verdikleri için bir şeye ihtiyacı olmuyordu.

Zarife’de, Hasan gibi çok çocuklu bir aileden geliyordu ama onların durumu Hasan’ın ailesi gibi iyi olmadığından çeyizinde bir sandık el işi dışında bir şey getirememişti. Köyde başlık parası adeti olmasa da Hasan’ın ailesi, kızın ailesine jest olsun diye Zarife’yi alırken iki tane inek hediye etmişlerdi.

Ne Hasan ne de Zarife mal mülk düşkünü değillerdi. Onlar için varsa yoksa birbirleriydi. Gerekirse bir kuru ekmeği bölüşüp yerler, gerekirse yamalı kıyafetlerle gezerlerdi. Ağabeyleri Hasan’ın payını vermeye başlayınca, ileride olacak çocukları için parayı biriktirmeye başladılar.

Zarife köyün her gelini gibi ilk geceden hamile kalmayınca, yengeleri ikisinin anlaşıp korunmaya başladığını konuşmaya başladılar. Olur ya gözleri aşktan kör olmuş iki aklı evvel belki aralarına bir çocuk bile istemiyorlardı.

“Olur mu?” dedi Hasan ağabeyleri sorunca, “İkimizin de tek hayali boy boy çocuklarımızın olması!”

“E niye olmuyor o zaman?”

“Allah’ın işine karışılmaz!” diyordu Hasan cevap olarak.

Evlenmelerinin üzerinden bir yıl geçince bu sefer bütün köy merak etmeye başladı neden çocukları olmadığını. Her yerde iç içe olduklarından, sorulardan ve meraklardan kaçacak yerleri yoktu. Başlarda ikisi de gülüp geçerlerken bir yılın sonunda onlar da merak etmeye başlamışlardı neden olmadığını. Sonunda en büyük ağabeyi Hasan’ı karşısına alıp, karısını bir doktora götürmesini söyledi. Onların her birinin dörder beşer çocukları olduğuna göre, çocuğu olmayan Zarife olmalıydı.

Hasan ağabeyinin yersiz sözlerini hiç kafasına takmadı ama ikisinin de gidip muayene olmaları gerektiğine ikna oldu. Zarife’de sevdiği adama bir çocuk veremediği için kendini iyice kötü hissetmeye başlamıştı. Hasan çekinerek doktora gitmeyi önerince göz yaşlarını tutamadı.

“Ben de sana diyecektim ne zamandır ama kırılırsın diye diyemiyordum!” diyerek sarıldı kocasına.

Hasan’da her zaman bir papatya gibi narin ve zarif olduğunu düşündüğü karısına sarıldı sıkıca, sonra onu geri çekip gözlerine baktı, “Bak! Olur da doktor çocuğunuz olmuyor derse, senden benden o hiç fark etmez! Üzülmek yok tamam mı?”

“Allah korusun!” dedi Zarife, “Yüce Allah dualarımızı biliyor, elbet vardır bir çaresi!”

Bir kaç gün sonra Zarife ve Hasan ilçedeki devlet hastanesine gittiler ve Hasan’ın bebekliğinde geçirdiği bir hastalık yüzünden çocukları olamayacağını öğrenince de çok üzüldüler.

“Olsun!” dedi Zarife kocasının dolu dolu olan gözlerine bakarak, “Demek ki birbirimize sahip çıkacağız! Hep istediğimiz gibi evlendik, karı kocayız çok şükür! “

“Çok şükür!” dedi Hasan ama çok içine dert etti bu meseleyi. Üzüldüğü çocuk sahibi olamıyor olması değil, Zarife’nin hayallerini gerçekleştiremeyecek olmasıydı. Zarife onunla olmak için çocukları olması gerekmediğine ikna etmek için diller dökse de, Hasan’ın içinde hep bir burukluk kaldı. Böyle bir şeyi ailelerinden saklayamayacakları için haberi aldıktan bir kaç gün sonra söylediler ve böylece köyün kalanı da aşıkların çocukları olamayacağını öğrenmiş oldu.

Tüm köyün Hasan’ın baba olamayacağını öğrenmesinin ardından çok bilenler akıl yürütmeye, her gördükleri yerde Hasan’a tavsiyeler vermeye başladılar. Zarife’yi çok sevse de, bir kuma alabilir ondan çocuk sahibi olabilirdi. İki kadın güzel güzel büyütürlerdi çocukları. Böylece Zarife’de çocuk hasreti çekmezdi. Hasan başta öncekiler gibi bu sözleri de duymaza gelse de, zamanla artık bunalmaya başladı. İşgüzar kadınlar kocaları Hasan’ı bunaltırken, Zarife’nin de kulağına aynı hikayeyi üflediler. Hasan kuma getirirdi ama Zarife’den çekiniyordu muhakkak. Kocasının çocuksuz kalmasına gönlü razı mıydı Zarife’nin. Her zaman nikahlı eş, evin hanımı olacaktı, Hasan’ı ikna edip kuma aldırması lazımdı.

Aileye de köylülere de çocuk sahibi olanın kim olduğunu söylemedikleri için herkes Zarife’nin çocuğu olmadığını sanıyordu.

“Söyleme!” demişti Zarife köylünün huyunu bildiği için. Bir erkek için kısır olmak, kadının kısır olmasından daha vahim bir şeydi, “Bırak benden bilsinler, eğer beni seviyorsan sakın gerçeği söyleme!”

Baskılar Hasan’ın canına tak edince, karısına söz verdiği halde “Ben karıma kuma getirmem, çocuğu olmayan benim! İstese o beni boşar!” demeye başladı.

Ağabeyleri bu sözleri duyup, kulağını çekseler de her zaman ki gibi kendi bildiğine devam etmekten geri durmadı. Hasan istediği kadar açıklasın, köylü yine de bir kuma gelmesinin şart olduğunu düşünüyordu. Geleneklerimizin bir parçası olan kuma olayına bu kadar karşı çıkacak bir şey yoktu. Zarife’nin değerinden bir şey eksilecek değildi. Komşu köylerde ailesi fakir ya da öksüz, yetim kalmış bir sürü kız vardı. Hem bir kıza sahip çıkmış olurlar, hem de hep istedikleri gibi evleri çocuk sesiyle dolardı.

Hasan gerçeği açıkladığı halde köylünün baskısı kesilmeyince bu defa Zarife’de isterse kuma getirebileceğini söylemeye başladı.

“Zarife bari sen başlama!” diyordu Hasan, “Bu insanlar kapımızın dışındalar, ben seninle çok mutluyum. Kaderimde baba olmak yoksa buna da razıyım!”

“Ah Hasanım!” diyordu Zarife, “El alemin ağzı torba değil ki büzesin. Biliyorum ki en çok da ağabeylerin sıkıştırıyor seni!”

“Ne yaparlarsa yapsınlar hiç umurum değil, sen bir yana bütün köy bir yana benim için. Sakın bir daha gelip de bana kuma deme! Bari sen deme! Gözünü seveyim!”

“Tamam!” dedi Zarife’de çaresizce, herkese kulak tıkayıp, yaşamak zorundalardı böyle.

(devam edecek)

Yorum bırakın