Has Bahçenin Sümbül’ü – Bölüm 26

Papatya’nın doğduğu sabah, Turgay baba olduğundan habersiz sınava on günden az kalmış olmasının stresini yaşıyordu. Bunca zamandır Sümbül’den bir haber alamamak canını yaksa da Piraye’nin söylediği gibi yoluna devam etmek zorundaydı.

“Hayat sizin gibi sevenleri mutlaka bir araya getirir” diyordu Piraye, ikisinin de inanmak istedikleriydi bu. Sınavdan sonra biraz kafası dağılsın diye onu yanlarına çağırsa da Turgay Sümbül’den bir haber gelme olasılığına karşılık şimdilik yurt dışına çıkmayı düşünmediğini söyledi. Yoksa ailesi bu yaz Turgut’un yanına gitmeyi planlıyordu zaten. Tüm o tatsız olayların üzerinden aylar geçmiş yine yaza giriyorlardı ve tüm bu zaman içinde Has bahçenin içinde neredeyse tüm hayatlar değişmişti.

Hale ve Şule, Sümbül’ün mesajına o tatsız cevabı yazarlarken uzun süredir bozulan sinirlerine iyi gelir diye düşünmüşlerdi. Aptal kız hâlâ aklını zengin çocuktan alamıyordu. Onlara göre Turgay bir kere bile gelip sormadığına göre zaten ondan çoktan vazgeçmişti. Piraye sorup dursa da bu onun işgüzarlığından başka bir şey değildi. Hepsi Turgay ile aynı bahçede büyümüşlerdi ve o kadar gönlü olsa yolu o kadar uzatıp Piraye’ye sordurmaz gelip kendi sorardı adam gibi. Onların da Yasemin’in başına gelenlerle yüzleşmelerine sadece bir seneleri kalmıştı. Yasemin kışa girmeden gelin olacak ve Has bahçeden ayrılacaktı. Daha şimdiden müstakbel kocası ve ailesinden nefret ediyordu, hayatı boyu herkesten nefret etmişti aslında. Has bahçenin çocukları gibi iyi şartlarda, eğitimli ailelerde dünyaya gelmemelerinin adil olmadığını düşünüyordu. Anne ve babasının ağızlarından düşürmedikleri o yaratıcı neden hep başkalarını koruyup kolluyor doğduğu günden beri tek bir istediğini ona vermiyordu. Ne zaman bir şeye elini uzatacak olsa ya başkası alıyor ya da kendi başına bir şey geliyordu. Yine de hayata yenilmeye hiç niyeti yoktu. Başına ne gelirse gelsin, eninde sonunda istediği hayata kavuşacaktı.

Artık Şirin hanımla ablasının arasından su sızmıyordu. Hayat kalitesi ve maddi gücü arttıkça iki kardeşin hayata bakışları da benzemeye başlamıştı. Hatta Selami bey, Emrullah beyden bile iyi çıkınca Şirin hanım biraz kıskanmıştı bile ama belli etmiyordu. Onlara göre her şerde bir hayır olduğu ispatlanmıştı böylece, Fatih beyin başlarına açtığı işler sonucunda Gümüş hanım beklemediği bir şekilde hayalindeki hayata kavuşmuştu. Kaybettiklerini görmeyi zihni ret ettiği için ne yaptığını bile bilmediği kızından bahsetmiyordu bile.

Sümbül yaşıtları üniversite sınavına hazırlanırken kucağına aldığı kızıyla heyecanı ve hüznü bir arada yaşıyordu. Bu yaşta anne olduğu için hayatın ona hazırlayacağı dertlerden korkan sığınma evi kadınları da onunla aynı hüznü paylaşıyorlardı. Her ne kadar düze çıkmış gibi görünseler de başlarına bir iş geleceğinden korkarak yaşamayı öylesine içlerine sindirmişlerdi ki, her şey yolunda olsa bile korkmaya devam ediyorlardı. Artık korkmak için korkacak bir şeye ihtiyaçları yoktu. Uraz hanım da elinden geldiğinde onların kendilerine ve hayata güvenlerini inşa etmeye çalışıyordu. Tabi kadınlarla ilgilenen tek psikolog değildi, destek olan derneğin asli işi danışmanlık yapmak olan bir psikoloğu daha vardı ama müdireliğin yanı sıra asıl mesleğini de kadınların faydasına kullanmayı seviyordu Uraz hanım. Mevcut kadınlar içinde yaşı en genç olan Sümbül olduğundan tüm kadınlar kendi yaralarını ona şefkat ve sevgi göstererek sarmaya çalışıyorlardı. Hayatları boyu vermeyi öğrenmişlerdi sadece, kendilerinden başka herkesi rahat ettirmek üzere programlanmıştı zihinleri. Her ne kadar söylendiğinde bunu kavrayabilseler bile duygusal anlarda içlerindeki bu dürtü kendiliğinden ortaya çıkıyordu yine. Kolay değildi insanın iliklerine işlenmiş duygu ve düşüncelerini bir anda bırakması. Çoğu buraya gelene kadar farkında bile değillerdi zaten, bir kısmı hâlâ bile tam anlayamamışlardı kendilerinden vazgeçtiklerini. Nasıl anlasınlardı ki? İnsan sahip olmadığı bir şeyden vazgeçer miydi? Onlar kendilerine sahip olduklarını bile bilmiyorlardı henüz. Hayatlarındaki en önemli kişinin kendileri olduğu, o kadar korktukları kul hakkı yemenin en kötüsünün kendi hakkını yemek olduğunu idrak edemiyorlardı. En büyük hediyeydi bize yaşam, aldığımız nefes, beden ve akıl. Zihinlerine doğru diye yerleştirilen inanç kalıplarını hakikat sanarak tüketmişlerdi geçen ömürlerini. Başkaları olmadan yaşayamazlar, bir başlarına var olamazlar, kendilerini sevemezler sanıyorlardı.

Bu kadınlar kadar törpülenmemiş olsa bile Sümbül’de hayatın acemisi olduğu için anlayamıyordu bazı şeyleri. Papatya’yı kucağına aldıktan sonra da en değerlisinin daima o olduğunu anlamıştı. Turgay gitmişti belki, annesi de gitmişti ama o şimdi anne olmuş Turgay’ın bir parçasını büyütecekti.

“Belki de istemeyi bilememişimdir!” demişti bir keresinde dudakları titreyerek, “Şükretmeliyim bu yüzden, sesim duyulmadı diyebilir miyim bu durumda?”

“Yine de kendin olarak kalmayı sakın unutma!” demişti Uraz hanım, “Bu çocuk için sen var olmalısın önce, onun için değil, kendin için var olmalısın. Her çocuk annesinin kaderinden miras alır, neden biliyor musun? Çünkü onun söylediklerini değil, yaptıklarını yapar yaş aldıkça. Kendini fark edeceksin kızın büyürken!”

“Hayır! Ben annem gibi yapmayacağım!”

“Yapmamak için bunları aklında tutmalısın!”

Papatya iki yaşına gelene kadar sığınma evinin duvarları aşılmazmış gibi dışarı adım atmadı Sümbül. Sadece kızına hava aldırmak ve güneşten faydalandırmak için dolaştı küçük bahçesinde. Arka apartmanların pencerelerine bakan ve iki ağaçtan ibaret bu küçük bahçede ve Sümbül’ün küçük odasındaki küçük dünyasında büyüdü o zamana kadar papatya. İğne oyaları derneğin ve sığınma evinin düzenledikleri kermeslerde satıldı epeyce. Özellikle takı haline gelenler daha çok rağbet gördü. Uraz hanım kendi imkanları ile kadınların yaptığı el işlerinin sergilendiği sosyal medya hesapları da açmış, oradan da siparişler alıyordu. Aksesuar ve takılar rağbet görüyordu daha çok o da gelen kadınları o işlere daha çok yönlendiriyordu. Her biri yaptıkları bir şeyden para dönünce inanmaz gözlerle bakıyorlardı Uraz hanıma. Oluyordu demek böyle de, demek ki kendi ayakları üzerinde durup, emekleri ile kazanabilmelerinin bir yolu vardı. Yaptıklarının değerlenmesi ile başlayan hayat kendilerini değerli hissetmelerine kadar gidiyordu. Sümbül kadar uzun kalmıyordu elbette bir çoğu. O geldiğinden beri pek çok kadın gelip gitmişti bu eve. Bazıları kocalarına geri dönmüşlerdi tüm ikazlara rağmen. Bazıları kendilerini kurtarmış, devletten alınan teşviklerle bir hayat kurmuşlardı. Kendini kurtaran her kadının hikayesi umuttu kalanlara.

Turgay çoktan üniversiteyi kazanmış, artık Sümbül’den bir haber almaktan umudu kesmiş olsa da, asla unutmamıştı. Piraye ile hâlâ onun hakkında yazışıyorlardı ara ara. İki kuzenin arasında bir sır olarak kalmıştı Sümbül’ün aşkı. Yasemin çoktan evlenmiş ve ayrılmıştı evden. Hale ve Şule de liseden mezun olunca babalarının bulduğu bir konfeksiyon atölyesine verilmişlerdi. Onların babası diğerleri gibi hemen evlendirmek yerine önce aile bütçesine katkı sağlamaları gerektiğine inanmıştı nedense. Yasemin’in erkek kardeşi Mete’de bırakmıştı liseyi, çoktan beridir çalışıyordu o da. Ne o güzel günler, ne o çocuklar kalmıştı Has bahçede. Ev sahipleri ve çalışanların arasına da sanki derin bir uçurum açılmıştı artık. Bir aile gibi yaşamıyorsalar da Cevahir bey ve Hasibe hanım her zaman mesafeli ve adil davranıyorlardı çalışanlarına. Sümbül’lerin boş evi duruyordu öylece. Diğerleri ayrılsalar, yerlerine gelenleri de bahçede ikamet ettirmeyecekti artık Has ailesi. Turgut okuduğu ülkeye yerleşmeye karar verdiğini açıklamıştı babasına. Cevahir bey onun geri gelip onunla çalışmasını hayal etmiş olsa da, oğlunun isteğine karşı çıkmamıştı. Karı koca çocuklarının hayatlarını kendi isteklerine göre yönetemeyeceklerini biliyorlardı. İki çocukları da kendi yollarını çizecek kadar aklı başındaydılar. Turgay’ın da şirkette görev almak isteyeceğini pek sanmıyor olsalar da, okul bitince Turgut’un aksine babası ile devam etmişti Turgay.

(devam edecek)

Yorum bırakın