Yeni Hayat – Bölüm 2

Üç aile arasında mutlulukla sonlanan nişan töreninden sonra, Gökhan’da evin oğlu olmuştu artık. Açelya hanımı kırmamak için ne isterse yapıyor, sonra da izin isteyip Gaye ile gezmeye çıkıyorlardı. Leyla da çok mutluydu ablası mutlu olduğu için, Gaye gelir gelmez anlatıyordu ablası ile kız kardeşine o gün gezdikleri yerleri. Liseden sonra okumadığı için bir meslek edinmek istiyordu Gaye, Gökhan’ın ailesinin durumu kötü değildi, Gökhan’da bir firmada satış temsilcisiydi ama çocuk olana kadar karı koca çalışsalar daha rahat ederler diye düşünmüştü.

“Çalış tabi!” demişti annesi de, o iki çocuk büyütmüştü kendi başına, kızları da her zaman başlarının çaresine bakacak kadar açık gözlü olmalıydı.

“Her zaman gülümseyin, herkese nazik olun ama sakın ha hakkınızı yedirmeyin! Bunu yaparken de erkekleşmeyin, kadınların aklının daha güçlü olduğunu hatırlayın!” derdi sürekli kızlarına.

Kızlar anneleri kadar tecrübeli değillerdi henüz hayatta ama onun bu hayat aşkından etkilenip, onun gibi olmak isterlerdi her zaman.

Böylece Gaye, Gökhan’ın da onayı ile yakınlarındaki meslek edindirme kurslarından birine başladı. Dikiş öğrenmek istiyordu ilk önce, kendine, kardeşine ve Allah kısmet eder de doğacak kızlarına kendi dikmek istiyordu kıyafetlerini. Açelya hanım çok güzel giyinirdi her zaman, “Zariflik parayla olmaz, içten gelir!” derdi her zaman.

“Kadın dediğin ne gözden kaçmalı, ne göze batmalı!”

Kendisi dikiş bilmezdi ama alışverişte uzman olduğu için marka olmayan bir sürü kıyafetle kombinler yaratır, elinden gelen azıcık işle bazen onları süsler, bambaşka bir hale çevirirdi. Saçlarını kendi boyar asla boyasız gezmezdi. Suratı makyaja bulanmış o kadınlardan değildi ama makyajsız bakkala dahi gitmezdi. Gaye’de annesinden öğrendiği kadar yapıyordu makyajını ama Leyla’nın henüz hevesi olmadığından birlikte çıkacaklarında Gaye’yi tembihliyordu annesi onu da süslemesi için.

“Aynada önce kendini beğeneceksin, güzel olduğunu fark edeceksin. Sen kendini onaylarsan herkes seni onaylar!” da yine Açelya hanımın hiç eksilmeyen sözlerindendi.

Leyla kendi çabasıyla iki yıllık bir okul kazanmıştı geçen sene, bu sene de bittikten sonra mezun olacak, sonra o da mesleğini eline alacaktı herkes gibi. Açelya hanım iki yıllık üniversiteye güvenip kendini bırakmasını istemiyordu kızının.

“Diploma yetmez sen gözü açık olacaksın!” diye tembih ediyordu. Tembihlediği her şey Açelya hanım da olduğu için kızlar onun sözlerini ciddiye alıyorlardı. Boşuna çocuklar sözlerinizi değil ayak izlerinizi takip eder demiyorlardı. Nikahtan önce evlenince kocasını nasıl hoş tutacağına kadar öğretiyordu Açelya hanım Gaye’ye. Leyla henüz küçük olduğundan onun olmadığı yerlerde konuşuyorlardı anne-kız.

“Cilveli ol, gerekirse rol yap. Erkek yönetilmekten hoşlanmaz, akıllı ol, geride dur. Yardıma ihtiyacın yokken de yardım iste. Erkekliğini öv ama kendinden asla taviz verme! Gerekirse onsuz da yapabileceğin korkusu hep dursun içinde.”

Gaye bir yandan kurstan verilen ev ödevlerini oturma odasına yayıp teğellerini yapıyor, bir yandan annesinin hızlandırılmış erkekleri yönetme kurslarını dinliyordu.

“Babanız adam olsaydı bunların hepsi onda da işe yarardı ama maalesef adam değildi!” diyerek bağlıyordu konuyu. Gençlik hatasıydı o adam, bunun başkaca adı yoktu. Ondan sonra açmıştı gözünü Açelya hanım. Yaşadığı her acıdan ders çıkartmıştı kendine.

“Önce can, sonra canan! Bunu o güzel kafalarınıza yazın!” diyerek kızların kafalarına vurur gibi yapıyordu azıcık üzüldüklerinde, “Ben size mal mülk bırakamam, aklınız varsa sözlerimi tutarsınız ikinizde!”

Gökhan’ın ailesinin ödediği borçlar olduğundan nikahı üç dört ay sonra yapmayı teklif etmişlerdi. Açelya hanım kızını düğünsüz vermek istemediği için önce borçları halledip, oğullarına yakışır bir düğün yapmayı planlıyorlardı. Hem kış çıkmış olacağından, güzel havalara denk getirip, kır düğünü bile yapabilirlerdi. Açelya hanım da ses çıkarmamıştı bu teklife, öyle kır düğünü diye uyduruk bahçe düğününe razı olacak değildi ama onu zamanı gelince konuşurlardı.

“Bu kızlar için hayatımı feda ettim ben!” demişti dünürlerine, “Onların kıymetli gelin olduklarını görmek hakkım! Kızlarım da buna değer çocuklar oldu Allah’ın izniyle, hem güzeller, hem hamarat, hem de akıllılar çünkü anneleri benim!”

Herkes bilsindi kolay değildi iki genç kızı bu hale getirmek, üç kadın erkeksiz yaşamak hiç kolay değildi bu devirde. Kadınlar genellikle kıskanıyordu onu, tanıyana kadar biraz geri durup, süzüyorlardı daha çok ama sonra anlıyorlardı kalbinde bir kötülük olmadığını, yumuşuyorlardı. Gökhan’ın annesi de baştan pek sevmemişti Açelya hanımı, çıtı pıtı giyinip süzüldüğü için kıskanmıştı biraz da kocasından. Açelya hanım erkenden kaçtığı için de gençti biraz dünürlerinden. Güzelliğini saklamaya da pek meyilli değildi doğrusu. Gökhan da Gaye’nin duru güzelliğine vurulmuştu, boylu poslu, salınarak mahalleden yürüyüşünü seyretmişti uzun zaman. Annesi ne kadar Açelya hanımdan hoşlanmasa da, nişanlısının gönlünü etmeye hazırdı her zaman. Açelya hanım kızını öğrettiği için neyi nasıl isteyeceği konusunda, Gaye’de tek tek işliyordu hepsini Gökhan’a. Aslında malda, para da gözü yoktu kızın ama çocukluklarından beri annelerine kulak vermeye eğitildikleri için otomatik yapıyordu her söyleneni.

Onun tatlı sesiyle kırıta kırıta istediği her şeyi yapmak için deli oluyordu Gökhan’da.

“İyice enik yavrusuna döndürdü oğlumu” diyordu annesi ama babası oğlundan yana çıkıyordu her zaman. Açelya hanım da, kızı da çok hanım efendilerdi ona göre. Bu da iyice çıldırtıyordu kadını.

Açelya hanım hissediyordu tabi dünürünün kıskançlığını da, akıllı, gözü açık kadındı o. Enver beyle, Aliye hanıma dert yanıyordu.

“Kızımın mutluluğu için göz yumuyorum. Şu nikah kıyılıp herkes çekilsin aradan, çocuklar mutlu olsunlar. Sonra dünür deyip de semtlerine uğramam. Onlar sağ, ben selamet!” diye elini savurup basıyordu o meşhur kahkahasını. İyi çocuktu Gökhan, annesinin dilini kapısından sokmazsa, mutlu olurlardı karı koca.

Bu tatlı sürtüşmelerle geçen nişanlılık döneminin ikinci ayında henüz eksilmeyen soğuklar yerleri buz tutturunca, kurtsan yürüyerek eve dönen Gaye’ye kayıp gelen bir araba çarpıverdi bir akşam üzeri. Hava erken kararmış, Gaye’de elinde dikiş torbası ile annesinin zoruyla giydiği topuklu çizmeleri ile hızlı hızlı eve yürüyordu. Kar yerine buz yağan o soğuk akşamlardan biri olduğu için torbayı tutan eldivensiz eli buz kesmişti. Aslında Gökhan çoğunlukla gelip alırdı onu kurstan ama o akşam aksi gibi onun da bir işi çıkıvermişti. Hava bir kaç gün yumuşadı diye açılan sokak havuzun fıskiyeleri birden yeniden ayaza dönünce patlamış, kavşağın ortasında duran süs havuzunun etrafındaki yola dağılıp, güneş gider gitmez buza dönmüştü. İşten arabalarıyla aceleyle eve dönen insanların akıl edemedikleri bu buz kavşağa giren herkesi bir tarafa savururken, bir tanesi de gelip Gaye’yi bulunca, zavallı kız önce havalanmış sonra kaldırımın kenarına oyuncak bir bebek gibi düşüp, kalıvermişti.

Olay yerine hızla doluşan ambulanslar, kazadan zarar görenleri kaptıkları gibi en yakın hastanelere taşırken, başının arkasını kaldırımın kenarına vuran Gaye’de bir tanesiyle hastaneye götürülmüştü. Kurs saati çoktan geçmiş olmasına karşılık Gaye’den ses çıkmayınca merak eden Leyla ablasını aramış, cep telefonuna yanıt veren hemşire de Gaye’nin bir kaza geçirdiğini söylemişti.

Leyla ders çalışıyor diye sessiz sessiz televizyon izleyen Açelya hanım, kızının çığlığı ile yerinden fırlamış, ana kız Enver beylere de haber verdikten sonra hep birlikte hastaneye koşturmuşlardı.

“Kızım öldü söylemiyor musunuz bana?” diyerek girmişti Açelya hanım kapıdan, Leyla, Enver bey zor zapt etmişlerdi.

(devam edecek)

Yorum bırakın