Has Bahçenin Sümbül’ü – Bölüm 28

Sığınma evinde aldığı onca desteğe rağmen yaşadıklarının etkileri ruhunu ezmeye devam ediyordu Sümbül’ün. Bazen Papatya’ya göstermeden saatlerce ağlıyor, Turgay ile evlenmiş olsalar hayatlarını nasıl olacağını, Turgay’ın kızını kim bilir ne kadar çok sevip, koruyacağını düşünüyordu. Artık onu sevmiyor bile olsa çocuğunun olduğunu bilse yine de Papatya’yı sarıp sarmalar diye hayal kuruyor ama bu hayalin peşinden gitmiyordu. Başına ne geldiyse bu pembe hayaller yüzünden gelmişti. Çok kızmış olsa da anne ve babasını başından dinlemiş olsa hiç değilse hâlâ bir ailesi olabilir, Papatya’yı da böyle zor bir dünyaya getirmez, babasız kalmasına neden olmazdı. Kendini suçlamaları öyle noktalara geliyordu ki bazen elinde olmadan kendine eziyet ediyor, parmakları kanayana kadar iş yapıyordu. Hem Turgay gönlünü çoktan başka birine kaptırmış, hatta belki evlenmiş, hatta belki baba bile olmuştu kim bilir?

“Çocuğuna test yaptır ispatla babasının kim olduğunu, niye yokluk çeksin?” demişti sığınma evinde hamileliği sırasında biri. Yapabilirdi elbette. Turgay’ı bir şekilde bulur karşısına dikilir bu senin çocuğun derdi ama Papatya’yı istemez ya da hor görürlerse ne olacaktı? Turgay mutlu bir yuva kurduysa ne olacaktı?

“Yo şimdi değil!” diyordu kendi kendine, Papatya’ya babası ile ilgili gerçeği üzeri kapalı anlatmıştı zaten ama babasını arayıp bulabileceklerinden hiç bahsetmemişti. Koskoca Has ailesiydi onlar. Has Holding’e gitseler ona ulaşmamaları mümkün değildi. Artık denk de görmüyordu kendini Turgay’a, utanıyordu biraz da. Şimdi bu halini görse yine sevebilir miydi onu eskisi gibi. O pembe elbiseli küçük kız yaşlanmamıştı belki ama ruhu örselenmiş, özgüveni kaybolmuş, yorulmuştu her şeyden. Varsa yoksa Papatya’sıydı. Turgay’ın yerine sevdiği kızı, onun kızı. Gelecekte bir gün ona babasını nerede bulacağını söylerdi muhakkak. Kendine bırakırdı bu seçimi ama şimdi istemiyordu.

Feridun ve Piraye’nin de bir oğulları olmuştu. Turgay’ı daime kendi çekirdek ailelerinden saydıklarından, Kemal, Turgay’a dayı diyordu. Bu arada Turgut’ta yurt dışında evlenmiş ama henüz çocuk sahibi olmamıştı. Onlar karı koca dünyayı gezmeyi çocuk sahibi olmaktan daha heyecan verici bulduklarını söylüyorlardı. Cevahir bey artık yaşı iyice ilerlediği için Hasibe hanımla evde vakit geçiriyor, onun sorumluluğundaki tüm işleri de Turgay idare ediyordu.

Hasibe hanım bunca yıl geçmesine rağmen Turgay’ın hâlâ evlenmek istemiyor olmasına üzülüyordu. Ağabeyi, kuzenleri teker teker yuva kurmuşlardı. İleride herkes kapısını kapattığında o tek başına kalacaktı böyle giderse. Cevahir bey oğlunun evlenmesini bir şart gibi görmüyor, belki de böyle hayatını yaşamaktan daha memnun olduğunu düşünüyordu. Zengin, yakışıklı, eğitimli ve bekardı. Bir evlat beklentisi yoksa, illa biriyle evlenmek zorunda değildi ki. Hasibe hanım da oğlunun evlenip mutsuz olmasını istemiyordu elbette ama Piraye ile bir kaç yıl önce konuştukları aklından çıkmıyordu. Hâlâ mı Sümbül’dü sebep. Gümüş hanımın bir kızı olduğunu bile bilen çıkmadığına göre, kim bilir ne gelmişti zavallının başına. Kötü bir haber duyup oğlunu daha fazla üzmemek için cesaret edemiyordu yeniden aramaya. Oğlunun bilmeden ayırdıkları çocukluk aşkını unutamıyor olma ihtimali zaten yeterince canını sıkıyorken, bir de kötü haberle baş edemezdi yüreği.

Bu arada Hale ve Şule kardeşler babalarının uygun gördüğü aynı aileden iki kuzenle evlendirilmişlerdi. Şule’nin kocasının ailesinin bir konfeksiyon atölyesi olduğundan onun maddi durumu, bir ayakkabı tamircisi çalışanıyla evlenen Hale’den çok daha iyiydi. İkisi de mutlu değillerdi. Hem onların anneleri, hem de Yasemin’in anneleri Has ailesinin evinden ayrılmış, ev hanımı olmuşlardı. Hasibe hanım bu tür işleri artık dışarıdan anlaştığı bir şirketten alıyordu. Cevahir bey, Kamil beyle, Sedat beyin çalışmalarına devam ettikleri sürece kalmalarını istiyordu. Onca yıl beraber çalıştıktan sonra zaten çok ağır olmayan işler için başkalarını bulmaya gerek yoktu. Eşleri ev hanımlığına geçince onlar da bahçedeki evlerinden çıkıp, dışarıda kendilerine ayrı evler açmışlardı. Her iki ailenin de çocukları evlendiği için iki oda bir salon küçük evlerle yetinmişlerdi. Şule’nin iki tane kızı olmuş, Hale’nin tüm tedavilere rağmen çocuğu olmamıştı. O da annesi ile beraber kız kardeşinin kızlarına bakarak kendini avutuyordu. Kocası ile mutlu değildi, çocukları olmamasına rağmen maddi sıkıntılar yaşıyorlardı. Annesi ve kız kardeşi ile bir araya geldiğinde sürekli ağlıyor ve dert yanıyordu. İkiz kızlarından bir sağlıklı çocuklar doğurmuşken, diğerinin çocuk sahibi olamıyor olması annelerini de üzüyordu ama elden gelen bir şey yoktu. Karı koca çok testler yaptırmışlar, doktorlar Hale’nin çocuk sahibi olamadığını söylemişlerdi. Aslında kocası evlat edinmeye razıydı ama daha kendilerine bakamıyorken kendilerinin bile olmayan bir çocuğu da bu hayata mahkum etme fikri Hale’yi çok sinirlendiriyordu. Aslında her şeye sinirleniyordu. Üzüntüsü ve göz yaşları çoğu zaman sinir krizine ve öfke nöbetlerine dönüşebiliyordu. Çok fazla sigara ve çay içip doğru dürüst beslenmediği için de bir deri bir kemik kalmıştı. Şule ise onun aksine iki doğumun arkasından epeyce kiloluydu. Görenler artık onların ikiz olduklarını, hatta kardeş olduklarını bile fark etmiyordu. Onlar Yasemin evlenip gittikten sonra görüşmeyi kesmişlerdi ama anneleri görüşmeye devam ettiği için ondan haberlerini alıyorlardı. Gelin gittiği aileden çok şikayetçiydi Yasemin ama kendi de boş durmuyor, herkesi birbirine düşürüp, kendince hayattan intikam almaya devam ediyordu. Annesi bile yaka silkeliyordu artık ondan, sürekli para talep ediyor, annesinin yanına gelince evde beğendiği ne var, yoksa alıp götürüyordu. Ailesinin Mete için yaptığı bir şey olduğunu duyarsa kıskançlık krizlerine girip kendine iki katını yaptırana kadar beyinlerinin etini yiyordu. Tam üç tane çocuğu olmuştu. Şehre geldikçe çocukları annesine bırakıyor, yaşıtları gibi gezip tozmak istediğini söyleyip, kocasını oradan, oraya sürüklüyordu.

Papatya büyüyüp güzel bir genç kız olmuştu. Sümbül elinden geldiği kadar okutmuş liseye getirmişti kızını. Kendi el işleri, derneğin de kesilmeyen desteği ile kendi başlarına idare edebiliyorlardı. Papatya annesinin el işlerine de yardım ettiğinden o da iğne oyasında oldukça iyi işler çıkarıyor, annesinin aksine kendi yaşıtlarının daha çok beğendiği modelleri deniyordu. Yıllardır kendini iğne oyasına veren Sümbül’ün gözleri artık iyice bozulmuştu. Doktor bu işleri bir an önce bırakmasını söylüyordu her seferinde ama Sümbül tek terapisi olan iğne oyasından vazgeçemiyordu bir türlü. Papatya son zamanlarda onun yaptığı el işlerinde hatalar olduğunu fark etse de annesi üzülmesin diye söylemiyordu. Ellerinde yeterince stokları vardı zaten, bu hatalıları da bir yolunu bulup değerlendirebilirlerdi sonra. Bir süre sonra bağış olarak gelen bir bulaşık makineleri olmasına rağmen annesinin ısrarla elde yıkadığı bulaşıkların iyi yıkanmadıklarını fark etmeye başladı. Sümbül gözleri iyice bozulmuş olmasına rağmen aklınca kızından saklamaya çalışıyordu ama Papatya aptal bir kız değildi. Annesini yeniden doktora götürmek için zorlasa da, Sümbül duyacaklarını bildiği için gördüğünü iddia edip karşı çıkıyordu.

Papatya, Sümbül’ü doktora götürmeye uğraştığı sıralarda Hale genç kızlığından beri çektiği adet bozukluğu için doktora gitti. Son üç aydır neredeyse kesintisiz adet görüyordu, zaten bir deri, bir kemik olduğu için de bu fazla kanamalar aşırı halsizlik ve tansiyon düşüklüğü yapmaya başlamıştı.

(devam edecek)

Yorum bırakın