“Çok sevimli bir çocuk görsen sen de çok seversin!” diye anlatıyordu Papatya annesine Kemal’i. Papatya’yı sokakta bir şekilde yakalıyor ve sohbeti uzatmak için de ha bire yeni konular üretiyordu. Konuşkan bir çocuktu ve çok da soru soruyordu aslında.
“Başka arkadaşı yok mu?” diye sormuştu Sümbül bir keresinde ama yeni taşındıkları için henüz yaşıtları ile tanışıp kaynaşamamışlardı.
Bir gün Papatya’nın yolunu kesmiş ve mahalledeki çocukların vakit geçirmek için neler yaptıklarını sormuştu. Papatya mahalleye çıkıp oynamadığı için bilmiyordu sorunun cevabını. Bu defa neden çıkıp oynamadığına takılmış peş peşe bir sürü soru sormaya başlamıştı. Papatya’da annesinin biraz rahatsız olduğunu, ayrıca sınava hazırlandığı için de ders çalışmasını gerektiğini söylemişti. Aslında henüz lise ikideydi ama iyi bir yeri kazanmak için daha herkesten çok çalışması gerekiyordu. O günden sonra hafta bir iki kez karşılaşmaya başlamışlardı. Papatya gibi başka kardeşi yoktu onun da, arkadaş da bulamayınca canı sıkılıyordu.
“Bir gün davet et istersen!” demişti Sümbül bir kaç sonra, kızı sık sık Kemal’den bahsetmeye başlayınca, “Madem sıkılıyormuş o kadar gelsin biraz da evde sohbet edin, ben de size eşlik ederim!”
Papatya’da sevine sevine kabul etti annesinin bu teklifini ve Kemal’i eve davet etti bir gün. Sümbül gözleri tam seçemese de kumral, ela gözlü bu çocuğu görünce ısındı hemen. Gerçekten Papatya’nın söylediği gibi konuşkan bir çocuktu. Aslında tam bu sokakta değil de bir arka sokakta oturuyorlardı. Anne ve babası çalıştığı için sıkılıp dışarıda dolaşıyor, Papatya’nın geliş saatlerini öğrendiği için de ona denk gelmek için sokağa geliyordu. Papatya annesinden çok bahsettiği için aslında o da merak ediyordu Sümbül’ü ve davet edildiği için de çok mutlu olmuştu. Papatya’nın kendisi gibi tek çocuk olduğunu duyunca sevinmişti ona ablalık eder diye.
“Eder tabi, kızım seni çok sevmiş!” demişti Sümbül’de gülerek.
“Neden başka çocuk yapmadınız Sümbül teyze?” diye sormuştu birden bire.
“Olmadı, kısmet değilmiş!” demişti Sümbül’de, hayallerinde Turgay ile evlenip birden çok çocukları olacağını düşünüyordu aslında ama hayat onları bir arada tutamamıştı maalesef.
“Senin neden başka kardeşin yok peki?” diye sorunca da annesi ve babası tek çocuk istemişler diye cevaplamıştı ama bu onu pek mutlu etmiyordu. Papatya haftanın üç günü Uraz teyzesinin evine gidip ablaları ile ders çalıştığı için Kemal o üç gün ne yapacağını şaşırıyordu. Sümbül’de “Sıkılmazsan gel madem!” deyince de çok sevindi.
Sonraki bir kaç ay hafta da bir gün sadece Sümbül’ü görmeye başladı Kemal, artık hem Papatya’nın hem onun arkadaşı olmuştu söylediğine göre. Genellikle saat dört gibi geliyor, beş buçuk olunca da kalkıp gidiyordu kibarca. Sümbül onun geleceği günleri öğrenmiş sevdiği kurabiyelerden pişirip yanına da veriyordu annesi babası gelene kadar yesin diye. Kemal’de büyük bir mutlulukla alıp gidiyordu hepsini. Kızı büyümüş, sınavlara hazırlandığı için eskisi kadar yanında olamıyordu Sümbül’ün ama şimdi hayatlarına bir de Kemal dahil olmuştu. Sümbül onun sürekli onlarla görüştüğü için arkadaş edinemediğini söylüyordu artık ama Kemal hiç gocunmuyordu bu sözlerden. Haftanın bir günü Papatya, bir günü de Sümbül için gelmeye devam ediyordu mutlaka.
Papatya bir kez babasını görmüştü aslında, sohbet edip ayrıldıktan sonra Kemal evine, o da bakkala uğramaya diye ayrılmışlar, bakkal çıkışı uzaktan bir adama el sallayıp, koşa koşa yanına gittiğini görmüştü Kemal’in.
“İyi bari hepten sahipsiz değil bu çocuk, sanki hep yalnız gibi anlatıyor!” demişti Sümbül’de. Bu arada kendisi de iyice alışmıştı bu tatlı çocuğa, o uğrayıp okulda olanları, dışarıda başına gelenleri anlattıkça ara ara o da anlatıyordu çocukluğundan ama çok detaylara girmiyordu. Çocukluğu deyince aklı hep Turgay’a takılı kaldığı için nasıl oyunlar oynadıklarından kısaca anlattıktan sonra kapatıyordu konuyu. Çocuğa başka ne anlatsa bilmediğinden giriyordu o konulara aslında, yoksa Has Bahçeden konuşmak onu hep hüzünlendiriyordu.
“Papatya’nın babası çok mu çalışıyor?” diye sordu Kemal bir gün, o zaman anladı ki Sümbül, çocuk evin bir babası var sanıyor ve o erken kalkıp gittiği için hiç karşılaşamıyorlar.
“Papatya’nın babası bizimle yaşamıyor!” dedi geçiştirmek için ama Kemal ile bir konuyu geçiştirmek mümkün değildi maalesef. O kadar şaşırmıştı ki bu cevaba neden onlarla yaşamadığına dair seri halde bir sürü soru sordu hemen.
Sümbül’de kaderin onları bir araya getirmediğini söyleyip kapatmaya çalıştı konuyu ama cevap aldıkça Kemal’in artan şaşkınlığı ve merakına da bir anlam veremedi.
“Yani Papatya babasını hiç görmedi mi?” dedi bir kaç sorudan sonra, öyle şaşkın ve tuhaf bir sesle sormuştu ki bu soruyu, Sümbül onun çok üzüldüğünü düşündü. Duygusal da bir çocuktu Kemal.
“Görmedi ama babası iyi bir insandı bunu biliyor!”
“Neydi babasının adı Sümbül teyze?”
“Ne yapacaksın?” dedi Sümbül sonunda gülerek, konunun kapatmaya çalıştıkça Kemal’ce açılması sinirini bozmuştu biraz ama çocuğa da bir şey diyemiyordu.
“Lütfen söyle Sümbül teyze merak ediyorum!” dedi Kemal yalvarır bir sesle.
“Turgay!” diye derin bir iç geçirdi Sümbül, “Oldu mu şimdi?” der demez, Kemal “Oldu, teşekkür ederim. Şimdi gitmem gerek!” diyerek fırlayıp kalktı yerinden ve ayakkabılarını giyip çıktı dışarıya.
Çocuğun bir anda kalkıp gitmesine de anlam veremeyen Sümbül en azından Turgay konusu kapandığı için rahatladı biraz. Ufacık çocuğun merakı ile tetiklenmişti bütün duyguları ve az kalsın kendini tutamayıp ağlayacaktı Kemal’in yanında.
Piraye ile konuşurken Turgay’ın sesi titriyordu iyice, “Gelin de öyle konuşalım!” dedi Piraye onun ağlamak üzere olduğunu anlayınca ve kapattılar telefonu.
Turgay, Piraye ve Hasibe hanım hararetli bir şekilde Sümbül’den bahsederken, Cevahir beyin gelip her şeyi öğrendiği gün onlara neden bunca zamandır dedektif ya da benzeri birinden yardım istemediklerini sormuştu. Aslında ellerinde Sümbül’ün nerede olabileceğine dair bir bilgi olmadığı için akıllarına gelse de işe yarayacağını düşünmemişlerdi Turgay ve Piraye. Hasibe hanım kendi bildiklerini anlatınca en azından Gümüş hanım ve Adapazarı hakkındaki bilgiye ulaşabilmişlerdi. O gün Cevahir beyin de yardımı ile enine boyuna konuştular konuyu ve Cevahir bey bir arkadaşının daha önce çalıştığı bir dedektif olduğunu ve onun telefonunu bulup randevu isteyeceğini söyledi. Adam daha önce arkadaşının karısını takip etmişti iki yıl boyunca. Hasibe hanım tanıdığı arkadaşın karısı için dedektif tuttuğunu duyunca şaşkın şaşkın baktı kocasının yüzüne ama konu Cevahir bey değildi ve o da o kadarını biliyordu.
Bir hafta sonra aynı ekip, yanlarında bir de dedektifle aynı konuyu konuşuyorlardı. Adam hepsinin ne bildiğini ve neler olduğunu iyice dinledikten sonra elinden geleni yapacağını söyledi ama görünüşe göre bu pek kolay bir iş olmayacaktı. İşe Adapazarı’ndan başlayacağını söyleyip yanlarından ayrıldı. Aylarca bir şey bulamadıktan sonra bir gün Sümbül’ün izini bulmuş olabileceğini söyledi arayıp Cevahir beye. Adapazarı’na gidişin ardından ortadan kaybolan kızın İstanbul’da olma olasılığı yüksekti. Onca ay boyunca en azından ölmediğini öğrenince, nüfus müdürlüğünde çalışan bir arkadaşı aracılığı ile Sümbül’e dair kayıtlara ulaşmayı denemiş, sonunda bir ikametgah adresi bulup, adresteki kişinin o olup olmadığını öğrenmek için yeniden yoğun bir araştırmaya girişmişti. Hatta bir kaç kez resmi görevli gibi Sümbül’ün kapısına gitmiş, kapıyı kızı açınca da Papatya’dan haberi olmuştu.
(devam edecek)