Leyla kafedeki buluşma öncesi çok gergin bir gece geçirmişti, sabahın ilk ışıkları ile kalkıp, Gaye’nin odasına girdi. Ablasının gözleri kapalıydı. Onun yanına uzandı ve yapacakları için ondan özür diledi.
“Kendimden de diliyorum!” dedi sonra gözleri dolarak, “Başka çarem olsa inan bunların hiç birine boyun eğmezdim ama başaracağıma inanmak zorundayım. Hepimizi kurtarabilmek için payıma düşen buysa nereye kaçabilirim öyle değil mi?”
Sonra kalkıp, mutfağa gitti, Aliye hanım ve Hasan’a kahvaltı hazırladı nedensizce, kendisi de bir kaç şey atıştırdıktan sonra çıkacaktı ki, mutfakta sesler duyan Aliye hanım kalkıp yanına geldi.
“Leyla kızım iyi misin, çok erken kalkmışsın!”
“Uyuyamadım Aliye teyze!”
“Şöyle rahatça başımızı yastığa koyup uyumayı unutturdu bize bu olanlar.”
“Maalesef!” dedi Leyla elindeki bardaktan bir yudum alıp, “İnşallah halledeceğim, akşam beni merak etme!”
“Leyla söylemiyorsun ama canını çok sıkan bir şeye bulaştığını anlamak zor değil. Kızım bak elimizde aklı başında bir sen varsın. Gözünü seveyim kendini tehlikeye atıp da bizi başı boş bırakma!”
Leyla’nın dudakları titredi, “Aklı başında olmaya değil cesarete ihtiyacımız var!” dedi yutkunarak, sonra bardağı bitirmeden masaya bırakıp çıktı mutfaktan. Biraz sonra da dış kapının kapanma sesi duyuldu.
“Allaha emanet!” diye mırıldandı Aliye hanım, sonra geçti odasına.
Seyhan’ın kafeye gelmesini söylediği saat ile işten çıktığı saat arasında ortalama kırk beş dakika vardı. Bir kaç gün önce kaybolup vakit kaybetmemek için gidip kafenin yerini görmüştü. İşten çıkıp otobüs durağına gitti. Çıkmadan üzerini Seyhan’ın son görüştüklerinde ona verdiği kıyafetlerle değiştirmişti. İş yerinin tuvaletinde kendine bakınca, Seyhan’a bakıyormuş gibi olmaktan hiç hoşlanmadığından hemen toparlanıp çıktı. Kafenin on dakika uzağında olan durakta indiğinde kapüşonu iyice kafasının üzerine doğru çekti. Oralarda dolaşırken bile hiç bir kameranın onun yüzünü çekmemesi gerekiyordu. Seyhan ve Hatice yaklaşık on beş dakika önce kafeye gelmişler, bir şeyler sipariş etmişlerdi. Seyhan göz ucuyla dükkanın dışını tarayıp, Leyla’nın gelip gelmediğini kontrol ediyordu. Hatice de tembihli olduğundan sürekli havadan sudan, aklına ne gelirse saçma sapan anlatıyordu. Bir gece önde birlikte bütün planı gözden geçirdikleri için soygundan hiç bahsetmemeleri gerekti.
Leyla kolundaki saate bakıp, vakit geldiğini anlayınca, başını önüne eğip kafeden içeri girdi. Seyhan tuvaletin yerini daha önce ona tarif ettiğinden hiç duraksamadan tuvalete girdi. Bir kaç dakika sonra Seyhan da yerinden kalktı ve tuvalete gitti. Leyla’nın ayaklarının göründüğü kabinin kapısını tıklattı ve kapı açılır açılmaz içeri girip klozetin üzerine çıktı. İkisi hızla üzerlerindeki değişince, kapıdan önce Seyhan çıktı. Şanslarına tuvalete giren çıkan olmamıştı. Leyla’da biraz oyalandıktan sonra ellerini yıkadı ve Seyhan ona hızlıca az önce Hatice ile çektikleri fotoğrafı gösterip, masanın yerini tarif ettiği için çıkıp az önce kalkan oymuş gibi Hatice’nin karşısına oturdu.
Hatice, Leyla’yı ilk kez görüyordu. Seyhan’a olan benzerliği görünce az kalsın ondan bahsedecekti ama toparlanıp, çocukluğundan, ondan bundan anlatmaya devam etti. Leyla da dikkatini ona vermiş gibi yaparak başını sallıyor ve Seyhan’ın yemeğe başladığı tabaktan devam ediyordu.
Seyhan çoktan kafeden çıkmış, karanlıkta kaybolmuştu. Bir kaç sokak yürüdükten sonra paraları koymak için yanında götüreceği iki büyük valiz çantayı bıraktığı yerden alıp, bir taksi çevirdi ve Hatice’nin çalıştığı evin yakınlarında bir yerde indi. Leyla’nın gelirken giydiği kapüşonlu kıyafet şimdi ondan olduğu için yüzünü iyice gizlemişti. Sokağı kontrol edip, bahçe duvarına yaklaştı ve Hatice’nin tarif ettiği yeri bulup, üzerinden boş çantalarla kolayca bahçeye atladı. Bir maymun kadar çevik olduğu için bu tür hareketlerde hiç zorlanmıyordu. Gözlerini kısıp evi dinledi. Üst kattaki odanın ışığı yanmıştı, bu da yaşlı kadının akşam rutinine geçtiğini gösteriyordu. Yavaşça eve yaklaştı ve örtünün olduğu kamerayı görünce hangi pencereden gireceğinden emin oldu. Sonradan Hatice’den şüphelenilmesin diye Hatice pencereleri kapalı bırakıp çıkmıştı ama açmak Seyhan için sorun olmazdı.
Beş dakika olmadan eve girmişti bile. Sokak lambalarının içeri vuran ışığına gözleri alışıp da nesneleri seçmeye başlayana kadar kıpırdamadan bekledi. Gizli kapının olduğu duvar tam karşısında duruyordu ve üzerinde Hatice’nin tarif ettiği o koca tablo asılıydı. Bulunduğu yerden oraya giderken ayağının takılacağı bir şeyler olup olmadığını kontrol etti gözlerini kısarak. Cebinde feneri olmasına karşılık mecbur kalmadıkça açmayı düşünmüyordu.
Gülistan hanım, Hatice onu odasına çıkarıp, gittikten sonra her zaman yaptığı gibi biraz televizyon izliyordu. Televizyondaki her saçmalık uykusunu getirdiği için esnemeye başlayana kadar hiç bir şeye odaklanmadan kanal kanal geziyor, sonra baş ucundaki kitabı alıp bir kaç sayfa okumadan derin bir uykuya dalıyordu. Seyhan içeri girdiğinde henüz televizyonu kapatmamıştı. Seyhan yukarıdaki rutini bilmiyordu ama televizyonun sesini duyunca, yapma olasılığı olan gürültüleri saklayacağına sevindi. Sessizce duvara doğru yürüdü. Gerçekten Hatice söylemese bu duvarda bir kapı olabileceği hiç aklına gelmezdi. Tablonun çerçevesinin altında elini gezdirerek, Hatice’nin bahsettiği mekanizmayı bulmaya çalıştı ama düz çerçevenin altında parmaklarının hissettiği bir düğme veya başka bir şey bulamadı. Hatice sadece uzaktan yapılanları görebilmişti, o yüzden kapının tam olarak nasıl açıldığını bilmiyordu ama tabloya dokunduktan sonra açıldığından emindi. Altta bir şey bulamayınca, iyice yaklaştı ve tüm etrafını eliyle yokladı. Herhangi bir şey yoktu ve duvarda dokunmaları ile açılmamıştı. Tabloyu düşürmemek için yanlarından sıkıca kavradıktan sonra hafifçe sağa sola oynattı ve kapının mekanizmasının harekete geçtiğini gösteren küçük tıkırtıları duydu. Hafifçe aralanan kapıyı parmakları ile kavrayıp açınca, asıl kasanın kapısı ile yüz yüze geldi ve gözleri parladı. İşte şimdi ustalık zamanıydı. Sırtındaki çantayı yere indirdi. Kasaya ürküp kaçmasını istemiyormuş gibi sessizce yanaştı ve yanağını kapısına dayadı. O kasanın kilidine konsantre olurken, Gülistan hanım da sıkılmış ve televizyonu kapatmıştı.
Üst kattan gelen sesin kesilmesi Seyhan’ın daha sessiz olmasını gerektirse de, kasanın mekanizmasını daha rahat dinleyeceği için sevindi. İlk üç rakamı çoktan bulmuştu bile. Gülistan hanım televizyonu kapatıp kitabını eline aldığında esnemekten gözleri yaşarmaya başlamıştı bile. Gözlüklerini takmadan mendili ile gözlerini kuruladı ve sırtını dayadığı yastığını hafifçe kaydırarak, kaldığı sayfayı açtı. Kitap polisiye bir romandı. Aslında uyumadan önce heyecan duyacağı şeyler yerine sıkılıp uykusunu getireceği şeyleri okurdu. Kitap okumayı çok sevdiği için okuma listesindeki kitapları gündüz okur, akşamları da ağır dilli can sıkıcı kitapları tercih ederdi. Elindeki kitabı tüm öğleden sonra okumuş ama gözleri çok yorulduğu için bırakmak zorunda kalmıştı. Kalan yirmi sayfada ne olacağını çok merak ettiğinden bir istisna yaparak onu yatak odasına çıkarmış önce kalan yirmi sayfayı, sonra sıkılmak için on gündür üç sayfa üç sayfa dayanabildiği için bitmeyen diğer kitabına bakacaktı.
Kasasının kapısının açılmak üzere olduğundan habersiz, romanına daldı. Kitabı bitirip heyecanla kapattığında, Seyhan çoktan kapıyı açmış, o da heyecanla kasanın içini seyrediyordu. Burası kasa değil bir kasa odasıydı ve Hatice’nin algıladığından çok daha büyüktü. Kadının sahip olduğu bu kadar mücevher ve para Seyhan’ı kendinden geçirmek üzereydi. Yanında getirdiği iki büyük çantadan fazlasını getirmediğine çok pişman oldu ama iki çantadan fazlasını da kaçarken taşıması mümkün olmazdı. Çantaları doldurmadan önce altın ve mücevherlerin olduğu raflara gidip, ceplerini doldurmaya başladı. Taşacak kadar dolduğu halde daha fazlasını istediği için kolyeleri üst üste boynuna, yüzüklerini parmaklarına taktıktan sonra beğendiği bir çift küpeyi de kulaklarına taktı. Derin bir nefes alıp yukarıyı dinledikten sonra çantaların fermuarlarını açtı. Tahminine göre üst katın ışığı birazdan sönecekti.
(devam edecek)